Sen de Kafadan Engellisin! -3. Bölüm- Engelli ve Eğitimi

Sen de Kafadan Engellisin! -3. Bölüm-

 

Engelli ve Eğitimi

 

Hüseyin ile keyifli bir sohbet yapmıştık. İlk iki buluşmamızdan anladığım kadarı ile Hüseyin ile engellilerin ve sağlam insanların gelişimi konusunda karşılıklı anılarımızı anlatarak ve hayattan örnekler vererek, hem öğrenecek hem öğretecek hem de kamuoyuyla paylaşacaktık fikirlerimizi. Bunu yazılı hale getirsek okuyanlar da faydalanabilecekti.

Ben boş bir zamanımda Hüseyin’le neler konuşacağımız konusunda bir plan yaptım. “Sen de Kafadan Engellisin” kavramına açıklık getirdikten sonra, önce bizler bilinçlenerek bilgi sahibi olmaya bakacak, sonra bunları yazılı ve sözlü hale getirerek engelliler, aileleri, engelli eğitmenlerine basın veya kitap yoluyla ulaşmaya çalışacaktık. Bunu düşününce mutlu olduğumu ve müthiş huzur bulduğumu hissettim. Sorunun değil çözümün bir parçası olmak insana huzur veriyordu.

O hafta çalışmalarımdan boş bir zaman bulduğum anda Hüseyin’i arayarak bu konuyu konuşacaktım. O’na hediye edeceğim kitapları seçmem de önem arz ediyordu. Engellilerin eğitimi ve gelişimi konusunda kişisel gelişim ve engelli hakları konusunda kitaplar olmalıydı ki, Hüseyin konuşmamızdan sonra bunları evde okuduğu zaman konuyu daha iyi anlasın. Yanlış kitap seçersem konuyu iyi anlamayabilirdi. Teşhis iyi olmazsa tedavi de yanlış olurdu. Bunu göz önüne almamız lazımdı. Amacımız dedikodu etmek değil engellilere haklarını anlatarak kamuoyunda engellilere yanlış bakış açısı olanları “kafadan engelli olmak” halinden kurtulmalarına yardımcı olmaktı.

Hüseyin’in de evde harıl harıl verdiğim kitapları okuduğunu ve üzerinde düşünerek uygulayabileceklerini, uyguladığını biliyordum. Zaten buna inanmasam O’na okuması için kitap vermezdim.

Daha önce çok kişiye kitap hediye etmiştim ama “okudum” demelerine rağmen okumadıkları hayata uygulamadıklarından anlamış ve uzun zaman kimseye de kitap hediye etmemiştim.  Öyle ki Hüseyin’e rastlayana kadar. Faydalı olamadığım insanlar ile arama mesafe koymaya devam ediyordum. Ben, ne kadar insanlara “öğretme ve öğrenme” amaçlı yaklaşsam da, çok insan bize karşı “zaman geçsin, sayfa dolsun, laf olsun beri gelsin” zihniyeti ile yaklaşırsa ben iletişimi anında keserdim.  Verimli olamayan iletişimin insanın kişiliğini kemiren sincaplara benzetiyordum. Sincaplar da ağacı kemirdiği gibi zamanı lak lak ile geçirenler de hayatlarını kemiriyorlardı. Ama çok insan bunun farkına bile varamıyordu. İyi ve güzel veya kötü şeylerin farkına varmak ne büyük nimetti. Farkına varan ve kendini olumsuz, lüzumsuz ve zararlı şeylerden alıkoyanlar hayatta mutluluğu ve başarıyı yakalayan insanlardı gözlemlerime göre.

