Susmak Mı Konuşmak Mı?

Konuşmak, konuşmamak ya da susmak…

Gözler, dil ve bunlara hükmeden kalp…

İnsanların doğruluğunu/yanlışlığını ve samimiyetini belirleyen organlar…

Kalbin göze ve dile yön vermesiyle güzelleşen ya da çirkinleşen insan…

Bir televizyon röportajında en çok konuşan milletlerin başında olduğumuzu duydum. Hiç de yanılmadım. Futbolda, bilimde, diğer spor ve sanat dallarında şampiyon olamasak bile bazı dallarda şampiyon olabiliyoruz! Röportajda Avrupa şampiyonu olduğumuzu duyunca açıkçası gururlandım! Demek ki konuşarak cihat yapıyor, insanları hakka davet ediyormuşuz! Sokakta yapılan bu röportajda bir bayan günde 10 saat konuştuğunu beyan etti.  Kimileri 9 saat, kimileri 7-8 saat konuştuklarını beyan ettiler. Kişi başı ortalamamız ayda 441 dakika imiş. Öyle zannediyorum ki –affedersiniz- tuvalette bile konuşmayı kesmiyoruz. Çünkü telefonu kapatıp işimizi gördükten sonra devam etmek insicamı bozar! Belki de konuşmaya öyle bir dalıyor ve taharet almadan dışarı çıkabiliyor insanlar!

Bu durumda şöyle bir düşünürsek; gençlerin elinden cep telefonları alınsa ne olur acaba? Cascavlak ortada kalırlar, yaşayamazlar herhalde.

Konuşmalarımızın doğurduğu sonuçları hiç düşündük mü acaba… Kırgınlıklar, dargınlıklar, dedikodu, düşmanlıklar, aile parçalanmaları, şiddet, iş gücü kaybı, günahlar…

Aşırı konuşmak, aşırı televizyon izleme, aşırı sosyal medya kullanımı, kalitesiz müzik dinleme bir hastalık haline geldi, insanlığın başının belası oldu. Muhataplar bu durumun bir hastalık olduğunun farkında olmadığı, kabullenmediği için tedavisi de mümkün olmamaktadır.

Ebubekir b. Ayyaş şöyle anlatıyor:

"Dört padişah bir araya geldi. Aynı mânâyı ayrı ibarelerle ifadeye çalıştılar.

İçlerinden biri, "Konuşmadığıma değil, konuştuğuma pişman olurum. Kimi zaman düşünmeden konuşurum, pişman olduğumda ise dilim beni dilim dilim eder," demiş.

Bir diğeri, "Söylemediğim sözün efendisi, söylediğim sözün esiriyim," diyerek karşılık vermiş.

Üçüncüsü, "Konuşanlara şaşarım ki, söylediklerinin çoğu aleyhine tanık olur. Ağızlarından çıkan sözler, sahibini yaralar," sözleriyle farklı bir yorum getirmiş konuya.

Sonuncusu ise, "konuşmayı kabul etmemek, söylediğimi reddetmekten daha kolaydır," diyerek katılmış diğerlerine.

Bülbül şahine der ki:

İkimiz de kuş olduğumuz halde, sen padişahın sarayındasın, ben ise bahçenin dikenliğindeyim. Sen kuşları avlayıp yersin, padişahın yanında değer kazanır muradına erersin. Kuşların sultanı olursun. Ben ise günü güne eklerim, her gece sabaha kadar gülün açılmasını beklerim. Ben uyumadan o açmaz, uyanınca açılmış görürüm. Açıldığını göremem, muradıma eremem. Diken arasında muratsız ağlarım, yüreğimi dağlarım.

Şahin şöyle cevap verir:

Ben bin murat alırım ama birini söylemem. Sen bir murat almadan bin söylersin.

Susan murat alır, öten muratsız kalır.

Dilin kendisi küçüktür ama işlevi kendinden büyük sonuçlara neden olabilir.

İnsan dilinin her yeri farklı tatları hisseder. Dil ucu "tatlı", ucun hemen arkası "tuzlu", dilin yanları "ekşi" ve arkası "acı" tatlarını hisseden algılayıcılar barındırır. Besinlerin yutulması ise “boğaz”da gerçekleşir.

Dilin hiyerarşik yapısı incelendiğinde; ilk görevinin tatlı konuşmak, acı sözleri arkaya itmek ya da konuşmamak, yani yutkunmaktır.

Dilin, iki tarafı keskin kılıçtır. Elin, ayağın işlevini sınırlandırmak mümkündür ama dil öyle değil. Deli bir kısrak gibi ağzımızın içinde kıvranan dilimizin hareketi için ikinci bir fiziksel ortama ihtiyacı yoktur. Kolay iş görür yine kolay da pişman olur.

