8. Bölüm Güzel bir Dostluk ve Akrabalık

8. Bölüm

Güzel bir Dostluk ve Akrabalık

    Safiye  11 yaşına gelmiş ve  akranları  zorunlu eğitim olan  ilkokul 3’ten  sonra  okumak istememesine rağmen o okumak istemişti. Bunda  İban dayının  “Kızım  oku da, çocuklarında okusun” demesinin etkisi vardı. Ablaları  okumamış, ağabeyi Sadık ise  ancak  ilkokul 3 e kadar okumuştu. Ablaları evlenip gelin gidecekti. Ağabeyi Sadık ise askerliğini  yapıyordu. Askerden sonra artık durmaz  “ver elini İstanbul” derdi. Zaten askerliğini yapıyordu.

     Annesinin ölümünden sonra   Safiye’nin üzerine  biraz daha düşer olmuştu İban dayı. Yaşı gelmişti 66 ya. “Bugün var, yarın yokum ben de. Ne olacak  şu Safiye” derdi. İki kızı  evlenmişti. Oğlu  askerdeydi İban dayının. Kızı  Safiye  ile baş başaydı.

      Bu  günlerde  Yeğeni İrebiç ve  öteki yeğeni  Şerife de   gelip gitmeye başlamışlardı yanına daha sık. Hele Hüseyin’in  Safiye’ye olan ilgisi ve sevgisi   artık normal akrabalık sevgisinden öteye gitmiş, Ergenlik döneminin verdiği  duygularla başka  bir şeye dönmüştü. Gerçi Safiye  “Hüseyin ağabey” derdi ama   iki kara yağız   gencin arasında içlerinden geçen ama dıştan belli olmayan   duygulu   fırtınalar kopuyordu besbelli. “Aşkın önüne geçilemez” diyenler   gerçekten ne güzel söylemişlerdi. Saf ve temiz duygularla dolu Safiye  “Hüseyin ağabey” derken, hayatın  onlara hangi sürprizleri hazırladığını tahmin  dahi edemezdi.  

       Hüseyin artık 5. Sınıfta okuyordu. Safiye  4. Sınıfa geçmişti.Hüseyin2in amacı  ilkokulu tamamladıktan  sonra  yaşı tutarsa öğretmen olmaya bakmaktı. Annesinin iki  amcaoğlu  Mahmut ve Turgut  ilkokul 5’i tamamladıktan sonra 8 aylık bir kurstan sonra  öğretmen olmuşlar ve  hayatlarına yeni yön vermişlerdi. Hatta Mahmut’tan biraz daha yakışıklı olan     Turgut, Tokat’tan zengin bir ailenin kızıyla  evlenmişti.  

      Hüseyin okulu tamamlayınca  öğretmen olmayı başaracak mıydı. Babasından ve annesinden gereken onayı alacak mıydı. Her şeyden  önce  bu  cesareti ve  özgüveni göstererek   başvuracak mıydı? Kabul edilecek miydi? Ne kadar istersen iste  adım atamadıktan ve cesaret edemedikten sonra  hayaller hayal olarak kalacaktı.

    Safiye hamarat kızdı. Hem okula gider hem eve bakardı.  Ufak yerlerde kızlar hayata daha erken başlar daha küçük yaşta anne ve babalarına hem  ev  hem tarla  işlerinde yardım ederlerdi. Bunu da  sıkılmadan zevkle yaparlardı. Genelde anne ve baba kimi uygun bulursa  O’nunla evlenirlerdi. Ya da   oğlan  hangi kızı beğenirse  onunla  evlenmek istediğini ailesine söyler  ailesi  münasip görürse  evlenirlerdi. Öyle  “ ben falanca ile anlaştım, birbirimizi seviyoruz”  deme cesaretini kimse gösteremezdi. Eğer aileler karşı  çıkarsa   gençler kaçarak evlenme yoluna   giderlerdi.

     Aşklar  birbirine  mektup yazma  bakışma   dışında  pek bilinmezdi.

     Cumhuriyet  kurulalı henüz 21 yıl olmuştu. Harf devriminden sonra habire  okullar açılıyor, Halkın okuma yazma oranı artırılmaya gayret ediliyordu. Durumu iyi olan ve okumak isteyenler henüz lise bile olmayan  Tokat’a  çocuklarını ortaokula okutmaya  yolluyor, yatılı   olarak okuyordu çocuklar.25 km yolu  bile  her zaman gidemeyen çocuklar bazen  bir sömestre   yani yarıyıl   ailesini görmez bazen de  yaz  tatili dışında ailesini göremezdi. Hüseyin’de okumak isterdi. Çalışkandı ama   ailesinden uzak kalmak özgüven ve cesareti yoktu kendisinde.