“Zamanı nasıl geçiririm?” diyen değil, “zamanı nasıl değerlendiririm” diyen insanlarla iletişim kurmayı seviyordum çünkü. Konuşacak adam bulamayınca da arkadaşlarım hep gelişim kitapları oluyordu. Bunları okumakta bana zevk veriyordu. Yaşça benden büyük eğitimci arkadaşlarımın da  “ en sevdiğim şey kişisel gelişim kitapları okumak”  şeklinde itirafları bana daha da güç kuvvet veriyordu. Gelişmek hayatta bana mutluluk veriyordu. Büyüklerin farkına vardığı “kişisel gelişim kitapları okuyarak bilinçlenme halinin keşke gençlerde farkına varabilseydi.

“Eğitim şart” diyordu ünlü komedyenimiz televizyonda. Aslında çok önemli bir konuyu mizahi dille anlatıyordu. Biz ise ağlanacak halimize gülüyorduk, eğitim seviyemiz ve kitap okuma oranımız girmeye çalıştığımız Avrupa’nın çok gerisinde olduğunu bildiğimiz halde. “Danışan dağları aşmış, danışmayan düz ovada yolunu şaşırmış” ata sözünü ben “ okuyan kendini aşmış, okumayan da ana caddede kendini şaşırmış” olarak algılıyordum.

Hüseyin ile “kafadan engelli olma”nın tanımını yaptıktan sonra sıra engellilerin sorunlarına çözüm yolları aramaya gelmişti. İlk önce sağlam olsun engelli olsun hepimizin sorunu “eğitime önem vermemek”. Üniversite tamamlasak da en güzel meslek kitaplarını okumuş olsak da, okul tamamladıktan sonra çok insan kitap okumuyor. Kitaba harcanan parayı boş görüyor. O’nun yerine sigara içiyor, kendini zehirliyor. Bunun zararını bilmesine rağmen irade zayıflığından bırakamıyor. “Eğitim şart” dememiz de bu. Eğitimi sağlam olan yani kendini eğiten iradesine sahip olacak gücü bulan insan ancak “tam eğitimli insan”dır. Tam eğitimli insan da eğer öğrendiklerini hayata uygularsa kendini eğitmiş olur. Hayata uygulamayan insan ise sadece öğrenmiş olur. Bence eğitim ile öğretim arasında fark burada.

Hüseyin ile konuşacağımız konu belli olmuştu. ”Engellilerin eğitimi” Bu konuda hafta sonuna kadar araştırma yapacak ve bilgi toplayarak not alacak sonrasında da Hüseyin’le buluşarak konuşacağız. O’na vereceğim kitapları da titizlikle seçmek ve konumuzla alakası olan, konumuzu pekiştiren kitaplar olmalıydı ki, verimli olsun.

Bir hafta boyunca bu konu üzerinde düşündüm. İş yerimde kahve molalarında ve eğitim aralarında, iş görüşmelerinden arta kalan zamanlarda ve seyahatlerde. Hep bunu düşündüm. Unutmamak için notlar aldım. Temel soru şuydu. “engelliler sağlam olanlardan daha mı çok eğitime önem vermeliydi?”, “Engelli eğitimi nasıl olmalıydı?”, “Engelli insanın eğitiminde kimlere nasıl görevler düşüyordu?” Bu soruların cevabını bulursak, yani teşhisi iyi koyup da tedaviyi de yaparsak hasta sağlığına kavuşurdu. Biz teşhisi koysak da tedavi bizim değil genelde hastanın kendi isteği ile el ele yapacağımız bir şeydi. Yani uygulama. Ne kadar doğru teşhis koysak da doğru tedavi yani uygulama olmazsa hasta iyileşmez ve eğitim de sağlıklı olmazdı. Bunun önemine binaen burada yeniden anlattım. Önemli şeyleri tekrar tekrar vurgulamak lazım çünkü.

Hafta sonu cumartesi öğlene kadar boş zamanım vardı. Daha doğrusu sabah evde gazete okuyacak zamanımdan ve hafta sonu uykusu ile ailemle kahvaltı zamanımdan kısıtlayarak bir iki saat zaman ayıracaktım. Hüseyin’e telefon ettim. O’nun da Cumartesi zamanı olduğunu öğrenince şehirdeki bir işkembecide buluşarak bir işkembe çorbası yemeye ve sonrasında da “Osmanlı” temasının ağır bastığı süslemelerle dolu şark köşesi olan cafede buluşarak kimse yok iken rahatça bunu konuşacaktık.

