ZAFERE SUSAMIŞLIK

Ağustos ayı Türk Tarihinin zaferlere süslü bir ayıdır. 1071 Malazgirt Meydan Muharebesinden sonra asırlar boyunca Ağustos ayı Türk Milletinin yüzüne gülmüştür. Bugün üç-dört yıl yazıp bitirdiğim, geçtiğimiz yıl da tarihi roman yarışmasında ilk dörde seçilen “TUNA’YA DOĞRU” romanımı yeniden okudum. Okudum, okudukça için hem gururla doldu hem de ağladım… Plevne Önlerinde Ruslarla yapılan üç büyük savaşı kazanan Gazi Osman Paşa’nın 4. Plevne savaşında Yarma Harekâtında neler çektiklerini, bir daha ruhum kavrularak yaşadım ve ağladım. Plevne Savaşını kaybetmemize sebep olan Süleyman Paşa ve Mehmet Ali Paşanın kıskançlıklarının, bir millete neye mal olduğunu gördüm. Ordunun siyasete karışması ve iç karışıklıklarının bir milleti nasıl mağlubiyete duçar ettiğini gördüm. Dün ne ise bu günde aynı… 

                Acaba aşağıda yazdığım acıları, Süleyman Paşa ve Mehmet Ali Paşanın manevi ruhları duyar mı acep? Bir milletin evlatlarının çektiği bunca acıya sebep olmak, onların ruhlarını muazzep eder mi bilmiyorum… Ben ne zaman bu eserimi okusam, ağlamaktan duramıyorum…  Şimdi Gazi Osman Paşanın güzide evlatlarının “HURUÇ” harekâtında çektiklerine kulak verelim… 

                “... Bu gece hava son derece karanlık ve sisliydi. Sıcaklık eksi bir derece dolayındaydı. Ayaz devam ediyor, bütün yollar çamur çökek içindeydi. Dağlar, tepeler sanki bembeyaz bir kefenle örtülü gibi karla doluydu. Gökyüzü kül rengi bulutlarla kaplıydı. Neredeyse kar yağmak üzereydi. Yer yer kar atalıyordu. Taburlar köprüden ağırlıklarıyla bir hüzün kafilesi gibi geçip gidiyordu… Kıtalar büyük güçlüklerle yürüyor, her an bir sıkıntı olacak gibi bütün askerlerin elleri ve yürekleri tetikteydi. Bir yerden gelecek bir ses, bir kıpırtı, bir ürperti; bu korkulu, endişeli ve heyecanlı kafilenin her şeyini altüst edebilirdi. Gece, bütün sinsiliğiyle ihanet ağlarını örmeye devam ediyordu. Karşı tarafta Ruslar, bu sessizliğin bir şeylere gebe olduğunu çok iyi biliyor; her an, her şeye hazır bekliyorlardı. Tabii bir taraftan da kafilenin üzerine gülle yağdırmaktan da geri kalmıyorlardı. Fakat nedendir bilinmez, pek isabet ettiremiyorlardı.

                Türk kafilesi, düşmanın ateşine daha fazla maruz kalmamak için asker, kadın, çoluk çocuk bir derenin içinde toplandılar. Ayazdan titremek lazım gelirken herkes ter içinde kalmıştı. Bütün kalpler heyecan içindeydi.

                Talât Bey bu yürüyüşü:

                “Geçit hareketinin icrası saatleri, aman Allah’ım, ne korkunç, ne dehşetli saatlerdi?... Dünyada ne kadar buhranlı musibet, ne kadar büyük felaket,  ne kadar acı vaka tasavvur edilebilirse ancak bu zamanda ortaya çıkabilirdi…

                Dört beş saat içerisinde arazi üzerinde yürüyen, oturan, ayakta duran kırk bin kişilik bir ordunun içindeki mekkâre ve arabaları ve bunların taşıdıkları binlerce teferruattan ibaret eşyaların durumunu anlatmak asla mümkün değildir. Hele bunca askerin yanına bir de iki yüz aileden meydan gelen sivil evradın ufak bir arazi üzerinde geceleyin hiç kıpırdamadan beklemeleri; bin bir ayak, bir ayaküstünde tabirine tam uygundu. İğne atılsa yere düşecek gibi değildi. Tabii biraz da kargaşalık çıkması, toplantı yerini mahşer yerine çevirmişti. Çünkü düşman muhasara esnasında arada geceleri bu tarafı da topa tutuyordu. Eğer bu gece de böyle bir olay gerçekleşecek olursa, her şey altüst olabilirdi. Bir de ordumuzun ricatını öğrenirlerse, halimiz büsbütün harab olabilirdi. Daha ilk harekette böyle bir felâkete duçar olmak, büyük bir hezimet yaşamak demekti. Düşman hiçbir şey yapmasa sırf ordumuza büyük bir zarar vermek için etrafı yangın yerine çevirebilirdi. Bu ihtimaller düşünülerek eller kalplerin üstünde dua üstüne dua ediliyor, donmak üzere olan çocuklar, bağırlara daha sıkı basılıyordu. Şükür ki düşmanın gözü bağlanmış gibiydi…”

                Bu acılar yüreğimizi kavurmasın…

                Bu Millet, Plevne Savaşlarındaki Kazandıklarıyla tarihe altın harflerle kazındı… Ondan sonra da nice zaferler kazandık… Fakat şu günler tarihi sorumluğumuzu bir kez daha hatırlamanın, bir kez daha insanlık adına dünya tarihine damga vurmamızın zamanıdır…

                “Tuna’ya Doğru” romanımda bu duygu bakın nasıl anlatılıyor: Asırlık Çınar Sabri Hoca, genç asker arkadaşı Mehmet’le konuşuyor:

                “Bu acıları anlattıkça, kendimi daha çok yaşlanmış hissediyorum… Fakat sana anlattığım, senin gibi gençlere duyurduğum için de son derece bahtiyarım…

                -Ben de Sabri Hocam!... Ben de inanıyorum. Benimle birlikte haftalardır şu karşıki ağacın altında seni dinleyenler de inanıyorlar.

                -Keşke onlarla da tanışsaydık?

                -Onlar benim gölgelerim gibi… Yüreğimin burçlarında beslediğim akıncı atalarımın torunları… Hepsi bir başka ülkenin akıncısı… Gün sayıyorlar… O gün geldiğinde her şey değişecek… Yeniden “Tuna’ya Doğru” akınlar başlayacak…

                İnan Sabri Hocam, bu ülke tarihin hangi döneminde olursa olsun içine girdiği bunalımdan kurtulacak gücü, bağrında her zaman bu gençler yetiştirecektir. Bize güven!...”

                Evet, bütün dünyada mazlum milletlerin acılarını sancılarını dindirmek için inşallah yeniden "TUNA’YA DOĞRU" büyük bir akın başlayacak. Tuna, bizim için bir “Kızıl Elma”dır… Tuna, bizim için ZAFERE SUSAMIŞLIKTIR…

                26 Ağustos Malazgirt Zaferinin 946. Yıldönümü Kutlu Olsun!... 

 

                                                                                                                                                                        MEHMET EMİN ULU