    İrebiç Hanım, o sıralar  31 yaşında   üç çocuk annesi olmasına rağmen halen genç kız kadar güzeldi ve  kocası  Arapkirlioğlu  Seyyid Ahmed’de  33 yaşındaydı. Ama  o z amanın kıtlık, yoksulluk, bakımsızlık ve gıdasızlık  gibi sebeplerden dolayı insanlar   psikolojik açıdan daha erken yaşlandıklarından  dolayı İrebiç Hanım da  Seyyid Ahmet’te  çok yaşlı görünmeseler de  35 -40 yaşlarında  görünüyorlardı. Ama  kalpleri kıpır kıpır ve  çevrelerindeki insanlardan daha  çok hayat doluydular  ve  mutluydular. Onların mutluluğuna “fakir mutluluğu” dense de. Onlar gerçekten mutluydular. Seyyid Ali gibi  dedelerinden alçak gönüllü olmayı, aza kanaat etmeyi, şükretmeyi  ve   başkalarının malına mülküne ve  çocuklarına   göz koymamayı  , kıskanmamayı  öğrenmişler, çocuklarına ve torunlarına da bunu  öğretmeye gayret ediyorlardı.

  “Mal sahibi,

     mülk sahibi

     Nerde  bunun ilk sahibi,

     Malda yalan mülkte yalan,

   Gel birazda sen oyalan” ,

     Bunları  duya duya büyümüşlerdi. Rufai Tarikatı  şeyhi dedeleri Seyyid Ali’den

   İrabiç hanım, büyük oğlunu Tahsin’i askere yollamıştı. Dayısı İban Dayı ‘nın oğlu da askerdeydi. Oğlu Hüseyin ve   Osman ile dayısını   yengesi öldükten sonra daha sık   ziyaret etmeye, ev işlerinde Safiye’ye yardım etmeye bakıyordu. O’nu kızı gibi koruyor ve  sevgi ile   yapması gerekenler yanında hayat dersleri veriyordu. Safiye de gerçekten   babasının yeğenini seviyor ve   Hüseyin ile  İrebiç Hanımın  kendisine  olan yardımseverliğinden   minnet duyuyordu.

    Askerde olan Tahsin ‘de  sevda ateşine tutulmuştu. Komşuları  Etem dayının kızı  Hatice’yi  kaçırmamaları konusunda annesine mektup yazıyordu. Hatice  okuma yazma bilmeyen  ama  her şeyi bildiğini zanneden, sevgi dolu   bir kızdı. Hem cesaretli  hem de karsısındaki  de  ondan cesaretli ise   çekinen  ve  mücadele etmeyi  pek sevmeyen bir tipti.  Genelde  konuşmayı seven, “herkes benim dediğimi dinlesin  benim  dediğimi yapsın”  diye düşünen ,  bilgi sahibi olmanın okumakla değil  dedikodu dinlemekle olduğunu zannederdi. Ama babası  Etem bey  ağır başlı dindar insandı. Annesi de   öyle . Toplumda sevilen ve sayılan insanlardı. Her insanın olumlu veya olumsuz   özellikleri olurdu. Bunu  kabullenmek lazımdı. Hatice Hanımı da   Tahsin sevdiyse   artık annesi ve babasına  onu istemekten başka çare mi kalıyordu?

     Hüseyin, sınıflarını başarı ile tamamlamıştı. El yazısı  güzeldi. Öğretmeni O’nun ortaokula da gitmesini, hiç olmazsa  8 aylık kurslara yazılarak öğretmen olmasını istedi. Ama ilkokulun son sınıfında gene O kararsızdı. Zamanın  şartlarında  çocuklar  anne ve babalarının   durumuna bakıyorlardı. Anne  ve babalarda  gereken özgüven yoksa büyük  ihtimalle çocuklarda da  özgüven olmuyordu.

