TOGAN KUTER EREN İLE RÖPORTAJ

Genç Yazar Togan Kuter Eren: Dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır. Başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim.

                *Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız, hangi okullarda okudunuz bugüne kadar?

TOGAN KUTER  EREN: Toğan Kuter Eren kimdir diye sorarsanız…

Toğan Kuter Eren, 1 Ocak 1997 yılında Çanakkale’de doğdu. İlköğretim ve lise hayatımı Çanakkale’de geçirdim. Önce Barbaros Hayrettin Paşa İlkokulu, ardından Ömer Mart Ortaokulu ve en sonunda Milli Piyango Anadolu Lisesi’nde okudum. Üniversiteyi ise Bursa'da okumaya hak kazandım ve Bursa Teknik Üniversitesinde eğitim görmeye başladım.

                *Yazmaya başlama hikâyenizi anlatır mısınız?

TOGAN KUTER EREN: Çok küçükken, yani ilkokul yıllarımda, herkes dışarı çıkar oyun oynardı. Ben ise sınıfta kalır elime geçirdiğim her şeyi okumaya çalışırdım. Bir gün hiç unutmam, sınıf öğretmenimiz kompozisyon yazmamızı istemişti. Herkes bir şeyler karaladı, ben de yazdım tabi ki özene bezene. O kompozisyon çok beğenilmiş, halen annem cüzdanında taşır. Tabi benim onu okumaya cesaretim olmadı bir daha, zaten unutmuştum.

                Sonra yıllar geçti ve lisede kitap okuma yarışmasına katıldım. Bilecik şehrinde düzenleniyordu. Yarışma kitaplarını bir çırpıda okudum ve değerlendirme sınavlarına girdim ama başarılı olamadım. Ben de inat ettim ve neden başkalarının kitaplarını okuyorum ki, başkaları benim kitaplarımı okusun dedim kendi kendime. Yola koyuldum, yazdım ve çizdim ama başarısızdım.

                Bir gün vazgeçecek iken elime bir şey geçti, bir arkadaşımdan gelmişti. Küçük bir hikâyeydi ama çok anlamlıydı. Aziz Nesin anlatıyor:

                Bir roman yazdım. Üç ay geceli gündüzlü bu romana çalıştım. Dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır. Başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim: Roman çok güzel oldu. Gazetelerden birine götürdüm.

"Biz telif roman neşretmiyoruz," dediler.

"Bir kere okuyun!"

"Ne gereği var, halk telif roman sevmiyor."

Bir kitapçıya götürdüm. Daha "Bir romanım var," der demez, "Biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz," dedi.

Başka birine götürdüm. O da, "Tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor," dedi.

Nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. Üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. O zaman aklıma geldi. Bizim arkadaşlar, kimi Fransızcadan, kimi Almancadan, kimi İngilizceden, İtalyancadan hikâyeler aparıp Johnson’u Ahmet, Martha’yı Fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikâyenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. Ben niye sanki tersini yapmayayım?

Oturdum, romanda ne kadar Türk adı varsa değiştirdim. Amerikan ismi koydum. Elime bir yerden de New York’un planını geçirdim. Romandaki yer adları da Amerikan'ca oldu. Şimdi sıra geldi, romanın yazarına; Mark Obrien diye bir de ortaya Amerikan yazarı çıkardım.

                "Yalnız çeviri roman yayımlıyoruz," diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. "Size Mark Obrien'den çevirdiğim bir roman getirdim," dedim.

"Çok güzel. Kim bu Mark Obrien?"

"Aaa! Bilmiyor musunuz? Ünlü Mark Obrien yahu! Kitapları bütün dünya dillerine çevrildi."

Romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. Yalnız bana "Yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz," dediler.

Sarıldım kaleme:

"Mark Obrien'in son şaheseri: 'Strugglefor Life'

Amerika’yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. Bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet 'hayat kavgası' adıyla dilimize de çevrilmiştir."

                Mark Obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. Babası Philadelphia'da bir çiftçi. Oğlunu papaz yapmak istiyor. Küçük Mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekâsını gösteriyor. Tıpkı birçok ünlü Amerikan yazarının hayatı gibi… Balıkçılık yapıyor. Hep bildiğiniz hikâye. Derken 40 yaşında ilk hikâyesini ‘Let Us Kiss’ dergisine gönderiyor. Dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki!

Anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. Bizim roman bir tutunsun. Kitapçılar, "Aman şu mark Obrien'den bir çeviri de bize yap!" diye peşime düştüler.

                Mark Obrien'den tam 18 roman çevirdim. Daha da ömrüm oldukça çevireceğim. İş bununla kalmadı. Hani ünlü polis hafiyesi JackLammer var ya. Kitabı herkesin elinde dolaşıyor. Ondan da 6 kitap çevirdim. Son günlerde işi ilerletmiştim. Hintçeden, Çinceden bile çeviriyordum.

                Bu gidişle bir zaman gelecek, Amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, Türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. Benim de artık son umudum, Mark Obrien adıyla, Amerikan edebiyatında yer almak.

                Hikâye burada bitiyor. Ben de kendime dedim ki Türk edebiyatında yer bulmak istiyorum ama kendi içimizden çıkan kültürle… Bu şart!

                *İlk kitabınızı nasıl yayınladınız, bugüne kadar çıkardığınız kitapların hikâyesini anlatır mısınız?