Düşünmek, düşündüğünü dile getirmek, insanları diğer canlılardan üstün kılan özellik, Allah’ın insanlara bahşettiği bir nimettir. Dil insanın terazisidir. Dilin var ediliş amacı; hayır, iyilik, esenlik, barış, dostluk için kullanılmasıdır. Dilini frenleyemeyenler, dilini düzeltemeyenler pek çok zaman başlarına bela alırlar. Sonra da “Dilim seni dilim dilim dileyim, başıma geleni senden bileyim” diye ah vah ederiz.

Gereksiz ve fazladan konuşmak da dilin yanlış kullanımıdır. Sır tutmada, dil çoğunlukla kendini frenleyemez. Bu da ona sır verene ihanet hem de düşmanlıkları körüklemek olur. Oysa konuşmak; bilgi alış verişi yapmak, sevgi sözcükleri kullanmak, dertlere ve sorunlara çare olmak, aklın sözcüklere yansımasını sağlamak gibi dilin anlamlı kullanımı demektir. Boş konuşulduğu zaman dilin asli görevinin dışına çıkılmış olunur. Boş konuşma sonucu; alay etmek, ayıplamak, leke sürmek, gönül kırmak, hakaret etmek gibi dilin işlediği kötülükleri ortaya çıkarmış olunur.

Haram olan şeyleri konuşmak, “küfür, isyan, gıybet, yalan, iftira, nifak, riyâ, hakaret, alay etmek, verdiği sözde durmamak, sırrı söylemek, yalan şahitliği yapmak, söz taşımak, gönül kırmak...” Müslüman’a yakışmayan durumlardır. Şehvetin dile yansıması küfür ve müstehcen sözcüklerin sıkça kullanılmasıyla kendisini gösterir. İç dünyalarını zenginleştirmiş insanlar, ağızlarının hayır kapısı olduğunu bilirler. Dillerini kötü sözlerle kirletmez, gönül kırmazlar.

Bir başkasının yokluğunda ve onun arkasından konuşmak ilahi dinlerin tamamında büyük günah sayılmıştır. Aynı şekilde; söz taşımak, gammazlamak da dilin alet olduğu büyük kötülüklerdendir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de şöyle buyurmuşlardır: Gıybet, zinadan daha şiddetlidir.”(Kenzü'l-Ummal, 3, 589, No: 8043)  Gıybet hem ferde hem de topluma zarar verdiği için zinadan daha tehlikeli görülmüş, dilin verdiği zararın boyutuna dikkat çekilmiş.

Socrates'ın "Yerinde konuşmasını ve susmasını bilmek akıllı insanların işidir," deyişini Confucious'un, "Büyük insanlar az konuşur, çok çalışır," sözünü ve Hz Mevlana'nın "Anlayana anlatmazsan zulmedersin, anlamayana anlatırsan yine zulmedersin," ifadesi, gerektiğinde konuşmanın gerektiğinde susmanın önemini vurgulamaktadır.

Konuşmak da, susmak da bir sanattır aslında. Maalesef günümüzde toplum olarak konuşmayı çok seven, çoğunlukla da ölçüyü kaçıran insanlar olduk. Bizler susmanın/susabilmenin kıymetini bilmiyoruz maalesef. Halbuki yuttuğumuz hiçbir sözden dolayı pişman olmaz, söylediğimiz pek çok sözden dolayı pişman oluruz. Bazen susmak, binlerce kelimeyle anlatamadığımız mevzuyu anlatır karşımızdakine. Ağzımızdan çıkan her sözün diğer tarafta hesabını vereceğimizi de düşünürsek, susmanın, dünya ve ahiret hayatı için ne kadar faziletli olduğu anlaşılır.

Bizler sadece dilin konuştuğunu zannediyoruz. Aslında asıl konuşan gözlerimizdir. Susan birinin ne konuştuğunu gözlerinden anlamak mümkündür. Çünkü gözün anlattığı dilin söylediğinden daha önemlidir. Bizler gözlerimizle konuşmayı unuttuk, özlemini duyuyoruz. Çünkü dillerimiz o kadar gevezelik ediyor ki artık, gözlerimiz konuşmayı unuttuk. Kulaklarımızın sağır olmasından korktuğumuz için gözlerimize bakmak aklımıza gelmiyor. Gözümüzle konuşup, dudaklarımızla gülümsediğimizde daha güzel anlaşabileceğimizi düşünüyorum.

