ASLAN GELİYOR!

ASLAN GELİYOR!

                Dil ve iletişim yalnızca insanlara mahsus bir özellik değildir. Karıncalar, arılar, şempanzeler, yunuslar da bildiğimiz kadarıyla farklı yöntemlerle temel iletişim ihtiyaçlarına çözüm bulmuşlardır. Şempanzeler, çıkardıkları seslerle “yılan yaklaşıyor, aslan geliyor” anlamlarına gelen seslerle cümleler kurmaktadır.
                Sosyal bir topluluk (komün) olarak yaşamak zorunda olan insan da diğer canlılardan daha kompleks ve daha işlevsel bir yapıda seslere dayalı bir dil oluşturmuş ve bunu bütün diğer canlılardan daha verimli kullanmayı başarmıştır. Hatta dil belagat dediğimiz sanatsal bir forma dönüşerek sadece bilgi paylaşımı için değil his oluşturmak için hatta daha ileri giderek ikna etmek için kullanılmaya başlanmıştır.
                Bir şempanzenin diğer türdeşlerine “aslan geliyor” diye haber vermesi, onları bir tehlikeye karşı uyarması ne kadar hayati, ne kadar gerekli ve ne kadar ahlaki bir davranıştır. Bir gerçeği, bir tehlikeyi bildirmek ne kadar asil ve temiz bir tavırdır.
                Ancak yapılan gözlemler bir şeyi daha göstermiştir. Bir şempanze, muz yemekte olan diğer şempanzeye “aslan geliyor” demekte, korkuyla kaçan arkadaşının muzunu afiyetle yemektedir.

                “Aslan geliyor” uyarısı ilk kullanım itibariyle bir “erdem” iken, ikinci kullanımıyla bir “aldatmaca”, bir “alçaklıktır”.

                En ilkel canlılarda görülen bu iki tür davranış insanlarda çok daha karmaşık ve dolaylı hâl almıştır. Sosyal ağların gelişmesi, birlikte ve uyum içinde yaşama gerekliliğinin kaçınılmaz hale gelmesiyle sosyal normlar, ilkel yasalar, sosyal ve psikolojik çözüm yolları da gelişmiştir.  Bunlardan en önemli ve etkili yasalar şüphesiz dinlerle vücut bulmuştur. Hz. İbrahim’e kadar birçok din anlayışı ve mitolojik kabuller gelişmiş olsa da ortada çok ciddi sıkıntılar vardı ve insanlar huzur ve uyumu yakalayamamıştı. Sorgulayıcı aklın ve “erdem”in çığır açıcısı kabul edilen Hz. İbrahim büyük kaos ortamına son verdi ve “birrleyen” olarak bütün mit ve tanrı anlayışlarını tek bir Yaratıcı’da topladı. Artık evrensel yaratıcı tekti, adildi, rahim ve rahman idi. Hz İbrahim “aslan geliyor” ikazı gibi gerçek ve tertemiz bir uyarıyla insanlara bir yaşam modeli çizdi.