TOGAN  KUTER EREN: "Okumak insanın kişisel gelişimini sağlayan önemli etkenlerden biridir. İnsanın düşünce yapısını, hayal dünyasını geliştirir; sözcük dağarcığını arttırır, insana bilgi ve birikim kazandırır. Kitaplar sayesinde bazen uçan bir halıya biner, bilmediğimiz diyarlara yolculuk ederiz. Yeni arkadaşlıklar kurar, bazen hüzünlerimizi bazen neşemizi bu yeni arkadaşlarla paylaşır, hiç tanımadığımız evlere misafir oluruz. Tarihin sayfalarında koşar adım dolaşır; destanlara, trajedilere tanıklık ederiz. Geçmişin elem verici olaylarını değiştirmeye gücümüz yetmese de geleceğimizi kitaplardan edindiğimiz tecrübelerle inşa ederiz.’’

                Bu yazı ile bütün hayatım değişti. İlk kitabımı yazmaya başladım ve bir şeyler karaladığım sürece Franz Kafka’nın şu sözü de aklımdaydı:

                "Eğer okuduğumuz bir kitap bizi, kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?"

                Lise zamanları… Fizik öğretmenime birkaç sayfa yazı götürdüm. ‘’Bundan kitap bile olur," dedi, belki ciddi bile değildi ama benim çoktan gözlerimde yazar ışığı çakmıştı. Koştum din bilgisi öğretmenime, uzun bir süreç beni bekliyordu. İlim Tanrı’yı Fısıldıyor’u yazabilmek için altı ayımı harcadım ve en sonunda bütün yayım evlerine eserimi gönderdim. Biri kabul etti!

Yaşadığım mutluluğu görmenizi gerçekten isterdim, içim içime sığmıyordu. Karnımda kelebekler uçuşuyordu. Ve ilk kitabım basıldı. Ardından ikincisi, üçüncüsü ve dördüncüsü…

                *Mühendislik okuyan insanın edebiyata yönelmesinin sebebi ne olabilir? Biz de genelde mühendis ve teknik elamanlar edebiyatla ilgilenmez diye biliyorum!

TOGAN KUTER EREN: Aslında bu tamamen genel bir yanılgıdır. Bu tip sorular bana çok yöneltiliyor ve onlara şöyle cevap veriyorum. Mehmet Akif Ersoy veterinerdi, o zaman neden İstiklal Marşı’nı yazdı? Veyahut birçok yazar, hatta hemen hemen hepsi bir meslek sahibiydi. Hiçbiri sadece yazarlık yapmadı. Soruya soruyla karşılık ver, daha tatmin edicidir!

                *Çok okur musunuz, toplumumuzda okumadan yazan anlamadan konuşan çok da…

TOGAN  KUTER EREN: Elime aldığım her şeyi okurum, iyi bir yazar olmak için çok iyi bir okuyucu olmak gerekir. Ha bu arada! Toplumumuzda okumadan yazan anlamadan konuşan çok da diyorsunuz… Çok konuşanlara itibar etmeyin lütfen! Üstat Diyojen’e sormuşlar: "Neden iki kulağımıza karşılık, bir dilimiz var?" O da şöyle cevap vermiş:  "Çok dinleyelim de az konuşalım."

                *Kitaplarınıza olan ilgiyi nasıl buluyorsunuz?

TOGAN KUTER EREN: Genel olarak ilgi ve alaka güzel ama Türkiye geneline bakarsak oldukça düşük. Geçenlerde bir televizyon kanalında Türkiye’nin okuma oranı yüzde ondan yüzde ona yükseldi diye bir haber yapmışlar. Haberin başlığını atan da kitap okumuyor anlaşılan.

                *Yakın zamanda hangi kitapları yayımlayacaksınız?

TOGAN KUTER EREN: Musa – Kızıldenizde Bir Secde kitabının devamı gelecek umarım. Bu bir seri aslında ve üç kitap olarak planladık. Belki ileriki zamanlarda seri büyüyebilir. İlk kitabım İlim Tanrı’yı Fısıldıyor ile bağlantılı kitaplar yayımlamak istiyorum, tabi bunu zaman gösterecek.

                *Gezmeyi ve eğlenmeyi seven üniversite gençlerine oranla okumayı yazmayı sevmek size ne kazandırdı?

TOGAN KUTER EREN: Hayatın anlamını az çok öğrendim, bir eser bırakmanın hazzını yaşadım ve tarihe adımı yazdırmayı başardım. Bunun dışında pek bir şey kazandığım söylenemez.

                *Üniversite öğrencisi olarak yazmanın zorlukları neler?  Bunu nasıl aşıyorsunuz?

TOGAN KUTER EREN: Aslında insanın en verimli zamanları üniversite yılları... Sürekli çalışan genç bir beyinin ortaya neler koyabileceğini hayal bile edemezsiniz. Bıkıp usanmadan yazıp çizenler, üniversitelerdedir çoğu zaman, ya öğrencidir ya hocadır. Sakınılacak kişi olarak görülmeleri de çabaları. Hem imrenilip kıskanılır hem de çoğu zaman nefret edilirler. Tüm bunlara rağmen,  bu devirde, yanlışları, eksiklik ve haksızlıkları dile getirmek için insanda mangal gibi yürek olması lazım. O yürek sizde varsa, okur, araştırır yazarsınız. Yoksa çoğunluğun yaptığı gibi,  sadece susup yutkunursunuz. İşte ben susup oturanlardan hiçbir zaman olmadım, zaten gerisi geliyor.

                *İyi bir yazar olmak isteyenlere ne önereceksiniz?

 

TOGAN KUTER EREN: Çok okuyun, dedikodu yapmayın, her şeyi çok kabul etmeyin ve fikriniz yanlış olsa bile hemen vazgeçmeyin, bilimin ışığından asla ayrılmayın ve her zaman kendinizle yarışın.