“Söz gümüşse, sükût altındır” atasözünü, tarih boyunca insanoğlu “konuşmak ve susmak/dinlemek” eylemi için ölçü almaya çalışmış. Bana göre her ikisi de yerine göre altın olmalı. Çünkü susmak zamanı geldiğinde susulmalı, konuşmak zaruri olduğunda da konuşmalı insan. Bazen susmak altındır, bazen de konuşmak. Susmak çok yerde daha hayırlı olduğu halde, hakkı, hayrı söyleyecek yerde susulmaz.

Bir gün Peygamber efendimize; -Yâ Resûlallah! Geçmiş ümmetlerden bir kısmına zelzele ile azâb yapıldı, toprak altında kaldılar. Bunların arasında sâlihler de vardı, böyle azâb olunmalarının sebebi ne idi diye arz edilince, Resûlullah efendimiz; -Evet, sâlihler de birlikte helâk oldular. Çünkü Allaha isyân olunurken susmuşlardı. Onlardan ayrılmamışlardı buyurmuştur.

Bir Âyet-i kerime’de Allah-u Teâlâ:

“İnsanlarla güzel konuşun.” buyuruyor. (Bakara: 83)

Bütün âzâlarımızdan hesaba çekileceğimiz gibi dilimizden, konuşma edebimizden de hesaba çekileceğiz. Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“O bir söz atmaya dursun, mutlaka yanında onu gözetleyen, söylediği her sözü zapteden (bir melek) hazır bulunur.” (Kaf: 18)

Defterlerimizin sayfalarına ne yazdığımıza dikkat etmemiz gerekiyor! Her türlü eylemlerimiz, özellikle konuşmalarımız kayıt altına alınmaktadır. Çünkü bu, Rabbimize karşı okunacaktır. (Şeyh Azerî)

Dilimizde “sözü yere düşürmek” diye bir deyiş vardır. Sözü yere düşürmemek ve kıymetsizleştirmemek, sözü israf etmemek gerekir. Çünkü pırlantanın değerlisini, gerçeğini ancak sarraf anlar. İmam-ı Âzam; “Âlimlerle yaptığım bütün münakaşalarda galip geldim, cahillerle yaptıklarımda ise kaybettim” demiştir. Eskiden televizyonların tartışma programlarında pervasızların karşısında alçak gönüllüler susardı. Onlar da galip geldim edasıyla böbürlenip dururlardı. Bu durumu Hz. Mevlana; “susan edebinden susar, edepsiz ben susturdum sanır” şeklinde ifade etmektedir. Oysa tartışmalarda bildiklerimizi anlatmalı, fakat akıl vermeye çalışılmamalı. Aynı zamanda anlatılanlar iyi dinlenmeli, ama hepsini doğru sanmamalı. Çünkü sessiz kalanın bir şey bilmediği çok konuşanın da çok şey bildiği düşüncesi yanlış bir düşüncedir.

“Sadakaların en değerlisi boş ve haram olan sözlerden lisanını korumaktır.” (Camius-sağir)

‘Kim, Kabkabı'nın, Zabzabı'nın ve Laklakı'nın şerrinden korunmuşsa, o kimse bütün şerden korunmuş demektir. (Buhari)

Kabkab mide, Zabzab tenâsül uzvu, Laklak ise dil demektir. İşte nefsin sevdiği bu üç uzuv ile insanların ekserisi helâk olmaktadır.

Size ibadetin en kolayını ve beden için en rahatını haber vereyim mi? Susmak ve güzel ahlâktır. (Müslim, Buhârî)

İnsanlar üç gruptur:

1.Ganim

2.Sâlim

3.Sâhib

Ganim, Allah'ı zikreden, Sâlim sükût eden, Sâhib ise bâtıla dalan kimsedir. (Teberani)

Nitekim Resul-i Ekrem(s.a.v) şöyle buyurmuştur:

Mü'min bir kimsenin dili, kalbinin arkasındadır. Konuşmak istediği zaman kalbiyle o şeyi düşünür, sonra diliyle onu geçiştirir; münafığın dili kalbinin önündedir. Bir şeyi kastettiğinde diliyle söyler, kalbiyle düşünmez. (Hasan Basrî'den)

Ve nihayet “ağzımıza giren lokmalar kadar ağzımızdan çıkan sözlere” de son derece dikkat göstermeliyiz. Çocuklarımıza haram lokma yetirmemek için ne kadar titiz davranıyorsak onlara tatlı dilli olmayı öğretmeye de aynı hassasiyeti göstermek zorundayız. İlla da güzel Türkçe, İlla da güzel Türkçe… 

İsmet YALÇINKAYA

 

Aralık 2017