KÜLLERDEN DOĞUŞUN DESTANIDIR 30 AĞUSTOS ZAFERİ

KÜLLERDEN DOĞUŞUN DESTANIDIR 30 AĞUSTOS ZAFERİ

                Daha on yedisindeydi. Başladığı vatan savunmasını yirmi sekizinde 30 Ağustos zaferiyle taçlandırırken Cumhuriyeti ve güzelliklerini yudum, yudum içerek, ilmek, ilmek oya gibi işlemişti sevdiklerinin yüreklerine.

                O, Mustafa Kemal’in askeri, öğretmeni Cumhuriyetin de güçlü savunucusuydu. Beyaz badanalı odasının duvarında asılı duran kalpaklı asker resmiyle hep övünür gururlanırdı. O günleri anlatırken gözleri resme takılır derinden bir iç geçirirdi. Ellerini duaya açtığında yumuk, yumuk çocuk ellerimiz de onunla birlikte duaya açılırdı. “Allah bu millete o günleri bir daha yaşatmasın, ülkenin ve Cumhuriyetin kıymetini bilin, ölseniz de vaz geçmeyin çocuklar..!” derdi. Hep bir ağızdan “Amin” diye bağırırdık. On yedisinde tanıştığı Çanakkale savunması Conk bayırında sekizinci tümen yirmi dördüncü alayda onu Mustafa Kemal’in askerlerinden yapmıştı. Sol böbreğinin üstünde patlayan bir şarapnel parçası onu asla yıldıramamıştı. Kurtuluş Savaşını da dört yıl boyunca cephe, cephe yaşamış kendi deyimi ile “Sakarya Irmağının kırmızı aktığını” görmüştü. Anlatırken onun yüzündeki acı ve derin ızdırabı görmemek mümkün değildi. Her defasında o günleri yaşarcasına anlatırdı. Her kelime, her cümle benim için bir belgeydi. Çünkü bir tarih konuşuyordu.

                “…….Düşmanın ilerlemesini durdurmak lazımdı. Biz tahsilli olduğumuz için subay görevindeydik. Birliklerimizle Afyon’un güneyine sarkmamız istendi. Dört yüz kilometre yol aldık. Ayaklarımızın altı patlamış yaralarımıza tütün basıyorduk. Susuzluktan dudaklarımız da patlamıştı. Afyon yakınlarına geldiğimizde Gazi Paşa da Akşehir’e gelmişti. Bir şeyler olacaktı olmaya. Emirler gizlilik içinde yürütülüyordu. Gece yarısıydı birliklere “Taarruza hazır ol bekle..!” emri ulaştı. 26 Ağustos sabahı top atışlarıyla hücuma geçtik. Düşman kuvvetler şaşırmıştı. Her şeyini bırakıp kaçmaya başlamıştı. Kaçarken de yakıyor yıkıyor, öldürüyordu. Uşak yönü yanıyordu, kavruluyordu. Düşmana nefes aldırmadan takip edilecekti. Bu muharebe artık bir meydan savaşına dönmüştü. Bu savaşı doğrudan Gazi Mustafa Kemal Paşa yönetiyordu. Bu yüzden adına BAŞKUMANDANLIK MEYDAN SAVAŞI diyorduk. Hiçbir yiyeceğe ve içeceğe dokunulmayacaktı zira düşman kaçarken her şeyine zehir katmıştı. Tarlalara dalan askerler mısır koçanlarını yiyerek susuzluklarını gideriyordu. Ölen süvari atlarının etlerini yiyerek açlığımızı gideriyorduk.

                Tınaztepe’ye gelmiştik. Düşman son çırpınışlarını veriyordu. Lakin çok güçlü silahları vardı. Tekrar saldırıya geçmesi muhtemeldi. Biz artık süngü takmıştık. Tepemizden yağmur gibi kurşun akıyordu. Ön siperdeki askerime elimi kaldırdım “yere yat” diyecektim ki bileğimden kahpe kurşunu yedim. Vurulmuştum… “sol eliyle, sağ bileğini açıp kurşun izini gösterdiğinde o bileğine sarılır öperdik” Çanakkale’de kıçımı öpen o düşman kurşunu, Afyon’da da bileğimi boş geçmedi ama bu bileği bükemedi, der bizi gülümsetirdi. Ve hep anlatırdı… “düşman kuvvetleri yardım almadan bir şeyler yapmalıydık. Kaçan düşman diğer güçlerle birleşmeden bir şeyler olmalıydı. İşte tam bu sırada Gazi Paşamın verdiği o tarihsel buyruk düştü birliklere…        

                'ORDULAR..! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR İLERİ..!' Ey gidi Fahrettin Paşa eyy.. Süvarileriyle düştü gavurun ardına…."