     Hüseyin Safiye’yi saf temiz duygularla seviyordu. Tabii ki Safiye ‘de onu. Gerçi birbirlerine  söylememişlerdi ama   kalpten ve içten seviyorlardı. Bu durumdan   İrebiç  hanım  çok   mutluluk duyuyordu. Gelini dayısının kızı olacaktı. “El kızı”  kendisini  bir dayı kızı kadar sevmezdi. Seyyid Ahmet Efendi de   gerçek manada    Safiye’yi  seviyor, kızı  olmadığından dolayı da sevgili eşinin  de sevmesini   de  hesaba katarak  “kızım” diyerek gerçekten sevgi gösteriyordu. İrebiç’in sevdiğini sevmemek elde miydi. Arapkirlioğlu Seyyid Ahmet’in  İrebiç’e olan sevgisi dillere destandı. Bu bir  gerçek sevgiydi. “ Fakirlikte darlıkta,  varlıkta yoklukta  Allah’ın varlığı  ve birliğine inandıkları gibi  birbirlerine sevgi ile  inanarak sevmişlerdi. Sevmek güzel şeydi. En büyük  duyguydu. Gerçek sevemeyen sevemeyen sevgiden ne anlardı?

      Artık  Hüseyin’in Safiye’ye , Safiye’nin Hüseyin’e aşkını herkes kabullenmiş, farkına varmıştı. Onlar gerçekten sevince kıskananlarda  olacaktı.

     Pazar’da  Hüseyin’in yakışıklılığı,  esmer güzelliği, çalışkanlığı, kötü alışkanlığı olmaması  ve   her şeyden önce soyunun   Hz. Hüseyin’e kadar uzanması, malda mülkte  gözünün olmaması   genç kızları ha  heyecanlandırıyordu.  Hüseyin ise kimseye bakmaz, babasına yardım eder, kimsenin malında  ve   başka şeyinde  gözü olmazdı. Tüm amacı   mutlu ve harama bulaşmadan   yaşamaktı. Babasını  annesini ağabeyi ve kardeşini seviyordu. Ama Osman  Kardeşini bir başka seviyordu. Osman ‘da abisini  seviyordu. Ağabeyine yan bakan  en yakın arkadaşını  bile dövmekten çekinmeyecek kadar…Bu ailenin  birbirine peygamber sevgisi gibi bağlı olması   Pazar’da  dillere destandı. O yüzden kızlar  da   Hüseyin’e  sevgi besliyorlardı. ”Hacı Üsüyün”  diyorlardı ona  ve  kızlara  okulda da yardım ediyordu. Okumayı  da seviyordu el yazısı da güzeldi. İyi  öğretmen olmasını bekliyorlardı Hüseyin’in  arkadaşları. Ama kader ağlarını nasıl  örecekti. Bilinmezdi.

      Hüseyin ilerde  “ bu kadınların kıskançlığından neler çektim neler” diyecekti arkadaşlarına.

      İban dayı  iyice yaşlanmıştı. Yaş 66  ama  o  86 yaşında gibi gösteriyordu.  Sevgili eşi Fatma Hanım’ın yokluğu onu  üzüyordu.” Hayatın  manası senmişsin  Fatmam” diyor, Uzun uzun dalıyor bazen de  kızı Safiye’ye sarılarak ağlıyor, sonrasında  Safiye   çay yapıyor ve baba kız okulda  öğretilenler üzerine sohbet ediyorlar. Bazen tarlada  çalışarak zaman harcıyorlar  bazen de   İrebiç’e diğer  yeğenine gidiyorlardı.  Kemal ile evlenen  İrebe  ve  Mehmet  bey ile evlenen ve  çocuğu olmayan  Hemide  Hanım’a   

      İban dayı iyice hastalanmıştı.  Artık eskisi gibi sık çarşıya da  çıkamıyordu. Hava güzel olduğu bir gün yavaş yavaş çarşıya doğru çıkmaya başladı. Öyle ki adımları  nerede ise onu  “yeniden eve dön çarşıya gidemezsin, hastasın” der gibi  geri geri götürüyordu. Ama o  hasta ve yaşlı haline rağmen çarşıya çıkmak istedi.

       Çarşıya  nerede ise daha önce gittiği yoldan yarım saatte varmıştı. Sağlıklı zamanında    bu yolu  nerede ise 5 veya 10 dakikada aşardı.

       Hava güzeldi  .Kavlağan ağacının  altındaki kahvenin önüne oturdu. O Oturunca hasta halini görenler “geçmiş olsun” diyerek gidiyorlardı. Biraz sonra yanına  Kerimin Sali efendi gelerek  “ Geçmiş olsun İban dayı” dedi.   

       Kerimin Sali, dinine bağlı insandı. Seneler  önce  eşi  Fıtnat, doğum sırasında  vefat etmişti. Bir kızı ve  oğlu vardı. Sami ve Emine .Emine Safiye’den bir kaç yaş küçüktü. Kerimin Sali hem Osmanlıca hem de yeni harfleri bilen ve  çocuklarına yeni harfleri öğreten insandı. Genelde tarlasında olan akşamları evinde   ibadet ve  Kur’an  okumakla  uğraşan,  boş konuşmaktan ve boş konuşanlardan uzak kalan insandı. Zamanını ailesi ile geçirirdi. Sigara  içki kullanmazdı.