                Kısa zaman sonra Hz İbrahim’in ikazını kelimesi kelimesine kullanarak diğer insanların korkularından, ihlaslarından, inançlarından istifade eden; bu kutlu uyarıyı menfaat devşirmek için kullanan insanlar, kitleler çıktı.
                Ardından Hz. Musa masum ikazlarda bulundu ve onun da ikazlarını tufeyli bir hayat için kullanan “ruhban” sınıfı doğdu.
                Hz. İsa yine pırıl pırıl bir söylemle hakikati, adaleti, barış ve esenliği hükme bağladı. Ancak onun da acıklı vedasından sonra söylemleri sözde kendi taraftarlarınca “menfaate uygun olarak” yeniden yorumlandı. Bir zaman Hz. İsa’ya alenen düşmanlık yapan, hatta onu çarmıha geren Roma, onun gücü karşısında acze düşmekte olduğunu görünce İsa’ya inandığını ve aslında İsa’nın şunları demek istediğini söyledi…. Böylece Roma hükümdarları ne istiyorlarsa ona gör bir İsa ve İncil yorumu getirdiler. İnsanlık için değişen fazla bir şey olmadı. Aynı Roma, aynı zalim Sezarlar; ayni sıkıntı ve adaletsizlikler. Tek bir farkla,  önceden zulmüne panteon tanrılarını alet eden yönetim, şimdi Tek Tanrı’yı ve İsa’yı alet ediyordu.
                Hanif dininin inananı olan ve güzel ahlakı tamamlamak için gelen Hz. Muhammet insanlığa barışı ve ebedi kurtuluşu müjdeleyen sözler, yasalar getirdi. Menfaatlerine ters düştüğü için ona en şiddetli muhalefeti yapan müşriklerin başında Ebu Cehil ve Ebu Süfyan geliyordu. Defalarca Hak din ile savaştılar. Abu Süfyan’ın karısı Hind İslam’ın en büyük mücahidi Hz Hamza’yı şehit ettirdi. İslam’ın kutlu yükselişi karşısında bütün ihtimalleri tükenen Ebu Süfyan çaresiz teslim oldu. O, Ebu Cehil’e göre daha akıllıca davrandı ve Roma Sezarlarının yaptığı gibi yaptı. Ümeyye oğulları bin bir hile ve desiseyle İslam âleminin başına geçince artık Ebu Süfyan amacına ulaşmış oldu. Rivayete göre halifeliği oğlu alınca Hz Hamza’nın kabrine giderek tepinmiş ve “Hamza! İşte şimdi öldün!” diye çığlıklar atmıştı. Devam eden süreçte Ümeyye oğulları (Emeviler) “aslında İsa şunu demek istemişti” yöntemini kullanarak yazılı ve değişmez bir kitap olan Kur’an’a rağmen “aslında Hz. Muhammet ve Kur’an şunu demek istemişti” diyerek istedikleri gibi yön verdiler dine.

                Hz. Muhammet “erdem” (takva) ile “aldatmaca” arasındaki farka ömrünce dikkat çekmişti. Erdemden soyutlanmış dinlerin dünyanın en korkunç zulüm ve sömürü düzenlerini yarattığını biliyordu. “Din” kisvesi altında oluşturulmuş bütün sömürü düzenlerine rest çekercesine “lâ” diye başladı söze. “Reddediyorum!” . “Lâ ilahe” inandığınız her şeyi ve bütün tanrılarınızı reddediyorum. Hakikat ve adaleti temel prensip edinmiş olan Allah’tan başka bütün tanrıları reddediyorum. Bu çağlar üstü bir manifestodur… Hz Muhammet, ruhban sınıfını, haramdan beslenen sistemleri, “aldatmaca”ya dayan düzenleri reddediyordu. Kısa zaman sonra kendi zulüm ve kokuşmuşluklarına dini kisve arayan Yezit ve şürekası hadisler uydurtarak, ayetleri çarpıtarak yepyeni bir sömürü düzeni kurdular. Tam da Ebu Süfyan’ın istediği gibi… Yezit “Benim yaptığım zulme itiraz eden ilahi yazgıya başkaldırmış olur. Bu Allah tarafından sizin ve benim üzerime yazılan bir kaderdir” diyebiliyordu. Hatta emrindeki ulema (!) “ulül emre itaat farzdır” diyerek zulmün elini kuvvetlendiriyordu.
                Aslında mesele hep o yalancı şempanzenin “aslan geliyor” cümlesini söyleten hak edilmemiş lokma hevesidir. Çalışmadan, emek vermeden, türdeşlerine “korku” salarak müreffeh yaşama savaşıdır. Bu savaş insanlarda zamanla belagatle de süslendi. Çok yüksek sesler haksızlığa maske edildi; mazlum adaletin sesi hep kısık kaldı. İkna edici hikâyeler, hakikati değil derunî aldatmacaları süsleyen gizemli şiirler, nutuklar; şarkılar sömürü düzenlerine hizmetkâr kılındı. Hatta haksız hukuk sistemleri geliştirildi.

 

                “aslan geliyor!” cümlesini hakiki manada kullanan büyük uyarıcılar, “aslan geliyor” diye korkutarak garip gurabanın, fakir fukaranın rızkını sömürenlere oranla hep azınlıkta kaldılar. Haramın çürütmediği hiçbir din, hiçbir ideoloji, hiçbir insani değerin olmadığını bilerek bütün hakiki peygamberler, namuslu filozoflar gibi gerçeği söylemeye devam edeceğiz: “Aslan geliyor ama yiyeceklerini bana bırakma kardeşim. Ben aslandan değil, haramdan korkarım!”