MİHMANDARLARIMIZ

“Dua edin kardeşler misafir gele

Yavan yaşık yiye yüzümüz güle”

                Kurşunum imzamdır diye bir film vardı. Mihmandarım Ali Öztürk de “plâkam doğum tarihimdir” dese yeridir. Çünkü 1964 yılında doğmuş, plâkası da aynı rakamları taşıyor.

“Sınıf öğretmenimizdiniz diyor. Sınıfa ilk girince şöyle bir göz gezdirdiniz. Ceketimi başkan seçtiniz. İçinde ben de vardım. Benimkinden güzel ceketi olan yoktu. Nitekim ilk seçimde beni devirdiler. Besbelli beni kıskandılar.” Şimdiki Avrupalıların ilerleyen Türkiye’yi kıskandığı gibi…

                İki kız iki erkek, dört çocuğu var Ali’nin. Büyük kızı Demet evli, İsmail Aytaç, üst katta oturuyor, bekâr. Küçük kız Bilge, henüz öğrenci ve yan dairede oturuyor. Tatillerde fırsat buldukça çalışıyor. Son beşik Altan ebeveynlerle oturuyor, henüz dokuz yaşında.

                Ali, bir halk otobüsünü sürüyor. Eşi Filiz Hanım da çalışıyor. Hepsi de mükemmel Almanca biliyorlar. Üç daire de kendilerinin. Bize Bilge’nin dairesini tahsis ettiler. Kapımız ayrı ama anahtarını vermediler. Biz de istemedik. Zaten beraber girip beraber çıkıyoruz.

                Ali, ortaokuldan sonra okumamış. Hemen işe girmiş. Okusaymış fizik dalında kariyer yapmayı istiyormuş. Okulda notlarının çok iyi olduğunu söylüyor. “Not toplamım takdir almama yetiyordu ama Almanca dersimiz boş geçtiği için sınıfta kimseye takdir vermediler” diyor. Buna rağmen okuma isteğinden vazgeçmemiş. İlerde dışarıdan bitirmelere girerim umuduyla biriktirdiği bilim teknik dergilerinden kocaman bir cilt oluşturmuş. Derslerinden en çok fen bilgisini, dolayısıyla öğretmeni Lütfi Sönmez’i seviyormuş. Lütfi’nin telefonunu verdim. Konuştular, çok sevindi.

                Ali, rahatsız. On binde bir görülen omurilik rahatsızlığı varmış. Doktorlar hastalığın tedavisinin olmadığını, ilaçla idare etmesi gerektiğini söylüyorlarmış. Şu anda raporluydu. Raporlu olmadığı zamanlarda, canını dişine takıp çalışıyormuş. Ağrılarım ayaklarıma vuruyor, ayakta fazla duramıyorum diyor. Gittiğimizin ikinci günü bizimle hayli yürüdü. Eşi şaştı bu yürüyüşe. “İster beraber yürüyelim, ister yalnız yürü diyordum da yerinden kalkmıyordu. Bakın sizinle ne kadar yürümüş” diye yakındı. Ayrıca raporlu olmasına rağmen bizi gezdirmek için beş gün boyunca kilometrelerce araç kullandı. Üstelik götürdüğü yere götürüyor, “Siz gezin ben biraz dinleneyim” demeden bilgilendirmek için bizimle birlikte yürüyor.

                Her ne kadar çocuklar çalışsalar da ailenin bütün yükü, ana babanın omuzlarında. “Çocuklar, harçlıklarını çıkarsınlar yeter. Yalnız İsmail Aytaç, biraz katkıda bulunsa iyi olur. Çünkü benden fazla maaş alıyor” diyor.

                Her evde olduğu gibi evin orta direği, Filiz Hanımdır. Dışarıda, evde çalışmalar, yemek bulaşık, çamaşırın yanında gezmelerde misafirlere eşlik etmek de var. Üstelik akşam yatmadan önce hortumla bahçe sulamak da cabası…

                Bir günlük misafir, kırk günlük koğucudur, (gıybetçi) derler. Beş günlük misafirliğimizin gözlemlerini bu kadar özetleyebildim. Sürçü lisan ettimse affola.

 

                Yoğun işlerinin arasında güler yüzlerini bir an olsun esirgemeyen Öztürk ailesine mutlu yuvalarında ömür boyu huzur ve saadet dileklerimle…