Ağabeyi  Hasan  ise   tersine  içki içen ve  okuma yazma dahi bilmeyen çocuklarını da okula göndermeyen insandı. Kardeşine çok nasihat etmesine rağmen kötü alışkanlık olan  içkiden vazgeçmemişti. Buna  rağmen pehlivan yapılı olan Hasan  o zaman düğünlerde yapılan  dana ödülü  güreşlerde  hep şampiyon olurdu. Oğlu Kerim de okuma yazma bilemesine  rağmen babası gibi güreş tutan, tarladan evine evinden tarlasına giden, fazla açılmayan, çevresinde  kendisine söylenen  sözlere de fazla kulak asmayan insandı. Bu hayatı boyunca devam edecekti. Bunun  zarar mı fayda mı olduğunu  bile  ömür boyunca bilemeyecekti.

İnsanlar genelde   “ben  bilirim “ havasındaydı  o devirde  de. Bu da  faydalı ve zararlı şeyleri birbirinden ayırt edememelerine sebep oluyordu. ”Bin kere biliyorsan  bir bilene danış” atasözünü  boşa söylememişlerdi atalarımız. Hasan  ağanın tutumu  çocuklarına yansıyor, sonrasında   torunlarına  da yansıyacaktı. , Salih beyin  okumayı önemseyen tutumu da  çocuklarına  ve torunlarına da yansıyacaktı. O yüzden anne  ve babalar  davranış ve tutumlarına, akrabalarından kimi çok  sevecekleri ve saygı duyacaklarına çok dikkat etmeliler ki, çocukları gelişsin.

İban dayı  Kerimin Sali’yi sever  ve  eşini kaybetmesinden dolayı da  ona şefkat beslerdi. Arada  çarşıda  rastlayınca  kelam ederlerdi. Karısı Fatma hanım   ölünce  dul olmanın  ne manaya geldiğini daha iyi anlamış, öksüz  çocuk babası olmanın zorluğunu da idrak etmişti. Bu konuda sohbet ettiler. İban dayı Kerimi Sali efendiye  çocuklarını  okutmasından ve  eğitime önem vermesine hayran olduğunu  belirterek “ Keşke bende senin gibi  hem eski hem yeni yazıyı  okusaydım” dedi.

Tam bu sırada  Seyyid  Ahmet geldi. Uzun  zaman görmediği İban Dayının   bu kadar  hasta ve yaşlı olmasından dolayı üzüldü. İki yaşlı adamın yanında  genç Seyyid Ahmet efendi  bu yaşlı insanların hayatından dersler çıkarıyordu. Kader ağlarını örecek  ve  bu üç insanın  çocuklarının  da kederi farklı farklı  ama bir yerde kesişecekti. Bunu  o gün üçü sohbet ederken bilemiyorlardı tabii ki.

İban dayı  sevdiği ve kendisini de seven   insanları  yanında görünce  biraz kendine gelir gibi oldu ve huzur buldu. İçinden “Huzur sen ne güzel şeysin” dedi. Hayat  her şeye rağmen sıkıntısı ile   derdi ile sevinci ile güzeldi. Yaş yetmişe  yaklaşsa da  hayat   ölse de bitmiyor ve  çocuklar ve torunlarla devam ediyordu.  Baba  anne neyse okul yüzü görmeyen çocuklar   anne ve  babalarını  bir  öğretmen gibi izleyerek onların iyi ve kötü davranışlarını   kapıyor, bir nevi hayat okulunda alacaklarını  alıyorlardı. Öğreniyorlardı hayatı anne ve babadan. İban dayı Kerimi Sali’ye, kendine, yeğeni Seyyid Ahmet’e baktıkça, Onların çocuklarını  da göz önüne getirince içinden bir ahh çekerek “Keşke ben de okusaydım” dedi. İsterse okuyabileceğine   çocukken inanamamıştı ama şimdi inanıyordu. Ama   yaşı gelmiş 66 ya   bugün var yarın yok. Ahh etmek , keşke demek neyi değiştirecekti ki…Ah ve vah etmekle değil, zamanında  okumanın kıymetini bilerek “oku “ emrine uyarak   değerlendirmek gerekiyordu.

