KELKİT GÖZYAŞI DÖKÜYOR (2)

KELKİT GÖZYAŞI DÖKÜYOR (2)

                Altı yaşındayım. Köyde oyun oynadığım ve günün büyük bir bölümünü birlikte geçirdiğim arkadaşlarım okula başlayınca yalnız kaldım. Birkaç gün sonra babama beni okula yazdır dediğimi hatırlıyorum.

                Birinci sınıf öğretmenim Ziya Ateş, beni tanıdığı ve küçük yaşta olduğumu bildiği için kayıt yapmamıştı. Babamı kıramadığı için “gelsin gitsin” diyor.  Büyük bir sevinçle ilkokula başlıyorum. Sınıfın en küçüğü benim. Bir de benden birkaç ay büyük öğretmenimin oğlu Ahmet var. İkimizi en öne, aynı sıraya oturtuyor. Düşünün bir kere hem okula başlıyorum hem de öğretmenin oğlu ile oturuyorum.

                Birinci dönemin ortalarında başarılı olduğumu tespit eden öğretmenim kesin kayıtımı yapıyor. Karnesindeki bütün notları pekiyi olan öğrencilere bir defter hediye ediliyor. İlk karnemle birlikte ilk ödülümü de alıyorum.

                Kelkit ırmağı okulumuzun hemen önünden akıyor. Yeryüzü ve gökyüzünün bir köy sadeliği ve temizliğinde gülümseyişiyle, güneşin dünya hayatımızdaki önemini biliyorum. Toprağın bereketini, yılda istenirse iki, üç ürün alınabildiğini sebze ve meyve deposu olan bu topraklarda tütün, pancar, buğday başta olmak üzere her şeyin yetiştiğini biliyorum. Kelkit’in sularıyla desteklenen bağ, bahçe ve tarlaların bol ürünlü hasat günlerini, vagonlarla taşıdığımız buğday, pancar, karpuz, domates ve elmalardan biliyorum.              Kendini rüzgâra ve Kelkit akışına bırakan söğüt ağaçlarının sallanışındaki ritmin makamındaki uyumu ve ahengi şimdi daha iyi anlıyorum.

                Deniz seviyesi yaklaşık iki yüz yirmi metre olan, karınca dağlarının iç kısmındaki Erbaa ovasındayız. Dağın diğer tarafında Karadeniz var. Ayrıca etrafta irili ufaklı göletler ve barajlar. Karadeniz ve İç Anadolu iklimi arasında bir ovadayız.

                Toprak… Ekmek olmak için,gelme (olma) vaktindeki hamur gibi. Sürüldüğünde, ekildiğinde, sulandığında, yağmur yağdığında ıslandığında, yeşerdiğinde, üzerine güneş doğduğundaki mutluluğun “şükür” ile beslendiğini biliyorum. Hayvanların, böceklerin, ağaçların, bitkilerin kendilerine has güzellikleri ve derinlikleri var. Bunlar bizimle birlikte yaşayan bizimle birlikte nefes alıp veren, gördüğümüz, dokunduğumuz, sevdiğimiz güzellikler.

                Yazdıklarım ve yazmadıklarım köy hayatını tamamlayan ana damarlar.

                Kuşlar ve balıkları yazmadım daha. Gündüz ve gece kuşları ayrı ayrı…  Göçmen kuşlar. Sonra balıklar. Kendi ifademizle; Karabalık, Talbalık, Sazan balığı ilk aklıma gelenler.

                Gece ve gündüz köy hayatında çalışmaların ve işlerin yoğunluğu nedeniyle bazen birleşir. Bu birleşme canlı ve cansız varlıklara birlikte yaşamayı öğretir. İbadet saatleriniz dahi bir olur.

                Hatırladığımda halen beni üzen bir şey var ki unutamıyorum. Çocukluğumuzda kışın kar yağınca at kılından tahta üzerine kılcan dediğimiz tuzaklar yapar bahçenin bir köşesine bırakılırdı. Üzerine hafif saman, arpa veya buğday konurdu. Aç kalan kuşlar gelir arpa ve buğday yerken kıla takılır ve tutulurlardı. Benim hiç kılcanım olmadı. Hiç istemedim. Tutulan kuşlar pişirilerek yenirdi. Ben yemeğe dahi tahammül edemez, annesinden ve ailesinden ayrılan bu minik kuşlara acırdım.

                İşte bu esnada annesi ya da yavrusunun tutulduğunu görünce feryat eden, çırpınan çok kuş gördüm. Çırpınmaları, bana acı veren seslerini duyunca çok üzülürdüm.

                Öksüz veya evlatsız kaldıklarını düşünür, kendimle bir bağ kurar, yardım etmek için yuvalarına yakın yerlere yem atardım. Kuş da olsa hiçbir canlının annesiz, yetim öksüz ve evlatsız kalmalarına tahammül edemezdim.

                Bazen bir kuş yuvasında; başka büyük kuşların, yırtıcı, gagalı ve pençeli olanların saldırılarına karşı yuvayı, yavruyu canı pahasına nasıl savunduğunu görür, bilmediğim, görmediğim hayalini dahi kuramadığım annemin ihtiyacını hissederdim. 

                Anne olmak. Bütün canlılarda aynı sorumluluğu taşıyor.

                Uzun kış gecelerinin birinde evimizin aşkan odasında( mutfak)  Hacer annem bütün torunlarına kelem (Lahana) kökü ikram ettikten sonra; kuşların yuvalarına asla dokunmamamızı tembihlemişti. Yuva, ister boş ister dolu olsun. Dokunmayacaktık. Bu bir emirdi. Nasihatti. Korumaydı. “Yuva yıkanın yuvası olmaz. Yuvası yıkılan kuşlar kış ortasında ailece dışarda kalır. Ölürler.” Kuşlar ve yuvaları kutsaldı. Oyuyorlar, doyuyorlar, büyüyorlar, konuşuyorlar, çoğalıyorlar. Yuvalara asla dokunmazdık.

                Bağda, bahçede, tarlada, ağaç dallarında, ev, ahır ve samanlıklarda ırmak kenarında çalılıklarda çöp ve ince dal kırıklarından yapılı yuvaları görür hiç dokunmazdık. Yumurtalarını almaz, yavrularına zarar vermezdik. Zaman zaman ailenin yuva içinde konuşmalarını, yavrularının karınlarını doyurmalarını, yumurta üzerinde otururken diğerlerinin katkılarını izlerdim. Başkalarının zarar vermesine de müsaade etmezdim.

                “Sakın dokunmayın.” Hacer annemin hiç boşluk bırakmayan sözleri. “Kesin”

 

                Etrafında öksüz, yetim, gariban, evsiz barksız birini görmeye, hikâyesini dinlemeye tahammülü yoktu. Evin önünden, bahçeden karnı aç birini salmaz sofra kurar karnını doyururdu. Yayık yaydığı (ayran yaptığı- yoğurdun kalın ağaçla el ile dövülerek ayran yapıldığı tahtadan yapılı) günlerde evin önünden bağa, bahçeye, tarlaya gidenlere taze ayran ikram eder, “ ferahlanın” derdi. Küçük çocuklar varsa kocaman bir dilim somun ekmeğin üzerine taze tereyağı sürer, çocukları sevindirirdi.