BURNUMUN DİREĞİ SIZLADI

Güz geldi. Güzün güneş yakıyor, gölge üşütüyor. Issızlaşan yazı yaban, insana kurt gibi görünüyor. Tarlalar bom boz uzanıyor. Geniş düzlüğün sınır boylarında kartalmış çıtlıklar, küçük dere kenarlarındaki yeni boy atmış taze çimenler, hafif yele ayak uydurmuş nazlı nazlı dalgalanmakta. Bostan bozuldu. Fasilleler (Fasulye) kurutulup ağ fasilleler ayrıldı. Turplar, kışa hazırlık olarak ev bahçesinin uygun yerine gömüldü. Kendirler sökülüp kurumaları için demet demet dam başına askeriyedeki silah çatar gibi çatıldı.

Dövende, sapta yorgun düşen öküzler, araziye seyibine salındı. Yazıda kimsenin ekeneği yok, nasıl olsa. Zarar vermedikten sonra varsın onlar da çıkarsınlar özgürlüğün tadını, doya doya…

Harmandan kalkalı epey oldu. Yaşa yağmura kalmadan saman saçkı içeriye atıldı. Un öğütüldü, bulgur çekildi. Ne kadar dikkat edersen et, toprağa karışan tahıl taneleri var ya, yağmur veya çiğin etkisiyle çimlenir, dibi beyaz, ortası sarı, tepesi yeşil çimlerini salarlar toprağın üstüne, taze taze, nazik nazik. Onların öylece parlamasına bayılırım, geri vuran akşam güneşinde…

Şimdi evi onarma zamanı.  Önce samanlığın deliği kapatılacak. Sonra damlar akmasın diye uzaklardan göğ çorak getirilip dam başına serilecek. Çorak biraz nemlendirilip löğ taşıyla sertleştirilince kaya gibi sağlamlaşır. Gayri, yağmur, kar değil, üzerinden seller aksa aşağıya damla su akmaz.

Su altı tarlaya ahbun (Gübre) u da çekip serdin mi, artık temiz elbiselerini giyip bağların yoluna doğru hava almaya çıkabilirsin. Artık, hava mı alıyor, hava mı atıyorsun, belli değil.

Düğün gibidir bağların yolu, güz mevsiminde Ankara’ya çalışmaya gittiğini bildiğimiz deli kanlı akşam gelmiş. Yıkanmış, tıraş olmuş sabahleyin lacilerini çekmiş, içinde beyaz gömlek, başında gıcır şapkasıyla. “Şapkayı eğdiriyo / Kaşına değdiriyo / Pek de güzel değil ya / Kendini övdürüyo.” Nedense Ankaralılar, hep gece gelirler köye. Üzerlerindeki amele giysileri, sırtlarında giderken götürdükleri yorganla komşulara görünecek değiller ya! Sabah bir duyarız ki “Falanın oğlu, gelmiş Angara’dan…

Komşu köylerden insanlar karık hesabıyla bağ yüzü alırlar. Şinevitli kağnılar, gelin, kız, delikanlı, çoluk çocukla bağ kesmeye gelirler. Bunlar da köyümüze ayrı bir renk katarlardı.

Ben görmedim ama gençlerin bir de germeç olayı varmış. Evden götürdükleri tavuğu kesip bağda yaktıkları ateşte pişirmeye germeç derlermiş. Germeç; dalından yeni kopmuş ince kabuklu, bol şıralı billur üzümle iyi gidermiş. Öyle diyorlar.

Pekmez kaynatılan ateşin külüne gömdüğü patatesleri soyan eniştem, yeşil ve kırmızı pul biberle hazırlayıp yufkalara sardığı dürümün tadı hâlâ damağımdadır. Elime yapışan üzümlerle ne güzel gitmişti…

Elli küsur yıl geçti aradan. Şimdi öyle mi bilmem ama köyümüzü özledim be, burnumun direği sızladı…