İSTANBUL MANZARALARI

İSTANBUL MANZARALARI

            Gurbet kokusunu ruhumda bütün acılarını hissetmeye başladığım şu günlerde,  İstanbul’a yaşamak, İstanbul’u anlamak, İstanbul’un öteler ötesini keşfetmek için bütün benliği onun ufkunda dolaştırmaya başladım. Bu nasıl bir ufuk ki; ne altı belli, ne üstü?... Ne zaman güneşin doğacağı, ne zaman batacağı, ne zaman mehtabın yürek sızlatacağı, ne zaman Boğazın insan ağlatacağı saatler belli…

            Sabah gün doğumundan gün batımına kadar hemen her yerde büyük bir hengâme, büyük bir kargaşa hâkim. Kim ne derse desin, belki de İstanbul’u İstanbul yapan, İstanbul’u gönüllerde Sultan yapan: şairin dediği gibi:

            “Bu şehr-i stanbul ki bi-mislü bahadır

            Bir sengine acem mülkü fedadır.” Bahasız, benzersiz bir şehirdir. On gündür İstanbul’un altını üstüne getirdim. Öylesine sıradan manzaralar, öylesine çarpık olaylarla karşılaştım ki, her adımda bin bir hikâye kaleme alıp, sonsuzluk hıyabanında her yaprağın, her dalın üzerine binlerce resim çizmek,  bütün bu resimleri bir sanat galerisinde görmezlerin seyrine sunarak onlara iki dünyanın güzelliğini bahşetmek isterim.

            İstanbul işte böyle bir şehir…

            Bir sokağa bakıyorsunuz, küçük bir kız çocuğu yerde uzanmış yatıyor, kimse tınmıyor… Bir başka sokak başında yaşlı bir adam gelip geçene sadece selam veriyor, selam alıyor.

            Bir başka semte geçiyorsunuz, bütün arabalar, bir grup insanın önünde resmigeçit yaparken; bir adam arabasının üstüne çıkmış, ya sin-kafla bütün şehri düzleyip gidiyor, ya da el açıp bütün bu insanlar için Allah’tan “Sabır ve Merhamet “ dileniyor.

            Bir başka semte gidiyorsunuz deniz ırmak gibi akıyor, kimi alıklar balık avlıyor. Kimi aç gönlünü ve gözünü Marmara’nın gizemli manzaralarıyla doyururken, kimi kıyıda ekmek arası balık yiyor.

            Bazıları Galata Kulesinin hayalhanelerine bıraktığı izleri düşünürken, bazıları da zaman ve zemin beklemeden kalkıp giden vapurların üstünde sevgilisiyle şehri temaşa zevki için yola çıkıyor… Kimi sımsıcak havada kendini köprünün kıyısından köşesinden balıklama suya bırakırken, bir yaşlı kadın “Eyvah çocuk gitti, gidiyor!” diye çığlık atıyor…

            Kimi yanından geçip giden taksilere “Hey taksi, bırak beni Taksim’e ya da Maksim’e!” diye el sallayıp dururken, kimi Üsküdar’da bir sevgilinin bıraktığı serin havanın peşinde koşuyor, kimileri de ya Aziz Mahmud Hüdayi’nin, ya da Beykoz’da Hz. Yuşa Aleyhisselamın manevi havasıyla kendini öteler ötesi bir dünyanın kapısında buluyor...

            Biliyorum bazıları Beyoğlu’nda gezerken, her dilden ve her renkten insanla birlikte yürümenin zevkine varırken, bazıları da Karaköy’ün arka sokaklarındaki Yerebatan Camiinde kendini gizlemiş sahabelerin serinliğinde ruhunu dinlendiriyor…

            Dedim ya, İstanbul bir hengâmeler şehri… Nereden ve hangi bakış açısıyla bakarsanız orada kendinizi görürüsünüz.

            Bence fatihinin müjdelendiği bir şehirde, güzelden başka ne görebilirsiniz?..

            “Güzeli bol, çirkini bol

            İlle de İstanbul, ille de İstanbul!.

            Canlar feda sana,

            İlle de İstanbul, ille de İstanbul!  “

 

            İstanbul’dan selam ve saygılarımla…

 

Mehmet Emin Ulu