TÜRKÜ- ŞARKI

 

Aziz, yengesine sormuş:

-Şarkı ile türküyü karıştırıyorum. Bir müzik parçasının şarkı ya da türkü olduğunu nasıl anlayacağım?

-Gayet basit, eseri dinleyeceksin. Hoşuna giderse türkü, gitmezse şarkıdır.

Türk Dil Kurumu’nun Türkçe sözlüğünde şarkının dört tanımı var. Bizi ilgilendiren tanım aynen şöyle; “2- Doğu müzik parçalarının aşk üzerine söylenen nakaratlı, ara nameli parçaları.” Türkü ise aynı sözlükte “ Hece vezniyle yazılmış ve halk ezgileriyle bestelenmiş şiir.” Diye açıklanmış.

Müzik otoritesi değilim. Kendim okuyamadığım için notaları düz yazı ya da şiir gibi okuyanlara bayılırım. O kargacık burgacık kuyruklu kuyruksuz, larvaya benzeyen, nota denen, içi boş veya dolu işaretleri, sular seller gibi okuyanlara, onların yardımıyla çalan ya da söyleyenlere gıpta ile bakarım.

Şarkı türkü konusunda şöyle bir ölçü duyduğumu anımsıyorum.

Türk sanat müziğinin hayli makamları vardır. Bunlardan birini esas alarak bestelenen eserlere şarkı denir. Türkü ise anonimdir. Yani ne söz yazarı, ne de bestecisi bellidir. “Gidiyomgidemiyom / Ben yârsizedemiyom / Yârim cahil ben cahil / Bırakıp gidemiyom” gibi...

Bu tanım doğru ise halk şairlerimizin eserlerinin tümünün şarkı olması gerekiyor. Çünkü söz yazarları da bellidir, besteleyenler de… Ama belli makamlara uyup uymadıklarını bilemem.

Musa Eroğlu, Karac’oğlan’ın şiirlerinden güzel eserler oluşturmuş. İster şarkı deyin ister türkü. Ben zevkle dinliyorum:

“Karşımda salınıp durma,

At boynuma kolun dilber.

Yalın ayak yere basma,

Giyin altın nalın dilber.”

Veya

“Geçme mescit yakınından

Çok namazlar böldürürsün”

Ya da

“Ayrılık mı olur harman zamanı?”

Öte yandan, “Karadır kaşların ferman yazdırır” diye başlayan eseri Nurettin Çamlıdağ da okurdu, Zeki Müren de… Sanatçıların birincisinden türkü, ikincisinden şarkı diye dinlerim olur biter.

Madem müzik ruhun gıdası ise ben ruhumu beslemeye bakarım. Gerisi beni ilgilendirmez. Bu konuda fazla konuşamam. Çünkü derinliğine bilgi sahibi değilim. Bilmiyorum.

Ama haddimi iyi biliyorum…