BİR HİKÂYE DOĞUYOR… (2)

Günün ilk ışıkları beşiğin üzerine ne güzel vuruyor. Günahsız yavrunun alnında nurlaşıyor ve dünyadan ve olanlardan bi haber uyuyor. Dua sonrası, yüzünü hafif açtı, beşiğin bağlantılarını gevşetti. Elleriyle terlerini sildi. Öptü, öptü, öptü…

“Oğlum, hasretimin emaneti” deyiverdi. Duygulandı. Gözleri doldu. Babana kavuşmak için neler çektim, yaşadım diyemedi. “şükür” dedi. Bu günlere ve seni bize veren Allah’a şükürler olsun. 

Ne yaşandı ise değdi.

Evlendikten sonra hiçbir sorumluluğunu yerine getirmedi. Sevdiği ile görüşmeye devam etti. Komşunun gelini ile görüşmeye devam eden oğullarına ne yaptılarsa engel olamadılar. İki sevgili bir araya gelmek için ölüm dâhil her şeyi göze almışlar birlikte kaçma planları yapıyorlar. Köyde bu tür hareketlerin sonu kan davasına kadar gider, birçok günahsız insan ölür, kalanların da bazıları damda yıllarını geçirir. Zor yıllar. İki aile de durumu bilir, yılların derinliğinde geçer, bir şekilde kapanır diye beklense de bir sabah İbrahim’in Emriye’yi kaçırdığı haberi köyde her evde her tarla da duyulur. 

Aile eve almaz. Birkaç ay aile büyüğünün talimatıyla Turhal’da askerlik arkadaşlarını evinde kalırlar. O yıllar Turhal, Tokat’ın en canlı, gelişen ve büyüyen ilçesidir. Şeker fabrikasının olması nedeniyle iş imkânı da vardır. Hedef köye dönmek, bağda bahçede ve ağılda onca iş varken kalmak olmaz. Sonra köyde ne derler psikolojisi ile misafir olurlar.

İki aile arasında köyün ileri gelenleri tarafından sessiz iletişim kurulur. Babanın onaylamadığı bu gelişme için ne gerekiyorsa yapılmaya hazır olduğu ifade edilir. Özellikle Mehmet baba her akşam oğulları, kızları ve kardeş çocukları ile görüşür, yanlış bir şey yapılmamasını sıkı sıkı tembihler. Hiç kimsenin yanında konuşulmayacak, yorum yapılmayacak, bağa, bahçeye ve ağıla gidip gelirken dikkatli olunacaktır.

Yaklaşık üç ay kaldıkları Turhal’dan Mehmet babanın isteği üzerine köye gelirler. “Oğlum İbrahim’e haber salın, gelsinler, doğruca Gülsün Eme’nin evine yerleşsinler. Sakın eve gelmesinler. Orada da dışarı çıkmasınlar.

Mehmet babanın çalışmaları, gayretleri, girişimleri olumsuz ve istenmeyenlerin yaşanmasını önlemiştir.

Gülsün Eme, Mehmet babanın annesin küçük kardeşidir.

Birkaç ay orada kalırlar. İbrahim geceleri çobanlara yardım için ağıla gider. Emriye gelin de tütün kırma için gece çıkar. Sabah erkenden yine emenin evine giderler.

Emriye gelinin hamile olduğu büyüklere ulaştığında Hacer anne eve gelmeleri gerektiğini düşünür. Gelinin normal gıda alması ve rahat etmesi gerekmektedir. O günlerde İbrahim de askere gitmek üzeredir.

Sonbaharın son günleridir. Bir gece yarısı yuvaya dönerler. Artık baba ocağında bir odaları, yatakları ve ihtiyaçları için birkaç eşyaları vardır. Eve geldikleri günden yaklaşık bir ay sonra İbrahim askere gider.

***

Gözleri dolar, Emriye gelin bitmez, tükenmez duygusal anlarından birini yine yaşamaktadır. “Oku oğlum. Mutlaka oku. Büyük adam ol. Öğretmen ol, ormancı ol, müdür ol. Ol işte ne istersen. Rahat yaşamak için, mutlu olmak için, istediğinle olmak için, güzel yemek ve giyinmek için. Büyük adam ol. Seninle daima gurur duyayım. Kimseler seni incitmesin.” Duaların ardı arkası kesilmez. Doğumdan sonra bir türlü geçmeyen öksürük ve ağrılar peşini bırakmaz. Bir oğluna bakar, bir babasını özler, günler gecelere ulaştığında bir türlü sabah olmaz. İçin için rahatsız eden bir esinti uykularını böler. Bir daha görmeyeceği korkusu, oğlunun büyüdüğünü, okuduğunu, memur olduğunu, evlendiğini hayal eder, içindeki korkuların gitmesi için dua eder.

Bazen vedalaşır gibi daha bir hale girer ve hasret türküleriyle manilerle sabahlamaya başlar.

“Büyümüş de yeniden bebek olmuş benim oğlum. Gel babası gel… gel… gel…” sessiz bir çocuk. Çok az ağlar. Süt ve hasutayı (sütten yapılır)  sever.

 “Sevgi meyvesi, aşk çiçeği, ilk göz ağrısıdır.”

Rahatsızlığı her gün daha da artar. Uzun süre gizler. Öksürük işte geçer diye söyler. Osman altı aylık olmak üzeredir. Hastalığı son safhadadır. Artık doktor gerekmektedir. Önce Erbaa’ya sonra Samsun’a götürülür. Vakit çok geçtir. 1960’lı yılların ince hastalığı bu genç anneyi 21 yaşında bir daha kalkmamak üzere yatağa bağlar. Ve bir ikindi vakti gözlerini açtığında “oğlum” diye sayıklar. Oğlunu yanına verirler. Koklar, koklar, koklar… öper, öper, öper… Sımsıkı sarar, yanındakilerin zor duyacağı bir tonla “ babana selam söyle… Onu çok sevdim… Gideceğim yerde de onu bekliyorum…” son kelimeler adeta yağmur damlaları gibi dudaklarından dökülür. Birkaç damla gözyaşının kendi ve Osman’ın yüzünde dolandığı görülür.

Vakit tamamdır. Gün akşama yürüyorken, genç bir anne altı aylık oğluna kucağında, gurbetteki eşine yüreğinde veda ederek ebedi âleme yürüyordu.

Gidenler ve kalanların tahlilini yapanlar, duyguların ve gözyaşlarının bütünleştiği alana müdahale etmemişlerdir.

Şu kıvrılan yoldan nice insanlar geçti,

Sanki benim izlerimde belli belliydi,

Yamaçta söylenen sanki anamdan mani,

Anamsız gecelerden ağıtlarım vardı.

(Köye hasret duygular- şiirimden)

 

Osman BAŞ