Cumartesi çorbacıda erken saatte buluşarak çorbamızı içerek hemen cafeye geçtik. Cafede sabah kimse yoktu. “Ömer efendi kurabiyeleri”ni çantamdan çıkararak masaya koydum. Kurabiyelere gülümseyerek baktı Hüseyin. Çaylarımızı söyledikten sonra hemen konuya geçecekken daha önce verdiğim kitapları hatırladım. Bülent Gardiyanoğlu’nun “Evrenin ilahi dili” kitabını nasıl bulduğunu sordum. Hüseyin heyecanla anlattı:

“Orhan Ağabey, bu kadar güzel kitabı nereden buluyorsunuz. Kitabı dikkatle yavaş yavaş sindirerek okudum. Gördüm ki, evren gerçekten bize güzellikleri sunuyor. Bizler de şükredecek ve o güzellikleri keşfedecek, keşfetmemize yardım eden insanlara teşekkür edecek yerde şikayet ediyoruz. Bu da insanların mutlu olmasına engel oluyor. Hayata pozitif baktığımız ve pozitif bakan insanlarla arkadaş olduğumuz zaman, çevremiz oluyor. Evren bize onun ilahi dilini anlayarak bunu yaşarsak torpil yapıyor yani. Ama bunu göremeyen Üniversite gençliği ve çok zaman engelliler ve aileleri de şikayet etmekteler hayattan. “Karanlığa söveceğine bir mum yak” diyenler aslında durumu özetliyorlar. Bu kitabın özeti bu. Hayata hep pozitif bakmak ve olumlu düşünmek, olumlu insanlarla bir arada olmak” dedi.

Baktım daha önce tanıştığımız Üniversite öğrencilerinin aksine Hüseyin verdiğim kitapları gerçekten sindirerek okuyor ve anlıyor. Okuduklarını da hemen özetleyebiliyor. İçimden “bunda iş var” dedim. Engeline takılmadan hayata pozitif bakan insanlara da yardım etmek işte bu yüzden bana mutluluk veriyordu. İçimden  “Helal olsun sana kitaplar “ dedim.

Sonrasında sustum. Bir süre sessiz kaldık. Çaylarımızı yudumladık.

“Hüseyin işte hayat böyle eğitimini ciddiye alan, okulda öğrendikleri ile kalmayarak tanıştıkları yazar, düşünen, aydın insanlarla iletişimlerini devam ettirenler evrenin onlara torpil yaptığını göreceklerdir. Ama boş konuşan ve faydalı şeyler üretmeyen, oyun ve eğlence peşinde koşanlar ile iletişimde olanların ise “çok çalıştım ama torpilim yoktu, adamım yoktu” diye şikayet ettiğini görürsün. İşte bu kitabın özeti de bu. Bugün konuşacağımız konu da zaten eğitim. ‘İnsanın en büyük eğitmeni vicdanıdır’ derler. Yani bizim hayatımızdan biz sorumluyuz. İstersek her daim her saniye gördüklerimiz, duyduklarımızdan öğrenir ve hayatımızı da ileri götürürüz. Yani kitabın özeti bu. Farkına varmak, güzellikleri görmek ve öğrenmek. Uygulamak.” dedim.