 Seyyşd Ahmet efendi. Orada  oğlu Hüseyin’in ilkokulu tamamladığını, küçük oğlu Osman’ın da  3 e kadar okuduğunu  ve  bir ayakkabı  tamircisinde çırak verdiğini söyledi. O zaman  ayakkabı tamircilerine  çok iş düşer, deriden çarıklar yapılarak   herkes ayakkabısını çarıkçılardan  temin ederdi. Ayakkabı , çizme  sadece ağalarda ve zenginlerde bardı. Bu yüzden Seyyid Ahmet  oğlu Osmanı   kunduracıya çırak vermişti.

İban dayı bunu duyunca  ”Size kazancızadeler derler, Sizin  yeğeniniz  Apul da  marangoz  ustası. Siz çocuğu kunduracı yapıyorsunuz  hayret “dedi. Bu söze  Seyyid Ahmet efendi güldü.

O da şaşırmıştı  dedeleri Seyyid Ali Pazar’ın alimlerindendi. Çocukları Pazar’da  İstanbul’da kadılıklar yapmışlardı. Ama andan  sonra  gelen nesiller okumamışlardı. “Sülalesinden gelen alimlerin kıymetini bilmeyen  insanlar  böyle  milletin ayakkabısını tamir edecek hale gelir” diye düşündü. Başa  bakmayanlar ayağa bakacak hale gelir diye düşündü. Ama gene de  herkes bir meslek  edinmek zorundaydı iyisi veya  kötüsü ile. Devir  kıtlık devriydi. Ekmek  bile karneyleydi. Bir dünya savaşı yaşanıyordu. Ülkemiz savaşa girmese de dost  ülkeler girince ister istemez ülkemizde savaşıyor gibi etkileniyordu .

“Kur’an dan  ilimden uzaklaşanlar  işte böyle sefaletle savaşır” diye geçirdi içinden Seyyid Ahmet, “Bazen bizde olduğu  gibi dedeler alim olur,  güzel yerlere gelir  torunlar onları  dinlemez  cahil kalır, bazen de  çocuklar  babalardan dedelerden daha  çok çalışarak  onları geçerek  namlarını  dünyaya  duyurur” Ne kadar gayret edersen Allah o kadar  er ya da geç sana destek  olur” diye  de  geçirdi içinden . “Hayatta  sen ne kadar  gayret  edersen bu gayret  eğer  idraki açıksa çocuklarına  da yansıyor işte “ diye geçirdi tekrar  içinden.

Çaylar içildi. Sohbetler edildi. İban dayıya  şifalar dilendi. Sonra herkes  evine, çocuklarına  gitmek üzere  dağıldı. Pazar’da  böyleydi hayat,  isterse  kaldır at isterse  doya doya yaşa işte. Yaşşa be kardeşim nasıl yaşarsan. İster kafa çekerek yaşa  istersen  okuyarak  öğrenerek   yaşa. 

Bunları  düşününce Seyyid Ahmet  Efendi, okuyan  ilkokul  5 i tamamlayan oğlu Hüseyin ile gurur duydu. “Pazar’da ortaokul olsa okurdu  benim oğlum” diye düşündü. Tokat’a ortaokul  okumaya   gönderecek durumu yoktu ve oğlunun  da  o zamanki şartlara  göre cesareti de yoktu.  Güzel el yazısı  yazardı Hüseyin, ilerde  belki de katip olacak, belki de O’nun  çocukları da yazacak yazacak yazacaklardı.. Güzellikleri  faydalı şeyleri  ve gençler okuyacak, okuyacak ve okuyacaklardı. “Belki beni de unutmaz  torunlarım “ dedi ve gülümsedi Seyyid Ahmet ,yukarı doğru evine çıkarken.  Birden sokak arasında Seyyid Ali mezarının önüne gelince el açıp bildiği tüm duaları okudu. “Allah’ım  bu büyük zatın  hatırına   bizim  nesillerimizden okuyup yazacak, insanları aydınlatacak  insanlar  yarat. Hep güzellikleri ve güzel şeyleri  anlatsınlar  insanlara. Benim çocuklarım birbirini sevsin. Pazar’da  gıpta edilecek  kardeşlik olsun. Torunlarımın  torunları ve  onların  çocukları  da  birbirini sevsin. Okusun yazsınlar. Senin “Oku” emrini ve  “Kaleme and olsun”  emrini yerine getirsinler. Bunu senden  bu güzel   adamın  hatırasına dilerim. Burada  yatan   Seyyit Ali’ye  rahmet mağrifet  et , onlarla beraber bizi de bağışla merhamet et” dedi.

