TEZAT

Öğretmen müfredat gereği “okumanın” önemini anlatıyordu. Yani kerhen anlatıyordu ama aklı arkadaşının aldığı son model arabadaydı. Onun varda benim niye yok diyordu. İçinden, içinden “paranın gözü kör olsun. Batsın kaderim” derken dışında bir oku, okumak nimettir” diyordu ama öğrencileri etkileyemiyordu.

İnsanın çevresini başkaları ile kıyaslama hastalığına o da yakalanmıştı. Bilmiyordu ki, hayatta çabalayacağız ama neye sahipsek şükredeceğiz ki mutlu olalım” gerçeğini kabullenemiyordu öğretmen. Bu yüzden de derste samimi olamayınca, öğrencileri de anlattıklarını anlayamıyor, çok soru soruyorlar. Bu sorulara cevap vermekte zorlanıyordu öğretmen. Derste soru sormasalar da bari diye içinden geçiriyordu. Çünkü okumadığı için bilgisi az idi. Cin gibi yumurcakların sorularından bunalıyordu. Hatta bazı öğrencileri çok soru soruyorsunuz diye sindirmeye çalışıyordu. Bunun yanlışlığını biliyordu ama verecek cevabı olmayınca, öğrencisine sinirleniyordu. Gücü çocukları azarlamaya yetiyor, sonra “ben niye okumuyorum? Okusam bilgi sahibi olurum. Verecek cevabım olur, o bilgilerden hem ben, hem de çocuklar faydalanır diyordu ama sonradan şeytan aklını çeliyor, onun arabası güzel, benim ki niye güzel değil” sorusuna hapsoluyordu. Bu düşüncelerden sıyrılıp tekrar konuya dönüp, “Oku” yu, önemini anlatmaya başladı. Daha dün çok soru soruyor diye terslediği Uğur, parmağını kaldırdı gene. Hoca yine tersleyecekken kendi kendine nasıl olduysa “buyur Uğur kardeş” dedi. Uğur ayağa kalkarak, gözlerini hocanın gözlerini göz bebeklerine odaklayarak ağır, ağır ama birazda sesine etkileyici tavır takınarak, “Hocam siz burada oku diyorsunuz ama bize bir kitap hediye ettiğinizi, sizin ders kitabı dışında kitap okuduğunuzu görmedik. Siz okumayınca bize oku demenin ne anlamı var. siz okumadıktan sonra bize oku demeniz etki etmiyor ki”

Hoca kızacak yerde sustu. Uğur bundan cesaret alarak anlatmaya devam etti. Hocam biz lise 1 de okuyoruz. Burada okumanın önemini anlatıyorsunuz ama evde anne ve babamız “çok okuyan ne olmuş, okumak boş” diyorlar. Sonra okuyan yazar olan engelli diye insanları küçümsüyor, önem vermiyorlar. Hatta onların evi arabası yok, onlardan uzak durun diye alay ediyorlar. Eskiden bize bayramlarda gelen yazar bir akrabamız vardı. Onunla alay ede, ede küstürdüler. Daha bize gelmiyor. Kendine değer veren akrabalarına gidiyor. Bu seferde anne ve babamız, “biz ne yaptık da küstü diyecek yerde, burnu büyüdü yazar oldum diye, artık yanımıza gelmez oldu” diyorlar. Bu durumda biz okumayı nasıl sevelim”

Sınıf ve öğretmen pür dikkat Uğur’a bakıyordu. Uğur konuşmasına neşe, özgüven ve sevgi ile devam ediyordu.

 “Allah’ın ilk emri “oku” yu önce imamlar ve öğretmenler uygulamalı yaparak, hayata uygulayacak ki, o zaman bizde okuyalım. Anne ve babımız “Oku”sun demiyorum ama akrabamız ve komşumuz yazarların dedikodusunu yapmasınlar. Onlara hatta engelli yazarlara saygılı davransınlar. Belediye ve kaymakamlıkta engelli yazarın kitabını alarak bize hediye etsin. Okullara kitaplık kursun ki okuyalım. Engelli yazarlar okullarda gezsin gençlere örnek olsun ki, bizde okuyalım. Oku demekle okuma sevgisi edinemeyiz. Güzel örnekleri örnek almak istiyoruz. siz ve ailemiz güzel örnekleri bize göstereceksiniz ki bizde okumayı sevelim” dedi.

Uğur konuşurken hoca zayıf bir sesle

“Uğur sen bu güzel konuşmayı kimden öğrendin” dedi. Uğur kendinden emin özgüvenle; “kimseden öğrenmedim hocam, kendim okuyarak öğrendim. Ailemizin küstürdüğü yazar akrabamıza gittim. Bana kitap verdi. Eskiden bize gelmiyor diye kızardım meğer anne ve babam verdiği beden dili mesajı ile “artık bize gelme” demiş haberimiz yok. Yazar akrabamızı sevip onu dinleyince banma verdiklerini okuyunca özgüvenim böyle gelişti” dedi.

 

Hoca kızacak yerde sustu. Biraz sessiz kaldı. “Uğur haklısın, güzel konuşmandan dolayı tebrik ediyorum. O yazar akrabanla beni de tanıştır” dedi. Tam bu sırada zil çaldı. “Oku” dersi böylece yanlışların okunarak doğrulara yelken açılması ile yanlışların kabullenilmesiyle verimli bir şekilde sona erdi”