GEÇMİŞTEN DAMLALAR…

GEÇMİŞTEN DAMLALAR…

Özlenen Şehirler(*)

                Dün, öteler ötesi bir dünyanın eşiğinde asude bir yolculuğa çıktım.  Gördüğüm güzellikler, renkler ve şekiller öylesine beni mest etti ki, sabah uyandım andan itibaren hasretimin burum buram yüreğimi kasıp kavurduğunu hissettim. Şubat son haftasında dört tekerlekli dostumun beni götüreceği yere kadar gitmeyi arzuladım ve öyle yaptım.

                Yazdan kalma bu güzel gününü tadını çıkarmak, güze dönmüş ömrümün geçmişinde hayallerime bile sığdıramadığım, şehirlerin caddelerinde, sokaklarında mahallelerinde yüreğim ağzımda; bir daha bu hayale bir daha bu asude günlere dönemeyeceğimi bile bile ta Bursa’ya,  Bursa’yı Bursa yapan büyük bir devlet adamı Hacı İvaz Paşa’nın doğduğu beldelere kadar uzandım. Bey obasını, Kaz Gölünü, Firat’ı gezerken Yeşil Türbenin, Yeşil Caminin, bitip tükenmek bilmeyen yeşilliğinin Kaz ovadan gönül bahçesinde bezenip nasıl türbeye, nasıl camiye dönüştüğünü gördüm ve anladım.

                Ak yüzlü insanların gönül bağında sevgiden, dostluktan, cömertlikten, samimiyetten başka hiçbir şeyin olmadığını; yüreğimde korlanan vatan sevdasının sıcaklığıyla hissettim. Yaratılanı yaratandan ötürü sevemeyen, her sözüyle kan, kin ve nefret tohumları eken, siyasi, sosyal ve devlet ikballeri uğruna insanlığını heder etmiş cüceleri gördüm şehirlerin girdabında.    

                Nasırlı elleriyle,  pırıl pırıl gözleriyle, dudaklarında Allah, Resul ve Kur’an’dan başka bir şey dökülmeyen insanlar gördüm. Kul oldum kapılarında bir nice zaman…

                Ahşap pervazların arkasında burnunu bile göstermekten hayâ eden analar gördüm, bacılar gördüm… Ellerinde tespih, dillerinde Kelime-i tevhit… Çırılçıplak dolaşan kadınlara inat, hayâsızlıklara, arsızlıklara, soysuzluklara inat; namus, hayâ ve iman abidesi mahalleler gördüm, mahalleliler gördüm.

 

“Dünya tadı bal tadı

 Dünya beni aldattı

 Altına zehir koymuş

 Üstü yine bal tadı“ diyen dostlar gördüm.

                Onlarla hemhal oldum. Doydum doyulmaz dünyaya… Kondum, konulmaz dünya… Uzattım bedenimi boylu boyunca… Orada nice acılar, nice ibretli olaylar gördüm

                Dönülmez ufkun akşamındayız diyen şaire gıpta ettim.

                Onunla hayalhanemde:

                “Bu İstanbul ki bi-misl ü bahadır/ Bir sengine acem mülkü fedadır” diyen şaire, bir saray inşa ettim. Kulelerin, kubbeleri altından, haremindeki sultanları anlar Devleti Aliye’nin bahtından… 

                Dün ne feleğe, ne seher yeline, ne baharın sevimli yüzüne aldırdım. İçimde kendimce kurduğum şehirlerin içinde gün doğumundan gün batımına kadar döndüm durdum.

                Sonunda anladım ki, gönül şehrinden mağda ne gül varmış, ne Gülşen?.

                Sen olmayınca bahtiyar, ne sevdiğin şehir olur bahtiyar, ne sevdiğin yar…

                Bu yazıyı yazalı neredeyse iki buçuk yıl olmuş… Geçmişten özlem dolu damlalar gibi… Fakat bana dün gibi geliyor. İnsan sevdiğiyle beraber olunca özlem çekmiyor gibi… Fakat ya sevdiğinden bir an uzak kalacağını hissetse… İşte özlem o zaman yeniden başlıyor… Sizler bu yazıyı okuduğunuzda, ben yine sevdiğim şehirden uzakta, gurbet kuşu misali yollarda olacağım… Orada da bir sevgili var… Hz. Eyüp Aleyhisselam’ın diyarında, müjdelenen şehirde…

                Görelim Mevla’m neyler

                Neylerse güzel eyler…. 

 

Mehmet Emin ULU