Duadan sonra kalbi huzur doldu. Camide  bir abdest aldı. Vakit namazını kılarak evine gitti. 

“Mart ayı dert ayı” derler.”           Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” derken baharın geldiğine aldanma  Mart ayı  kışın bittiği baharın geldiğini gösterse de  aniden  kış gelir ki, dışarı bile çıkamaz insan.

Havalar ısınmaya   başlamıştı. İban  dayı tüm kışı hasta geçirdiği halde arada  da olsa kalkarak  kahvehaneye giderdi. Dostlarıyla sohbet etmek ona    biraz olsun neşe ve mutluluk verirdi.

Mart ayı gelmiş  ve güneş yavaş yavaş yüzünü göstermişti.

Sadık  ise askerden gelerek  Fatma ile evlenmiş ve  doğan oğullarına   Ünal adını vermişlerdi. Ünal  eşi Fatma hanımın  babasını  adı idi. Evde  Sadık, Hanımı , bir yaşında oğlu Ünal,  Safiye ve İban dayı yaşıyorlardı.

Safiye  hamarat kızdı. Okul bitince okumayınca  biçki dikiş kurslarına giderek kendini geliştirdi. O kadar ki   kaneviçe dedikleri  bezlere  birbirinden güzel  desenlerde   güller çiçekler  işleyerek   çok güzel masa örtüleri, yatak, yastık, örtüleri örüyordu.  Nerede ise zamanını buna ayırıyor, yengesi Fatma  Hanım  ev işlerine bakarken  yeğeni  Ünal’ı  seviyor, O’nunla   hala gibi değil sanki anne gibi ilgileniyordu .Ünal da yaramaz mı yaramazdı hani.

Babasının hastalığının arttığı o günlerde   kız kardeşleri Hemide ile Rabia (İrebe derlerdi genelde)  daha  çok geliyorlardı  eve   Kardeşlerine yardım ederlerdi.  Ama İrebe Hanımın   oğlu Erten ve  Nadire de  küçük olduğundan  İrebe fazla gelemiyordu.

İrebiç Hanım  sevgili dayısının  bu kadar  hasta olmasına  üzülüyor, sık sık Hüseyin ve Osman’ı yanına  alarak   dayısını ziyarete geliyordu.  Bu ziyaretlerde   Hüseyin iyice  serpilip güzelleşen esmer güzeli Safiye’nin gayretlerine   hayran oluyordu. Duyguları da abilikten yavaş yavaş başka hallere doğru  gidiyordu.  Bu duygusallığa aşk  mi  diyorlardı ne?

 İban dayının  hastalığından dolayı da  İrebiç daha sık dayısına gidince Hüseyin de bunları fırsat  biliyordu. O da artık   bıyıkları terleyen   ergenliğe giren  bir gençti.  Nerede ise O’ndan birkaç yaş büyük gençleri  evlendiriyorlardı Pazar’da.

Duygular  Allah rızası için güzel gelişirse o kadar güzel oluyordu ki, Hüseyin ve Safiye bunu   hissettikçe   daha mutlu oluyorlardı. Bu sevgi o kadar gelişecekti ki, Kıskananlar  çatır çatır çatlayacak, olmayacak dedikodularla  onların  mutluluğuna  gölge düşüreceklerdi.

İban dayı baharla biraz kendine geldi diye beklerken bir sabah  Mart ayının 7 sinde   gece yattı ama sabah kalkamadı. Her doğan ölecek, her yeni eskiyecekti. Hayat  sonsuza  kadar devam etmeyecekti. Hayat mutluluk ve huzurda verir,  yeter ki insan sabretmesini bilsin. 

İban dayı gözyaşları arasında  toprağa verildi. Herkes arkasından “çok iyi insandı” 4 çocuğunu  gerçekten sevdi. Doğdu, dürüst  yaşadı ve öldü dediler.

Safiye  9 yaşında öksüz kalmışken 12 yaşında da yetim kaldı. Neyse ki okulunu tamamlamış ve  artık okuyan yazan  insan olmuştu. Hiç olmazsa derdini anlatacak kadar   okuyup yazabiliyor ve  hayata daha sıkı   bağlanabiliyordu.

Artık Sadık’ın  sorumlulukları artmış ve   hem kardeşine, hem  hanımına ve hem de   çocuklarına bakmak zorundaydı. Ama Sadık keyif adamıydı. Baba mesleği   çiftçilik onu  pek kesmiyordu.

