GEÇ OLMADAN

Acele etmeyi pek sevmesem de, ağırkanlı bir tavır ve yaşamım olsa da artık acele etmek gerekir diye düşünmeye başladım. Vakit geçtikçe, nereye bu gidiş demeye başlayınca insan, bazen bir bakıyorsunuz geçmiş geçmekte olan. Ardına dönüp bakınca hayıflanacak vakit bulamayan talihsizlerden olmamak için günü, gününde yaşamak gerekiyor.

            Eylül geldi geçti bile. Ne eylülün hüznünü anladık ne de sararıp başımızdan aşağı yağan yaprakların raksını. Bayram telaşı derken, referandum çığlıkları derken ve okulların hayatımızın tam ortasına girmesi derken bir baktık ki geçmiş eylül. Aslında bu hep böyle oluyor belki de. Biz fark edemiyoruz. Geçtikten sonra oluyor olan. Koca yaz gelip geçti de yapamadıklarımıza şöyle bir bakınca, seneye ertelediklerimizi sıralayınca anlıyoruz ki koca yaz bir tufan gibi gelip geçmiş.

            “Ne kadar çok kitap var ve vakit ne kadar kısa.” diye bir söz okumuştum bir zamanlar. Önemli bir söz. Goethe’nin ölüm yatağında iken sık sık tekrarladığı; “Biraz ışık” inlemeleri, Tolstoy’un hasta yatarken bile başucunda yığılı duran kitapları ve niceleri. Okumanın, öğrenmenin, bir taşın üstüne taş koymanın zamanı ve sonu yok.

            Kitapçıları sık sık gezmeyi severim. Bir şehre gidersem ilk gezeceğim yerler kitapçılar olur. Kitapların arasında vaktin nasıl geçtiğini anlamadan dağlar gibi sıralı kitapların arasında dolaşır dururum. “Öğretmen olmuşsun, yazar, şair olmuşsun, kendi kitapların olmuş; hâlâ bu okumak ne diyenler oluyor. Bilmiyorlar ki okumanın sınırı yoktur.

            Okumak bir tutku halini almadan hizaya girmek zordur. Yeni çıkan bir kitaba ilk ulaşanlardan olmak için çırpınan bir kalbe sahip olmadan okumak bir hobiden öteye geçemez. Her zaman söylerim; Yazarların binbir meşakkatle yazdıklarını okumak için çaba sarf etmemek gibi bir talihsizlik olur mu? Hele bir de ahkâm kesenler vardır. Birçoğu da okumuş adamdır bunların. “Ne yazılıyor ki okuyalım, boş laf hepsi.” gibi sıradan cümlelerle okumamalarına kılıf ararlar. Böyle tipler, yeniyi beğenmezler ama eskiyi de okumazlar. Kendileri hayatları boyunca iki cümleyi yan yana getirememiş tiplerdir çoğu da. Tamam, bir an için yeni yazılanları beğenmeme hakkına sahipler böyleleri diyelim; büyük ustaları ellerinden düşürmezler mi? Elbette hayır. Onlar da eskimiştir kendileri için. İki arada bir derede kalarak iki cami arasındaki beynamazlar gibi okumadan, bilmeden yaşamlarını sürdürürler. Talihsizliklerini fark edemeden.

            Kendisi okumayan bir büyük, acaba çevresindekilere ne kadar etkili olabilir ki? Eline ders kitabından başka kitap almayan öğretmen, öğrencisine ne tavsiye edebilir ki? Bir baba ya da anne, kitaplarla içli dışlı olmadan çocuklarına ne kadar tesirli olabilir?  Aynen elindeki sigarasını hastasına sallayarak “Sigara içmeye devam edersen ölürsün.” diyen doktorun etkisi kadar etkili olur sözleri.

            Sözden çok icraatlarımız etkili olur. Görsel olan daha etkilidir hayatta. Öğretmeninin sözünden çok yanında sürekli taşıdığı ve sürekli okuduğu kitabı gören öğrencileri öğretmenlerinden daha çok etkilenir. Bir anne ya da baba çocuklarına sürekli okuyun demek yerine, tv’yi kapatıp kitap okusa büyük bir devrimi başlatmış olur. Çocuklarına kitap okuyun, ders çalışın deyip de kendileri diziden dizeye geçiş yapanlar ancak boşa kürek sallarlar.

            Geç olmadan, vakit varken “oku” emrine itaat ederek sayfalar arasında kaybolmak gerek. Evet, söz doğruluyor her şeyi; “Ne kadar çok kitap var ve vakit ne kadar kısa.” Nefes nefese, durmadan okumak gerek. En büyük kitaba ulaşmak için bütün düzlükleri aşıp, yokuşları çıkıp sayfalar aşmak gerek. Vakit, duracak vakit değil.