SENİ SEVMEKTEN ÖTE

SENİ SEVMEKTEN ÖTE

Yıllar önce başlayıp bitiremediğim, bilgisayarın bir köşesinde “Beni keşfet!” diye bekleyen romanımı buldum dün akşam. “SENİ SEVMEKTEN ÖTE” Nefes nefese okudum. Şaşırdım bütün bunları ben mi yazmışım diye… Dün o günlere doğru uzandım… Bir uhrevi yolculuk sonrası… O zaman anladım gönül dünyamdan dökülen incilerini…

….

Hep ölümden bahsediyorsun. Sanki ölmüşsün gibi ya da öyle bir mekânın bekçisi, gibi. Mezarlık bekçisi mi?

 Sahi ne zamandan beri mezarlık bekçisi oldun?

Yoksa ölmeden önce mezarını kazdın onu mu bekliyorsun. Senin bu garip hallerine bayılıyorum. Nereden bilirsin benim de bir zaman mezar bekleyen anamın olduğunu…

Kaç yıl önce o da kendi mezarını kazdırmış “Burada yatan garibin ruhuna bir Fatiha diye yazdırmıştı…

Sakın beni yanına çağırma, ben ne ölüme, ne de mezara hazırım. Bekliyorum hazır olduğum gün ben gelmeyeceğim. Ölüm gelecek bana.

Upuzun yatağıma uzanacağım,

Altıma üstüme tahta döşenecek

Soğuk suya alışacağım,

Bana gelince ölüm böyle gelecek,

Bir ulu mabette sala verilecek

Dostlarımla son kez buluşacağım,

Kendi namazımı kendim seyredecek,

Dostlarımla helalleşeceğim

O gün bana ne kadar yakınsa, senden o kadar uzak olsun.

O ana, o donmuş ve susmuş ana hiç dayanamıyorum…

Tıpkı bir anı yakalayan görüntü gibi, ya da bir anı çizen ressamın tablosu gibi…

Hiç duydun mu “Bu adam ölüm ressamıdır” diye…

Galatasaray’da bir bankanın koridorlarında, ya da Olgunlaşma Enstitüsünde kaç on yıldır sergi yapan onlarca, hatta yüzlerce ressamdan hangisinin adı “Ölüler Ressamı” ya da “Vampirler Ressamı” olarak şöhret bulmuştur? Hiç biri…

Bu taklitçi sanatçıların çoğunda ya Givanni Bocasyo, ya Petroçelli, ya Mona Liza’nın ressamından, ya da İbrahim Çallı’dan esinti vardır.

Bir tane kendine özgün ressam bulmazsanız… Bulsanız tadamazsınız damak tadıyla boğazın tatsız tuzsuz sularının burukluğunda martıların coşkusunu…

Ya da bulmazsınız, Anadolu’dan Bahar Esintilerini… Çisil, çisil esen yağmurlarını, gecelerini, yeryüzünü güzelliklerini, gündüzlerini göğünü süsleyen kır çiçeklerini…

Dumanlı dağlarının gizemini, karlı dağlarının bağrı yanıklığını, ıssız vadilerin insanı celbeden derinliğini…

 

Mehmet Emin Ulu