BİR İSTANBUL HATIRASI

 

 İstanbul sokaklarındayım, nereye gidiyorum, kime gidiyorum, bilmiyorum. Bu şehirde yaşamak istiyorum. Bu şehirle olmak istiyorum. Bütün lise hayatımda aklımı ve beynimi doldurduğum bu sevgiliye kavuşmuşken bir daha geri dönmek istemiyorum.

Yüreğimde İstanbul’un dışında bir şehir yok… Yıllardır, “Kal büyük şehirde, öl büyük şehirde” diye beynimi yıkamışlardı.

Bin dokuz yüz yetmiş iki yılının baharında geldiğim İstanbul’dan bir daha geri dönmek istemedim.

Hoca Paşa Mahallesi, Hüdavendigâr Caddesi Türk Otelinde konaklıyorum, gündüzleri çalışıp, geceleri yalnız kaldığım otelime alışmaya gayret ediyorum. Akşamları ara sokaklarda nereyi bulursam orada, ya bir çorba ya da bir çeşit yemekle idare ediyorum. Sonra Sirkeci garının önünden Eminönü’ne iniyorum. Akşam saatlerindeki Eminönü ve Sirkeci’deki kalabalık beni her zaman cezp etmiştir. Oraya buraya koşuşan insanların telaşları, yıpranmış yüzlerdeki binlerce sualin cevaplarını sorgulamak çok hoşuma gidiyordu. Aklı karışmış bunca insanın gözüne bakarak üç kuruş aşırmak için sinsicice oyun oynayarak ceplere el atan yankesiciler; Yeni Caminin sıfır noktasından göğü delen minarelerinin ışıltıları; Mısır Çarşısının gizemli kokusu; Galata Köprüsünde oltalarıyla balık tutan insanların tutkusu arasında o geçirdiğim örselenmiş zamanın hesabını ne gökteki yıldızlar, ne de Haliç’in boz bulanık suları tutabilir.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, akşamın hengâmesinden eser kalmaz; bütün caddeler ve rıhtımlar bana kalırdı. Ben içimdeki bütün acıları, bütün kederleri, bütün sevgileri, bütün heyecanları bazen Kadıköy’üne, bazen boğaza yolculuk yapan bir gemiye bindirir; bazen de bir misinanın ucundaki kancayla denizinin dibine gönderirdim. Soğuk suların bağrında içimdeki ateş sönsün, hayallerim, umutlarım burada mayalansın ve bana bir yol göstersin diye…

Kalabalığın iki güzelliği vardı. Biri, Cağaloğlu’ndan her akşam erken baskıdan alıp sattığım gazetelerdeki haberleri, herkesten önce benim okumam çok hoşuma giderdi. İkincisi de, alelacele göz gezdirdiğim gazeteleri koltuğuma alır, hızla Eminönü’ne iner, Yeni Camiinin yanındaki alt ve üst geçitlerde: ”Yazıyor! Kızını  öldüren katili yazıyor!... Hürriyet!... Milliyet… Akşam! Son Havadis!’… Tercüman var!... Tercüman!” diye bağırarak yaptığım işti.

Hiç unutmam, yüz gazete alıyordum. On yedi lira kazanıyordum. Bu kalabalığa bir şeyler katmak, yürüyen, koşan, bocalayan, düşünen, uğraşan, çıldıran, çıldırtan, vuran, kıran, ağlayan, sızlayan, seven, sevilen kalabalıktan bir parça olmak, elbette benim gibi bir taşralı için bambaşka bir duyguydu.

Bugün, o günleri, o anları yaşadığım için ne kadar bahtiyar olduğumu anlatsam ifade edemem. Eminönü’nde simitçilerin, tatlıcıların, turşucuların, balıkçıların, saatçilerin, bıçakçıların, tespihçilerin, mevsimden mevsime rengi, kokusu ve çeşidi değişen türlü türlü satıcıların vapur seslerini bastırmak için boğazlarını patlatırcasına yaptıkları çığırtkanlıklar; bir bilinmez senfoninin parçaları gibi beni kendine bağlardı. Her akşam bu büyük konseri dinlemek için kıyıya inerdim. Geri dönerken mevsime göre mutlaka bir meyve alır. Otel odasında yorgun argın yatağıma uzanır, yavaş yavaş meyvemi yer;  seyrek gelen belediye otobüslerinin hırıltıları arasında derin uykulara dalardım. Ertesi gün yeniden bu telaşlı hayatın içinde kendimi bulur hayatı yaşamanın, hayata bir şeyler katmanın hazzını yaşardım.

Kırk beş yıl sonra düşünüyorum da; o günleri tadı artık İstanbul’da kalmamış.  İstanbul ve İstanbullu bir hengâme içinde kalmış. Hayattan zevk alanların yerine yorgun argın bıkkın insanları namı şehri sarmış.

Dün insanlarımız daha az kazanıyordu, hırsları daha azdı, fakat yadsınmaz bir gerçek var, daha çok mutluydu, evleri daha huzurluydu.

Şair boşuna:

“Güzeli bol, çirkini bol

İlle de İstanbul, ille de İstanbul!”

Dememiş.

Biliyorum, bugün öğretmenler günü  . Ben bir günle öğretmenlere gerçek değerin verildiğini düşünmüyorum. Öğretmenlerin asıl değeri; yüreği vatan, millet ve insanlık sevgisiyle dolu bu insanlara hak ettikleri hayat şartlarının verilmesiyle anlaşılır.

İlle de emekliler…

65 Yaşından sonra bir posa gibi çiğnenip terk edilen, onların tecrübelerinden istifade edilmeyen, hele son çıkan yönetmenlikle; adeta Halk Eğitim Merkezlerinden kovulan Emekli Öğretmenlerin kıymeti ne kadar biliniyor?

Devleti yönetenler, yetmiş yaşında bile yönetmek arzusuyla kendilerine zemin hazırlarken, emeklilerin elinden bu hakların alınması son derece yanlıştır.

Bizi yetiştiren öğretmenlerin ellerinden öpüyorum. Ebediyete göç eden, öğretmenlerimize de Allahtan rahmet niyaz ediyorum. Mekânları cennet, ruhları şad olsun.

                                                                                              MEHMET EMİN ULU