                Bunları anlatırken ayağı kalkıp sanki emri kendi vermişçesine heyecanlanarak bağırırdı. Biz dinleyenler de onunla coşar, alkışlardık. Ve o devam ederdi..

                "Gazi Paşa Çal Köyü yakınlarında karargah kurmuştu. Yaralı subayları çadırına çağırtmıştı. Ben de yaralıydım ve gittim. Karargahta Kazım Karabekir, İsmet Paşa ve Nurettin Paşa vardı. Bizi ayakta karşılayan Gazi Paşa cesur, kararlı ve ümit dolu bakışlarıyla

                -Geçmiş olsun Mehmetler..! Nasılsınız! Dedi. Onun sevgi ve güven dolu sesi bizi rahatlatmıştı. Yaralarımızın önemsiz olduğunu, sıhhiyelerin tedavi ettiğini söyledik... " Anlatırken de ağlamaya başlamıştı. O anları yaşıyordu belli ki. "Ahh..! NE büyük ne yürekli komutandı o çocuklar." derken gözlerinden akan yaşlara engel olamadığı belliydi.

                -Neden ağlıyorsun? Dediğimizde her iki yana kafasını sallayarak

                -Hayır be ağlamıyorum, gözüme çöp kaçtı da.. der bizi güldürürdü.

"…….İşte o yüce komutan hepimize sarılarak alnımızdan öptü. Sırtımızı sıvazlarken,

                -'İzmir'e kadar dayanın. Yüce Allah sizin yardımcınız olacaktır.' dedi.

Uşak'a gitmiştik. Uşak yanıyordu. Düşman kaçarken büyük kıyım yapmıştı. Yaşlıları, çocukları, hamile kadınların karınlarındaki bebeklerini öldürmüş, etrafta canlı bırakmamıştı.

                İzmir'e yaklaşıyorduk ki yunan komutanı TİRKOPİS'in esir alındığı haberi geldi. İzmir de yanıyordu. Lakin vatan kurtulmuştu."

                O, Osmanlının son padişahını, meşrutiyeti, işgal günlerini, Mustafa Kemal ile Çanakkale Zaferini, Kurtuluş Savaşımızı ve cumhuriyeti yaşamış, bu altı devri ömrüne sığdırmış bir gazi, bir öğretmen, bir hafız, bir baba ve tarih sunan bir dede… Bizim dedemiz.. Dedem Mehmet Kemal Özdilek.. Çok önceki yazılarımda da ondan gururla bahsetmişimdir hep.

                Zira o, benim en büyük şansımdır. Çünkü anıları tarihin en güzel gerçek belgeseli, anlatımları ise canlı belgeleridir geçmişin.

                İşte o anlatımları ki kalemime güç, ruhuma heyecan, gerçeklere can katmıştır daima.

                Milli günleri, bayramları asla kaçırmazdı. Aile efradını "BÖLÜK KALK" diye uyandırdığında yine coştuğunu, kanının kıpır kıpır olduğunu anlardık.

                Ve bize hep şöyle derdi,

                *19 Mayıslar, milletçe uyanışın ve kurtuluşa yürüyüşün adıdır,

                * 23 Nisanlar, bağımsızlığımızın dünyaya açılan ilahi kapısıdır.

                * 30 Ağustoslar, imandan imkan yaratan bir milletin yeniden doğuşudur.

                * 29 Ekimler, yüce Türk Milletinin ebediyete kadar sürecek varoluş sembolüdür. Adına Cumhuriyet dediğimiz bu devasa güç, cesaretin esarete, mazlumların zalimlere, hakkın haksızlığa, bilimin cehalete, aydınlığın karanlığa galip geldiğinin TÜKİYE CUMHURİYETİ adlı mührüdür… Bunları asla unutmayın diyerek de tembihlerdi…

                Ve bizlere hep şunu öğütlerdi,

                "Bu dahi askerin, başkumandanın onlarca yokluk ve yoksulluğa rağmen üstün bir başarıyla yönettiği bu muharebenin, kısa bir süre içerisinde zaferlere ulaşarak sonuçlanmasının dünya tarihinde bir eşi ve benzeri yoktur. Sizleri bu günlere işte bu zafer taşımıştır.." derken gözleri enginlere kilitlenirdi. Belli ki Gazi Paşasının özlemi yüreğinde yine hareketlenmişti.

                İşte 30 Ağustos böyle bir destanın zaferde taçlanışıdır. Ve bu destanı yaratan, yazan ve uğrunda ölenlerin en kutsalı "ÖNCE VATANDIR..!"

                Yüce Türk Ulusuna Kutlu Olsun..!

 

Esen kalın