Dağlar ardına uzanırken...

Gün başlıyorken, alacakaranlık öncesinde secdeye kapanışın, duaya akışın, kendi içimdeki sessizliğin dozuna aldırmadan, takılmadan  yapılması gerekenlerin hepsini yerine getirip yeniden uzanış...

Uykuya teslimiyet.

Kısa da olsa sabahın ev mesaisi vaktine dek yatağa merhaba deyiş yeniden.

            Ta ki sabah 07.00 oluncaya, saatin, telefonların akşamdan kurulmuş zilleri çalana kadar.

            Ketılın suyu kaynatma, çayı demleme vaktidir.

            Pencereden güneşin usul usul dostça selam verişi, odaya giriş vaktidir.

            Balkonlarda kahvaltı vakti seneye kaldı.

            Balkon sefasında ki kahvaltılar şair yüreğin varlığını tescil ettirdiği sabahları geride bıraktık.

            Vakit güz olgunluğunda olması gerekli mevsimin serinliğinde yol alıyor.

            İcra edilen sanatın bir den çok kanaldaki akıntılarında şairliğim dizeler arasında kayboluyor.

            Yaşamanın, var oluşun kendi içinde kendini arayışındaki nefis ile savaşını bilmeyen, tatmayan, görmeyen, sevgisiz ölümün nefese kilitli ufukların ötesine doğru bilinen ve bilinmezlere doğru sefere çıkıyor.

            Taş atana ekmek atmalısın felsefesi asrın sokakları ve caddelerinde de geçerlimidir diye sorduğum akşamlarımda bir dörtlük yazamadım. Üzüntüm duygularımı teslim aldı da kelimeler sörf yaptı dört bir yanımda şiirle dostluğuma helal geldi her seferinde.

Benim için çok önemli olduğunu bildiğim milli ve manevi değerlerimle yaşamaktan nefret eden, kırmak, yırtmak ve bunun da reklamını yapmak için her an tetikte bekleyenlerle beraber nefes almanın zorluğunu bütün hücrelerde hissetmek ve sadece yutkunmak. Açıkçası yılların omuzlarıma yüklediği ne varsa anlıyor, biliyor, taşımaya hazır gibi hissediyorum kendimi.

Sınır tanımaz vaktin istendiği her an okuma alışkınlığını tatmanın sonrasındaki doyumla başlayan yazma çalışlarının sınırını ancak yüreğim ve dahi kelimelerin bütünleşmesi noktayı koyabilir.

         “Ooo ne güzel, sigara gibi bir kötü arkadaştan kurtulmanız…” bu sefer çok ciddiyim. Sigarasız hayatım son nefesime kadar devam edecek.

Güne duayla başlayan hücrelerin gün içindeki dalışların huzurunda hafifleyen ağrıların kendisiyle yanışın düşüyle gün ortasından ötelere doğru yola merhaba demek.

Yanmanın yeniden doğmak için başlangıç olduğunu söylese de, vaktin yetersizliğini

bilmezler mi… Bilerek ya da bilmeyerek derinlikler insanı daima korkutmuştur. Titretmiştir.

           Hiçbir zaman bitişin müjdelememiştir.

           Bilinmezler…

           Beni aldığı an, yaktığı an, zamana ne bıraktığını bilmeye niyetlenişin bir adım ötesinde olmak.

           Anlamların derinliği ve dünya hayatındaki başarılamayanlar.

Tam tuttum... buldum... dokundum... gördüm... uzandım....  diyorken her şey biranda

kayboluyor, yok oluyor,  ya da... ani hatalarla noktaya davetiye çıkıyor.

            Güz vakti ağaçlar ki dal dal gökyüzüne uzanırken yapraklarını üst üste salıvermişler dua üstüne, dua ekler gibi...

Peki...

Sohbet çok güzel bilirim.

Günün yorgunluğu adına ne varsa alır götürür. Masaj gibi. Yarına bir şey bırakmaz, sabaha dinlenmiş uyanmak için.

Dağlar ardında gül olmak zordur elbet. Dağların doruğunda dik durmakla eştir.

İkindi sonrasında güneşsiz akşama giderken zaman kelimelerden  çok uzaklarda kaldı.

Ne yaptıklarını bilmek isterdim. nasıl diziliyor, nasıl şekil alıyor, ne yiyor ne içiyorlar.

Dahası nasıl diziliyor cümle oluştururken...

Kelimeler benden uzaklaştıkça muhatabına yaklaşıyor,

Bütün oluşumlar nereye götürmek, isterse istesin, sürüklerse sürüklesin güneş yine doğudan doğmaya devam edecek.

Haftalık yazımı yazmam gerektiği akşamlar bilgisayarımla olan dostluğumun dozu çok güzel...

Hayata sarılmanın, dahası hayatı teslim almanın anahtarını arayanlar önlerindeki saygı ve sevgi ölçülerini tamamlamaları gerektiği inancım devam ediyor.

Gecenin öteki yarısına doğru ılık bir balkon serinliğinde bir tas ayran içmekliğinde üşüyorum.

 

7.10.2010

Osman BAŞ