O günlerde  insanlar , tarlaların verimli ekilememesi, tarım aletleri olmamasından dolayı da  çiftçiliğin zor olması,  dolayısı ile   çiftçilik  gerçekten de insanın çok sabırlı ve çalışkan olmasını  gerektiriyordu. Bu yüzden de  çok çalıştıkları halde verdiği emeklerin karşılığını alamayan insanların  çoğu, İstanbul’a taşınıyordu.  Sadık’ın hayali de zaten İstanbul’a kapağı atmaktı. Zaten  tarlalar bölündükçe bölünmüş ve  zaten verimli üretim olmadığından dolayı da  insanlara yetmez olmuştu  kalan  miras.

Pazar’dan  İstanbul’a taşınan ve orada tekstil atölyesi açmış, sonradan  bunu genişleterek  fabrika haline getirmiş olan Somuncuoğlu ailesi Pazar’dan İstanbul’a taşınanlara  kucak açmış ve  fabrikada çalıştırmaya başlamışlardı.

İrebe ile evlenen  Somuncuoğlu  ailesinden Kemal  , Pazar’da artık  çiftçilik yapma imkanı bulamayınca İstanbul’a taşınmış, Şişli Camii karşısından aşağı  bayırda bulunan  Kazova tekstil e  kapıcı olmuştu. Zaten kayınbiraderi olan Sadık’a de “gel yanıma”  diyordu. Ama Sadık babası  öldükten sonra  öksüz yetim kalan kardeşi  Safiye ve ailesi  ile beraber   İstanbul’a  göçmeye cesaret edemiyordu. Büyük şehir gözünü  çok korkutuyordu ne yazık ki.

İban  dayı  ölünce Sadık da daha  çok kendine çeki düzen vermesi ve dikkat etmesi gerektiğine inanıyordu.  Hem  eşi, hem  oğlu hem de Kardeşinin sorumlulukları  kolay olmasa gerekti.

Sadık, babası İban dayının aksine keyif adamıydı. İçki içer  , içki içtiği zaman dünyanın  tüm dertlerini adeta unuturdu. İçtiği zaman neşesine   diyecek  olmazdı. Bundan kendisi şikayetçi olmazdı ama hanım hanımcık bir kadın olan Fatma hanım bu durumdan her zaman şikayetçi olur, kocasını da severdi.  İsterdi ki  kötü alışkanlığı olmayan evine bağlı kocası olsun. Zaten Pazar’da her kadının  istediği de bu değil miydi.  

Sadık İstanbul’ a taşınmak istiyordu ama  İstanbul’un   biraz ilerisinde bulunan  Avrupa’da da  2. Dünya savaşı vardı. Bu savaşa ülkemiz girmemesine rağmen ekmek karne ile  satılıyordu. İstanbul’dan kıtlık,  savaştan korkan insanların  nasıl kaygı yaşadığını  duyuyorlardı. Hatta savaştan kaçarak bir  çok aile Pazar’a yeniden dönmüşlerdi bile.. Bu durumda  İstanbul’a gitmek akıl karı değildi. Eniştesi Kemal  bile Tokat’a dönmek  istiyordu.

Hüseyin de bunları duydukça İstanbul’u merak etmesine rağmen İstanbul  gibi koca şehirden  korkuyordu. İstanbul   daha  13 yaşında  ona bir masal alemi gibi geliyordu..

Ne demiş şair

İstanbul büyüksün, güzelsin amma

Bana çok büyük  çok büyüksün bana

Sana  hem sevdiğim hem korktuğum ,

Güzel bir kadın gibi bakarım ama ,

Benden uzak dur  lakin,

Kalsın sevgin kalbimde,

Bir  vatan hasreti gibi….

Her yokluğa alıştığımız gibi koca dayı İban dayının   yokluğuna da   alıştı  İrebiç, çocukları Sadık kemal, Hemide  ve Safiye.

Zamanla  adı daha az anılır, daha  az bahsedilir oldu İban dayı…

Savaş, kıtlık, yokluk , geçim derdi ve  kalkınan  bir ülkenin insanı  olmak o kadar kolay mıydı?

Verimli olan ama sulanamayan topraklar, tarımda  modern olmayan ekim yöntemleri. İnsanlar ekmeği karne ile alırken  bir de  beslenmesi gereken hayvanlar, çalışmayan   ama   yemek bekleyen çocuklar…

Pazar’da  bunlarda  düşünülüyor, bunlarda konuşuluyordu. Elektrik gelmiş ama insanlar  kıymetini bilememişti. El ele vererek  bu  kasabayı  nasıl geliştiririz diye düşünen insanların yanında,,,,, “            buradan bir şey olmaz diyen insanlarda az değildi.

