Okuma Sevgisi

Kasabanın Belediye Başkanı, kasabasında doğup büyümüş, Üniversite eğitimi için İstanbul’a gitmiş. Üniversite okurken bir yayın evinde çalışmaya başlamış, sonra kitaplar yayınlamış, köşe yazıları yazmış zaman, zaman kasabasına düğün bayram ve cenazelerde gidip gelmiş olan ünlü yazara kasabaya bir gelişinde köy kahvesinde ki sohbet sırasında bilinçlimi yoksa boş bulunarak mı söylediği belli olmayan, yani yazarın senelerce sonra sorulmasını beklediği bir soruyu sordu.

-Hocam kasabamızın çocuklarına okuma sevgisi aşılayamıyoruz. Özellikle benim çocuklarıma okuma sevgisi aşılamak istiyorum. Ne yapayım?

Yazar bu soruyu soran başkana önce dik, dik baktı. Sonra elindeki bardağı çay tabağına koydu. Yazar dik, dik bakmasına devam ederken, kavga çıkaracak kabadayı gibi derin bir enfes aldı. Tam konuşacakken demli çayından bir yudum daha aldı. Sonra gene dik, dik baktı Belediye Başkanı’na. Başkan önce korktu. Kavga çıkararak bana bağıracak mı yoksa diye? Masa da bulunan dört beş kişinin ve başkanın kendisine dikkatle baktığını gören yazar artık anlatacaklarının dinleneceğine inanınca yavaş, yavaş konuştu.

Sayın başkanım 30 yıllık yazarım bu kasabada doğup büyüdüm nerede ise 50 vilayette konuşma yaptım en az 100 belediye yüzlerce kitabımı alarak, satın alarak halka dağıttı. O kitaplarımı okuyan binlerce genç kitap okuma sevgisi edindi. Siz bir defa bile beni Belediye’nin düğün salonunda konuşmaya davet etmediniz. “Kitaplarını bize yollamıyor” dediniz ama ilk kitaplarımı ben size hediye edince bir teşekkür etmediniz. Kitaplar bedava basılmıyor. O kitapları okumadınız. Okusanız içindeki bilgileri biraz bana anlatırdınız. Şimdi çocuklarınızın kitap okumamasından şikâyet etmeye hakkınız yok. Siz kasabanın liderisiniz. LİDER OKUMAZSA ÇOCUKLAR OKUMAZ. Baba ailenin lideridir. BABA-ANNE OKUMAZSA ÇOCUUK OKUMAZ! OKUMAZ! OKUMAZ! OKUMAZ!

Son cümleyi yüksek sesle söyleyen yazarın yüksek sesle konuşmasına kahvede bulunanlar şaşırdılar. Belediye Başkanı en sonunda:

-“Efendim yavaş konuşun, biz sağır değiliz” dedi.

Yazar bir kahkaha attı. “Duymayan değil, duymak istemeyen sağırdır. Siz duymak istemiyorsunuz ki. Belki yüksek sesle konuşursam anlarsınız diye bağırdım” dedi.

Başkan başını önüne eğdi. Yazar konuşmasına devam ediyordu.

-Meslek sahibi olmak için okumak başka çocuklara örnek olmak ve genel kültür sahibi olmak için okumak başka. Genel kültür sahibi olmak için okumak lazım” dedi. Sonra sustu. Kimse bir şey söyleyemedi.  Önce Başkan ‘işim var’ diye kahveden ayrıldı sonra da yazar.

Aradan bir ay geçmişti yazar İstanbul’a dönmüştü. Yeni romanının çalışmasına o kadar kendini vermişti ki, hanımı telefondan onu aradıklarını söyledi. Romanına o kadar dalıyordu ki dünyayı unutuyordu. Arayan yayıncısıydı. Heyecanla anlatıyordu.

-Efendim doğup büyüdüğünüz kasaba her öğrenciye her aileye bir kitabınızı hediye edecekmiş. Sonra düğün gibi bir ziyafetle sizin okul bahçesinde konuşma yaparak imzalamanızı istiyorlar. Kitapları da parasını vererek satın aldılar ve bunu çevre kasaba ve köylere de yaymak istiyorlarmış.

Yazar “tamam” diyerek telefonu kapatırken

“Okumayan değil, okumak istemeyen cahil kalır. Meslek cehaleti alır, eşeklik baki kalır. Okumayana böyle okutacaksın” birader dedi içinden.

Yazarın kitabını okuyan gençler teşekkür mesajları yazmaya başlayınca yazar “Bana değil Belediye Başkanı’nıza teşekkür edin, yazmak kolay, yayınlamakta ama satın alıp gençlere hediye etmek çok zor galiba, başkanınız bunu başardı” diye mesajlar atıyordu.

O kasaba zamanla lise ve üniversite sınavlarında üstün başarı gösterdi. “Yazarını seven, gerçekten sevenler, başarıyı yakalar” diyordu yazar doğduğu kasabaya bayramlarda gidince.

Herkesin kitap okumaya gayret ettiği, yazarını güzel yazdığı için seven toplumun sırtının asla yere gelmeyeceğini o zaman anlamışlardı o kasaba.