SENDEN BÜYÜK ALLAH VAR!

Hayat dediğimiz muammanın derinliğindeki sırları anlayıp, kavramak için hangi yolu, hangi usulü izleyip kimsenin gönlünü kırmadan, kalbini yormadan, her şeyi güllük gülistanlık yapabiliriz?

                Bu soruyu zaman zaman kendime sormuşumdur. Her defasında iç dünyamdaki pek çok manevi hastalıklar karşıma çıkmıştır. Gurur, kibir, haset, kıskançlık, kin nefret ve daha niceleri… Bu hastalıklardan kurtulmak için kimi zaman geceler boyu çırpınıp durmuş, kimi zaman kendimi tabiata atmış, sessizliğin VE sakinliğin içinde kendi muhasebemi yapmışımdır.  “Gurur” denen iç benim, çoğu zaman nefsimi okşayarak: “ Sen haklısın! Sen haklısın” diyerek bendimi, bedenimi gönlümü kandırmıştır.  Yine eski “Ben”e dönmüşümdür.

                Ramazanın ortasına doğru koşturduğumuz, Kadir Gecesinin gölgesinin üstümüze düştüğü şu günlerde yeni bir iç muhasebe yapmanın tam sırasıdır. Neden bilmiyorum, gönül denizimin derinliklerinde bulduğum bir inci, bana bu yazıyı yazdırdı. “Gurur”, “Kibir”, “Büyüklük”… Hepsi birbirinin aynısı…

                Gerçek büyüğü göremeyen göz, algılaman gönül, dile getiremeyen sözden ne hayır beklenir?...

                Hiç şüphesiz bizi yoktan var eden, türlü türlü nimetleri bize bahşeden Allah’tan daha büyük ne vardır? “Büyük” diyerek, önünde diz çöktüğümüz, gözünün içine baktığımız, el sallayıp boyun eğdiğimiz insanların, aslında ne kadar cüce olduğunu göremeyecek kadar gönül ve gözümüz kapanmışsa büyük bir hüsran içinde olduğumuzu bilmemiz gerekir.

                Daha dün şehrimizde üç şiddetinde bir deprem oldu, yıldırım düştü askerlerimiz yaralandı… Bu basit şeyler bile halkın gözünün korkmasına, soysal medyayı saatlerce meşgul etmesine yetti. Hâlbuki bu gücün arakasındaki “Mutlaka Güce” bir gözümüzü gönlümüzü çevirseydik acaba daha iyi olmaz mıydı?  Elbette olurdu.

                Allah ü Teâlâ her şeyi yoktan var etti.  Üzerinde hayat sürdüğümüz şu dünya olmadığı gibi zaman da yoktu. Zaman suyu bir nefes gibi yaratıldığında andan itibaren biz istesek de, istemesen bilinmez bir sonsuzluktan gelip yine bilinmez bir sonsuzluğa doğru akıp gidiyor. Biz bu zamanın içinde küçük birer atomlardan ibaretiz. Fakat aynaya baktığımızda; alçak dağları biz yaratmışçasına kendimizle övünürüz… Sokaklarda çalımla yürürüz de bir dostumuza, bir arkadaşımıza, bir Müslüman kardeşimize selam verip tebessüm etmeyi çok görürüz. 

                Hâlbuki neye malik isek, neyin sahibi isek Celâl ve İkrâm sahibi Allah’tan olduğunu bilmeyiz.

                “Yeryüzünde olan her canlı fânidir.  Yalnız azamet ve ikram sahibi rabbinizi zâtı bâkidir. O halde rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabiliriniz...” (Rahman, 26,27,28)

                Şu anda elimizde olan hayat bir nimet, içinde bulunduğumuz dünya bir nimet, teneffüs ettiğimiz hava, içtiğimiz su, yediğimiz ekmek, öpüp kokladığımız çocuklarımız, hayal dünyamızı şenlendiren evimiz, bedenimiz, tenimiz, gözümüz hepsi bir nimet. Saymakla bitecek gibi değil ki… Bütün bunlar bizim dışımızda, bize sunulan ilahi sofranın güzelliklerinden başka bir şey değildir. Elimizden bunlardan biri alınsa; ne kadar aciz, ne kadar zavallı olduğumuz o zaman anlıyoruz.  Öyleyse küçük bir sıkıntıda, bir dert başımıza geldiğinde acı içinde kıvranan, isyan edip bedbinliğin içine yuvarlanan bir varlık olarak, gururlanmanın, büyüklük taslamanın bir âlemi var mı?

                Şu mübarek günlerde bize düşen tek şey; şükrümüzü, hamdımızı, kulluğumuzu “Gerçek Büyük” olan Ulular Ulusu Allah’a adamak ve daha da artırmaktır.

                Unutmayalım ki fani değerlere gönül bağlayanlar; bir gün hem kendileri, hem de bağlı oldukları değerler toprağa karışacaklarıdır. Çünkü o fanilerin Cennet vermeye kudretleri olmadığı gibi, Cehennemden kurtarmaya güçleri yoktur.

                Bize düşen ebedi olan Allah’a,  mutlak gücün sahibine teslim olarak;

çevremize, yakınlarımıza, eşimize, dostumuza, dünyayı zehir etmektense, cennet içinde cennet yapmak için; sevmek, sevmek, yine sevmektir.

Şairin dediği gibi:

 

Sensin ilâh, rab bana,

                Yâ Azîz-ü Yâ Celîl.

Verme ızdırab bana,

Yâ Azîz-ü Yâ Celîl.

 

Can lâlemi har etme,

Sen sonumu nâr etme,

Bir başkaya yâr etme,

Yâ Azîz-ü Yâ Celîl.

 

Rahmetini bol bol ver,

Bize bükülmez kol ver,

Ta cennetine yol ver,

Yâ Azîz-ü Yâ Celîl.

 

Selam ve saygılarımla…

 

Mehmet Emin ULU