Hayat devam ediyordu Pazar’da  ve 1945 yılı da  bitiyordu yavaş yavaş… Sessiz ve derinden …

 

Bakalım  Pazar’da bunlar olurken  1944 ve 1945 te neler olmuştu ülkemizde..

1944

7.Ocak- Çorap imalatı hakkı Sümerbank’a verildi.

10.Ocak. Nuri Demirağ’ın  uçak fabrikalarında  üretilen yolcu uçağının  uçuş denemesi Yeşilköy’de yapıldı.

1.Şubat. Bolu, Gerede  ve Çankırı da deprem oldu.4611 kişi öldü.

26.Şubat-  Hükümet aile sahibi olan memurlara 10 ar lira ikramiye verdi.

25.Mayıs. Nuri Demirağ Fabrikasında üretilen ilk yolcu uçağı  İstanbul’dan Ankara’ya uçtu.

7.Ağustos. 39 il merkezinde geceleri karartma   başladı. Geceleri sokağa çıkma yasağı  başladı.

2.Kasım- Unlu gıda mamullerinden pasta  imalatı yasağı, hava saldırılarına  karşı ışık karartma   tedbirleri kaldırıldı. 8 Kasım’da geceleri ışıklar yakılabilecek.

1945

8.Ocak. Büyük İskenderun Limanı hizmete açıldı.

10.Anayasa dili Türkçeleştirildi.

8.Şubat Ankara Çankırı arasında   telefon görüşmeleri başladı.

2. Mart. Bitlis Tatvan ve Erciş civarında deprem oldu.

20.Mart. Adana da deprem  oldu.

9.Nisan. Türkiye’de ampul üretimi başladı.

15.Nisan. Zeytinyağı karneyle satılmaya başlandı.

7.Mayıs. Almanya teslim oldu  böylece Avrupa da  2. Dünya savaşı   son buldu.

11.Mayıs . TBMM Savaşın kansız  atlatılmasından dolayı İnönü’ye teşekkür etti.

7.Haziran- İlk Çalışma Bakanlığı kuruldu. Konya Milletvekili Prof.Dr Sadi Irmak  Çalışma Bakanı atandı.

15.Haziran- İstanbul’da “Saygısızlarla Savaş Derneği kuruldu.”

6.Temmuz. Ulaştırma  Bakanlığı kanunu kabul edildi.

19.Ekim. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi  açıldı.

21 Ekim. Genel Nüfus  sayımı yapıldı. Türkiye  18.790.174 kişi.

 

-Selamünaleyküm sayın yazar Kardeşim.

-Aleyküm selam Hoca sefalar getirdin.

-Ya romanda kahramanına Seyyid diyorsun , sen Seyyid’in ne olduğunu biliyor musun?

-Aa bilmez miyim. Hz. Hüseyin soyundan gelene Seyyid, Hz.Hazan soyundan gelene Şerif denir.

-Aferin yazar  efendi.  Ama nereden biliyorsun  O Seyyid Ahmet’in Seyyid olduğunu?

-Pazar’ı anlatan tarih kitaplarında  Seyyid Ali’nin  adı ve   önemi yazar.

-Ya o kitapları yazanlar nereden biliyor Seyyid Ali yi?

-Sana sormuş yazmışlardı herhalde hoca. Ha ha ha

-ya benle dalga geçme.

-Hoca efendi dalga geçmiyorum. Bu bir roman roman  yazılırken kurmaca ve gerçek iç içe olur. Hem  insanların kimin soyundan   geldiği   kendi elinde değil.  Ama insanca yaşamak ,iyi Müslüman olmak kendi elinde. Peygamberin soyundan gelerek   hayatına dikkat etmeyen insan  olduğu kadar, Kötü insanların soyundan gelerek  onlardan ders  alarak  hayatına çeki düzen vererek   güzel yaşayan insanlarda olur. Niye takdın kafayı Kahramanım Seyyid Ahmet’e ?

-Ya benimki merak.  İnsanlar Seyyid deyince hep alim insanları hatırlıyor. Sıradan bir insana  Seyyid  Ahmet deyince tuhafıma gitti de .

-Hoca takma  kafana bunları  romandan dersler çıkarmaya bak sen. Romanlar ders almak içindir. Geçmişten ders almayanlar  geleceğe de umutla bakamazlar.

-Doğru  Yazar efendi tebrik ederim seni yaz  yaz. İster uydur yaz ister gerçeği yaz  yeter ki  insanlara ders  versin yazdıkların .

-Bende seni tebrik ederim hocam gerçeği anladığın için.