Bir Damla Tasavvuf

Bir Damla Tasavvuf

            Hayat ağacının çekiciliği, ölüm rüzgârının etrafımızdan götürdüğü solmuş yapraklarla ne güzel anlaşılır…

Hayat-Ölüm, Güzel- Çirkin, İyi-Kötü, Varlık-Yokluk ve daha nice tezatlar, tezatlar…

İşte yaratılışın sırrı…

İşte yaşama sevincinden, ölüm şerbeti içinceye kadar geçen her anın, her nefesin sırrı…

Dudaktan kalbe, gözden kalbe, akıldan kalbe doğru akan ilâhi nurlarla bezenmiş uhrevi yollara, ne mutlu!...  Ne mutlu, bu yollara gönül bağı ile bağlananlara!... Ne mutlu hayatının sırrını  gönlünde hissedenlere!...  Ne mutlu “ Eşref-i Mahlukat” olduğunun şuuruna eren bahtiyar kullara!... Ne mutlu nefsinde şeytanı mağlup edip; Hak yolda Allah adına insanlığa hizmet edenlere…

Ne mutlu:

“ Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaratılanı severiz,

 Yaratandan ötürü.” Diyip bütün yaratılanlara İlâhi rahmetin verdiği vecd ile gönül kapılarını açanlara…

“ Yine gel, yine de gel!

Ne olursan ol, yine de gel!

İster Mecusi, İster Hıristiyan,

 İster Putperest olsan da gel!

Bizim dergâhımız umutsuzluk dergâhı değil,

 Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!” diyenlerin dergâhına koşup, ilâhi pınarlardan Hak şerbeti içenlere, içirenlere…

Hiç bitmeyecek bu mutluluk övgüsünü dilden dile dolaştırmaya gerek yok.  Bizim sahamız edebiyat ve sanat… Öyleyse, İlâhi mutluluğu sanatıyla, şiiriyle, kalemiyle dile getirenlere ne mutlu, onu okuyup müstefit olanlara ne mutlu!...

Allah(c.c)Kendi, adını ve Kur-an’ını öylesine yüceltmiştir ki; O izin vermedikten sonra, kendisinden başka kimsenin O’nu anlaması ve anlatması bahis konusu değildir. Kur-an’ı Kerim öylesine mucizevî bir kitaptır ki; O’nu hangi beşeri kalem, hangi ifade tarzıyla yazarsa yazsın sırrının bütününü açması mümkün değildir. Buna ruhsat da yoktur.

Bu sebeple İslâmi ve Kur-an’ı her yüz yılda bir Müctehid, zamanın ilimleriyle açıklamak durumundadır. Hiç şüphesiz İslâm’ı, Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz ve Ashabından sonra en iyi mutasavvıflar anlamışlar; O’nun emrettiği hayat anlayışını öncelikle nefislerinde uygulayarak hayata yansıtmışlardır.

Tasavvuf: Kur-an’ın özüdür. Hakikatin ve Hakk’ın kendisidir. Her şeyin, yani “ Mutlak Sırrın” aslıdır.  Bu çeşmeden su içenler, bu nedenle sırlarını görmeyecek kadar kendilerinden geçer; farkında olmadan çevresindeki insanlara ilâhi nur saçarlar.

Yaşayışları, düşünceleri, anlayışları, bütün hayat felsefelerinin ötesindedir.

Allah (c.c) u Teâlâ’nın kendisinden başka hiçbir şeyi talep etmeyen mutasavvıflar, dünyayı değer vermemiş; geçici heveslerden kendilerini soyutlamışlardır.

Bu nedenle, Mecnun Leylâ’ya:

“Benim Leylâ’m gönlümde,

Sen kimsin?” demiştir.

Bu nedenle, Hallacı Mansûr idam sehpasında:

“Beni ağyarın taşı değil, dostların gülü yaralar” demiştir.

Bu nedenle Fuzuli:

“Yârab belâ-yı aşk ile kıl âşnâ beni

Bir dem belâ-yı âşkdan etme cûdâ beni” demiştir.

 

“Canlar canını buldum

Bu canım yağma olsun

 Assı ziyandan geçtim

Dükkânım yağma olsun” diyen Yunus, işte bu “İlâhi Aşkın” vecdiyle Yunus olmuştur. 

İslâm tasavvufundaki aşk: Hz. Peygamberin (s.a.v) yaşayışından itibaren bütün Âlem-i İslâm’ı kuşatarak bu güne kadar gelmiştir. Ve ebediyete kadar da devam edecektir.  Mevlana’nın, Hacı Bayram Veli’nin, Hacı Bektaşi Velinin, Şeyh Galib’in, Seyyid Abdulhakim Arvasi’nin, M. Zahid Kotku Efendinin, Esad Coşan Hoca Efendinin,  Mahmud Efendinin ve diğerlerinin içtiği çeşme, hep bu ilâhi çeşmedir.

Bu kaynaktan bir yudum aşk şerbeti içenin; gönlü boş, kalemi boş, sözü boş olur mu?

 

Nurla dolu bir gece dünyayı kaplar

O’na kavuşan ebediyen bahtiyar...

 

Sağlığınız Daim, Ramazan Ayınız Mübarek Olsun.

 

                                                                                  Mehmet Emin ULU