Fakir Ahmet

Fakir Ahmet

Derenin hemen yanında bulunan Köy Kahvesine çay içmek üzere köyün tek öğretmeni olan çocukluk arkadaşım Mehmet ile oturmuştuk.

Mehmet ile ben çocukluk arkadaşıydık. Aynı mahallede büyümüş, “Anca beraber, kanca beraber” “yediği içtiği ayrı gitmez” denilen türden arkadaştık çocukken. Mehmet öğretmenliği kazandığı zaman “öğretmen atandığım ilk köye seni davet edeceğim ama geleceksin söz mü” demiş bende “Söz iki elim kanda da olsa geleceğim” demiştim. İkimizde 22 yaşındaydık. Ben Hukuk Fakültesini tamamlamıştım. Mehmet ise çocukluktan itibaren öğretmen olacağım demiş, o da ben de sözümüzde durmuştuk. Ahmet “öğretmen olacağım” derken ben çevremde olumsuzluklara tepki olarak, çocukken “Hukukçu olacağım” demiştim ve sözümü tutmuştum. 

Mehmet’i ziyarete gittiğimde “Gel Halit seni köyün en güzel manzaralı yerine götüreyim” diyerek beni alıp köy kahvesine getirmişti. Mevsim Ekim başıydı. Yazda kalma bir güneş vardı. Güneş derenin şırıl, şırıl mırıl, mırıl akan sularına yansıyor, ona güzellik katıyor. Kahvehanenin bahçesinde bulunan kavak, çam ağaçlarının gölgesi bu güzelliğe daha bir güzellik katıyordu. Dere mırıl, mırıl şırıl, şırıl akarken sanki “Hoş geldin Halit” der gibiydi bana.

Bu mekânı sevmiştim. Biz oturur oturmaz kahveci geldi. Önce Mehmet’in elini sıkarak, “Hoş geldin Mehmet Bey öğretmenim. Can kurban ne içersiniz” derken kahvecinin bana baktığını gören Mehmet “Bize iki açık çay getir. Ali Beycim bu çocukluk arkadaşım Halit. İnşallah hâkim olacak ve suçlulara gereken cezaları verecek” dedi. Gülüştük. Kahveci benim elimi sıkarak “Hoş gelmişsiniz beyim. Ne güzel bir mesleğiniz var. Allah devletimize, milletimize zeval vermesin” diyerek yanımızdan ayrıldı.

Mehmet buraya gelince hemen kendini sevdirmiş olmasına sevindim. Kahvecinin ona saygısından anlamıştım. Zaten Mehmet bulunduğu her ortama ayak uyduran ve güçlü iletişim kuran bir insandı. Bunu da iletişimle alakalı çok kitap okuyarak hayatına uygulayarak elde etmişti.

Biz gelen çaylarımızı içerken kahvehaneye bir havalı, millete tepeden bakan bir adam girdi. Bir süre kahvehanenin bahçesinde göz gezdirdikten sonra gelip yanımıza oturdu. Elimi sıktı. “Hoş geldin beyim” dedi bana. Mehmet daha 1 ay olmadan köyde herkesin saygısını kazanan bir öğretmen olarak kimseye boyun eğmeyen bir insan olarak ta gelen orta yaşlı adama beni göstererek “Halit hukukçu, Çocukluk arkadaşım. Hâkim olacak inşallah” dedi. Sonra adamı bana göstererek buda muhtarımız Fakir Ahmet” dedi.

Ben çok şaşırmış ve Fakir Ahmet’e bakıyordum. Adamın lakabı fakirdi ama durumu çok zengin olduğunu gösteriyordu. Ben adama hayretle bakarken adam da bana hayret dolu bakışlarla bakarken şaşkınlığımı yenemeyerek Fakir Ahmet mi? dedim.

Bunun üzerine adam ve Mehmet gülmeye başladılar. Köylerde her lakabın bir mantıklı hikâyesi vardır. Bunu bildiğimden şaşkınlığım geçmemişti. Fakir Ahmet havalı görünmesine rağmen güzel konuşan ve mütevazı insandı. Hayretimi anlayınca gelen kahvesinden yudumlayarak açıklamada bulundu.

“Buranın muhtarlığı dededen kalma. Dedem çok güzel evler yapmış ama bir şeyler unutmuş. Çocuklarının okumasını ihmal etmiş. O konağı babam genişletti. Tek evlat olan babam konağı da tek evlat olan bana bıraktı. Dededen gördüğümüz gibi bizde okumayı ihmal ettik. Zenginliği mal mülk sandık. Bir gün genç bir vali geldi köye. Konağı gezdirdim ona övünerek, “Ben köyün en zenginiyim” deme gafletinde bulundum. Vali kahkaha ile güldü. Adı Recep’miş, çok gençti. Kitap okumayı çok severmiş. Azı dişleri görünecek gibi gülünce bende şaşırdım. O da bana dedi ki, “Konağın güzel ama muhtar sen çok fakirsin. Koca konakta bir kitaplık bile yok. İçinde kitap olmayan ev, kitaplık olmayan eve şeytan musallat olur. Sen zengin değil fakirsin” dedi. O kadar utandım ki o gün hemen kitap okumaya başladım. Köylü bunu fırsat bilerek lakabımı “FAKİR AHMET” koydu. Öyle kaldı” dedi. Ben elimi Fakir Ahmet’in omzuna koyarak, “Yaşasın o vali, var olsun Fakir Ahmet” dedim.

Üçümüz bastık kahkahayı. Bizim neşemize şırıl, şırıl akan dere “Aferin” dedi galiba.