EKOLOJİK SİSTEM İNSANLIĞI UYARIYOR MU?

EKOLOJİK SİSTEM İNSANLIĞI UYARIYOR MU?

Hep söylemişimdi. Şehirler, büyük kentler ve her türlü yerleşim yerleri içinde yaşayanlardan aldıklarını, yine içinde yaşayanlara verirler.

            Eğer ki o yörede yaşıyorsan, yaşadığın o topraklara karşı sorumlulukların da olacaktır mutlaka. Bu sorumlulukların başında yörenin doğal kaynaklarını, zenginliklerini ve yerel dokusunu korumak gelir. Zira insan doğanın bir parçası olduğu gibi, yaşadığı yörenin de bir parçasıdır. Ve aslında bu, hayatın devamlılığını sağlayan var oluş sistemidir.

            Adına EKOLOJİK DENGE dediğimiz, bilimsel tanılarla donanımlı, bu sistemi bilim adamları, “insan, hayvan ve bitkilerin tabiatta hayatlarını sürdürebilmeleri için, birlikte yaşayabilmeleri için birbirlerini tanımlayarak, birbirinden istifade etmeleriyle oluşan yaşam biçimleridir. Yani bir arada yaşayan canlılarla, fiziki çevre arasındaki tabi dengedir.” diye tanımlıyorlar.

            Dünyada ve ülkemizde ekolojik denge unsurlarının birçoğu varlıklarıyla insan hayatının da olmazsa olmazlarındandır.

            Su, hava, toprak, ormanlar, bitkiler, hayvanlar… her birinin diğerine gereksinimi vardır. Birbirlerini tamamlayan unsurlardır bunlar.

            Ülkemiz, yüce yaradanın engin lütfuyla bu güzelliklerden nasibini almış, donanımlı bir doğaya sahiptir. Bu donanım bir sistem dahilinde varlığını sürdürürken insanoğlu da doğal olarak bu sisteme dahil olmuştur.

            Ama o insanoğlu ki akıp giden zaman içerisinde tüm doğal güzellikleri bilerek bazen de farkında olmaksızın yok etme faaliyetleriyle yaşamaya devam etmektedir.

            Böyle olunca da kentlerde, şehirlerde yoğunlaşan sanayinin ve nüfus artışlarının doğal çevre üzerindeki olumsuz, bilinçsiz baskı ve sonuçları son elli yılımıza, hatta gelecek yıllarımıza ipotek olmuştur.

            Nasıl mı?

                        Başta hava ve su olmak üzere temel çevre unsurlarının kirletilmesi, iklimsel ve yaşamsal zorlukların felakete dönüşmesine yol açarken, ekosistemin parçaları olan bizler varlığımızı bu bileşenlere borçlu olduğumuzu unuttuğumuz gibi bu güzelliklerle de savaş haline girmedik mi..?

            Neleri yok etmedik ki: Şehirlerimize soluk veren, nefes aldıran o hakim rüzgarları plansız, projesiz, sabıkalı beton yığınlarıyla engelledik. Üstelik de o rüzgarların taşıdığı bitkiler arası üreme yolu olan tozlaşma zenginliğimizi yitirdik. O devasa bitkilerimiz doğdukları yerlerde yok olup bitiyor.

            Zehirli gazlarla kirlettiğimiz atmosfer ve olayları sera etkisiyle geri dönüşünce ekosistemdeki iklim değişiklikleri ağır bedelleriyle bize döndü..

            Öte yanda bu ilahi sistemin beyni, komuta merkezi ormanlar… En önemli denge unsurları..

Bulunduğu toprakların akciğerleri. Sunduğu onlarca güzelliğe rağmen hala kıyım ve talanlardayız. Yerleşim yerlerindeki sanayi yapılanma ve benzeri yatırımların da yanlış ve bilgi eksikliği ile konuşlanması, amaç dışı arazi kullanımları, hatalı tarım teknikleri, erozyon dediğimiz toprak kayıpları da iklimsel değişiklik sürelerini hızlandırınca ülkeler afetlerle yaşamaya başladı. Devamı da gelecek gibi…

            Görünen o ki;

            Zaman akışı içerisinde küresel ısınma sonucu oluşan ilkim değişiklikleri, sistemler üzerindeki insanların eliyle yaptığı kıyımlar, yanlışlıklar, eksiklikler; depremlere, sellere, yangın ve erozyonlara, rantlara talanlara davetiye çıkararak büyük yerleşim yerleri olmak üzere birçok yöreye ağır bedeller ödetiyor.

            Daha korkunç olanı da dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi bizim ülkemizde de çoğu zaman büyük yıkımlara acılara neden olan bu doğal afetlerin oluş nedenlerini sözde dinsel içerikli, bağnaz düşüncelerle, söylemlerle insanların özel yaşamlarını sebep gösteren aymazların varlıklarıdır. Ama ne yazık ki onlar dün vardı, bugün de var yarın da var olacaktır…

            Bu yüzdendir ki bilimsel projelerle ortak akıl sistemiyle çalışarak başarıya odaklanmış ve bu başarıları eserleriyle taçlandırmış çevreci kuşaklara büyük görevler düşüyor.

            Çünkü bilimselliğin bilimin önemini bilemeyenler mutluluğu cehalette ararlar ki onu da çok kolay bulurlar.

            Ortak akıl yürütmenin önemini yitiren toplumlar bilimselliği yok sayıp sözde dinsel içerikli, yanlışlıklarla dolu, ahlak dışı söylemlerle her türlü doğal afetlerin oluşum nedenlerini kendilerince sorgulamaya kalkarlarsa en büyük zararı yine kendi toplumları görecektir mutlaka.

            Asla unutmamalıyız, doğa bir okuldur yaşatarak öğretir. Bir akademidir zira bilimsellikle iç içedir. Bir öğretmendir çünkü onun yapıcı onarıcı kuralları vardır. İlham kaynağıdır. Öğüt verendir.

            Canı acıdığınca susar çoğu kez ve bekler. Haklarına tecavüzü asla affetmez, böyle bir durumda UYARI SİSTEMİNİ devreye sokar. Eğer bu uyarılar sonuçsuz kalırsa o vakit cezanı keser. İşte o vakir kıyamettir demek yerinde olur.

            Doğanın kanunudur. Hem hayatı ayağına getirir hem de hayatını bitirir.

            Bunun içindir ki kirletici yok edici israfın, talanın tavan yaptırdığı çirkin güçlerden arındırılmış sağlıklı bir çevrenin eşit koşullarda insanlara sunumu en güzel yaşam biçimidir, noktasından hareketle düşlediğimiz yaşam biçimlerini oluştururken doğal çevremizi daima canlı, heyecanlı, temiz ve sağlıklı tutmak zorundayız. Dinsel olarak da görsel olarak da zihinsel olarak da fiziksel olarak da hatta kimyasal olarak da yarınlar için buna mecburuz.

            Zira başka yaşamsal sığınağımız yok..!

 

            Esen Kalın