İÇİNE KAPANMA

Engelli insan çok kitap okuyordu. İş arkadaşları dedikodu ederken o harıl, harıl kâh bir bireysel gelişim kitaplarının sayfaları arasında, kâh bir Ayşe Kulin, bazen de Orhan Pamuk romanları, bazen Sherlock Holmes romanları içinde kendine apayrı bir dünya kurmuştu. İş arkadaşları ailesine göre “okumak boştu” onların okumak boş demesini, karısına kızınca “boş ol” deyip sonra büyük pişmanlık duyan kaba softalara benzetiyordu.

Kitap okumak onu geliştiriyordu. Konuşması daha düzgün oluyordu. Ama ailesi iş arkadaşları bunu görmezden geliyor, anlamıyor ya da anlamak istemiyor ve kabullenemiyorlardı. O ise her okuduğu kitapla bir adım daha ileri gittiğini hissetmenin sevincini yaşıyordu.

Onun bu çok okumasına kızan (kıskanan) bir iş arkadaşı “senin gibi herkesten farklı şeyler yapan insanın dışlanması doğal” demişti. Engelli güldü. Kahkahalar attı. “Kim dışlanıyor ben yalnızlığı seviyorum. Ben yalnız değilim ki, ben kitap okurken her zaman “Oku” emrini veren Allah’ın bana şah damarımdan daha yakın olduğunu hissediyorum. Asıl dışlanma korkusu ile boş sohbetlere inanmadığı halde katılan sensin” demişti.

Karşısındaki önce şaşırmış, sonra kendini toparlamış, düşünmeden güya çok okuyan arkadaşını küçümseme amacıyla söylediği bu sözün altında kalmayarak, kendine mantıklı cevap vermesi karşısında “Haklısın” demekten de duramamıştı.

 

Üreten okuyan insanı anlamayanlar onun içine kapanık insan olduğunu söylüyor, bunun dedikodusunu bolca yapıyorlardı. Onlara göre engelli ortada dolanmalı, önüne gelen onunla eğlenmeli, onunla alay etmeli, onun bunun hizmetçisi olmalıydı. Ama engelli okumayı öğrenmeyi ve öğretmeyi seviyordu.  

Yanına gelen ve adam gibi sohbet etmesini bilen genç yaşlı, kadın, erkek ayrımı yapmadan onlara doğru bildiklerini anlatıyor, kitap dergi kalemler armağan ediyordu. Yani “kendi çapında hizmet ediyordu”.

Bunun adı anlamayanlara göre “içine kapanma oluyordu”. Ona göre ise “bilime üretmeye ve anlamaya, öğrenmeye açılma çalışmasıydı”

Kendine “içine kapanmış, dışlanmış, yalnızlıktan kafayı yemiş” diye dedikodu edenlere, “ben yalnız değilim. Öyle olsa da yalnızlığımla mutluyum” diyordu. Sonra kendini kitaplara veriyor, okuması ile alay edenlere, “Allah’ın ilk emri oku, siz ibadet eden bir engelli arkadaşınızla alay etmeyi marifet sayıyorsunuz, sonra da Müslümanlığı kimseye bırakmıyorsunuz. Sizi tebrik ediyorum” diyordu. Muhatapları susuyordu. “içine kapanık” dedikleri, engelli dedikleri, bunun üniversite okuduğuna da inanamadık dedikleri insanın, “dışa açık, maneviyatı güçlü” halini görünce özür dilemeyi akıl edemiyorlardı, onlara göre özür dileyecek bir şey yok tu.

Engelli bazen düşünüyordu, başkalarının düşünce, duygularına, “içini kapatan insanlar” başkasını kolayca “içine kapanık, dışlanmış” hissediyordu. Düşüncesiz konuşmalara hayret ediyordu. Sonra iyi düşününce anlıyordu ki Yaratan boşuna oku dememiş.  

Onun okuması, ibadet gibi okuması çok insanın anlayamadığı artı değer katıyordu ona.

“Dışlanmış insan damgası yemek, artık onu üzmüyordu” bir dar kafalı insan ona öyle dedi diye, insan dışlanmış olmuyordu. Oku emrini veren tabi ki okuyanı yalnız bırakmıyordu. Oku’yu anlasaydılar, kim kimi dışlamış daha iyi anlarlardı.

Engelli memur okudukça özgüveni arttı. Arttıkça da daha çok okudu.

Başkalarının dedikodularına kulaklarını tıkadı.

Kitaplara gözünü dört açtı.

Daha az konuştu, daha çok okudu. Okudu. Okudu.

Aradan yıllar geçti. emekli olunca, çok okunan bir kitap yazdı.

Onunla dışlanmış diye alay edenler, bu sefer “O bizim en yakın dostumuzdu. Onu çok seviyorduk. Destek oluyorduk” dediler.

O ise sadece güldü.

Gülünecek haldeydiler çünkü.