Öteki kitabı okuyup okumadığını sorduğumda, Hüseyin şöyle anlattı:

“Burada bulunan 60 tane engellinin hayatını her gün 10 engelli hayatını okuyarak bitirdim. Neticede gördüm ki engellilerin başarı hikayelerini okumak aspirin içmek gibi insanın kendini rahat hissetmesini sağlıyor. Yazarın herkesin başarısını 10 maddede analiz eden yorumları ise insana özgüven veriyor. Engelli eğitiminde Sosyal Hizmet Uzmanlığı öğrencilerinin, psikolojik danışmanlık okuyan öğrencilerin, özel eğitim öğretmenliği okuyan öğrencilerin, çocuk gelişimi okuyan öğrencilerin bu kitabı okuyarak öğrendiklerine artı şeyler katacaklarına eminim. Ben okuduktan sonra sosyal hizmet uzmanlığı okuyan arkadaşıma okuması için verecektim ama geri getirmez diye vermedim. O temin ederek okuyacak. Ayrıca bu bölümlerde okuyan arkadaşlara tavsiye ettim. Siz gerçekten iyi bir torpilsiniz Orhan ağabey.” dedi.

Güldüm. Ona gerçekten torpil olacaktım. Kafamda şöyle bir plan yaptım. Önce patronlarla konuşarak ona burs verecek, staj yapmasını sağlayacak sonrasında da şirkette iş teklif edecektik. Bunu tabii Orhan’a söylemedim. Bu konuşmaları tamamladıktan sonra takınacağı tutuma göre planı uygulayacaktım. Eğer konuşmamızın bir yerinden sonra “ben sıkıldım” diye yarıda bırakırsa artık onunla iletişimimizi devam ettirmenin manası da kalmazdı. Yani sıkılan, önyargılı ve her şeyden usanan insana ben dahil kimse iş vermezdi. Ama gençler kendilerinin hemen sıkıldığını kabul etmez ve bizim sıcak tavrımıza bahaneler üretirlerdi. “Torpilim yok” yakınmalarına bir de bu pencereden bakmak lazım.

Hüseyin hakkında düşündüklerimi aklımın bir köşesine yazınca mutlu oldum. Bu konuşmalarda beni  dinler, sabırla da verdiğim kitapları okursa mutlaka ona burada bilgi olarak destek olduğum gibi, iş vermek konusunda da destek olacaktım. Güvenimi kazanan insana sanırım sadece ben değil herkes yardım ederdi. Bosch bile “insanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim” dememiş miydi?

Konuya hemen girmek gerektiğine inandığımdan hemen konuşmaya başladım:

“Hüseyin kardeşim, bugün ki konumuz engellilerin eğitimi. Engelliler nasıl bir eğitim almalı ki hayatta diğer sağlam insanlardan geri kalmasınlar? Onlar gibi mutlu ve bahtiyar, başkalarına muhtaç olarak değil, tersine onlara örnek olarak mutlu ve bahtiyar yaşasınlar. Bu konuyu seninle burada tartışalım. Olmaz mı?

Hüseyin gülümsedi. “Ömer efendi kurabiyeleri”nden bir tane alarak yemeye başladı. O’nun   “Ömer efendi kurabiyelerini severek yemesi üzerine, kısaca bu kurabiyelerin hikayesini anlattım.  Sonra da “Bak Hüseyin bu kurabiyeler güzel bir hayat okulu eğitiminin sonucu. Kendi halinde yaşayan iki insan Ömer efendi ve hanımı. Bunlar belki ilkokulu tamamlamamışlar ama hayat okulunda evlenmeden önce tek tek, evlendikten sonra “bir elin nesi var, iki elin sesi var” misali hayatı birbirine yaşayarak birbirine omuza vererek, birbirinin açığını yüzüne vurarak, küçümseyerek değil, hayatı ve insanları severek ve öğrenerek yaşamışlar. Kendileri okumamış ama çocuklarını okuttuktan sonra da, öksüz yetim veya fakir öğrencilerin okumasına da katkıda bulunmak için Ömer Efendi kurabiyelerinden kazandıkları ile burs veriyorlar. İşte öğrenme bu. İşte mutluluk bu. Bu yüzden ben de, patronlarımızda Ömer efendiyi seviyoruz. Allah da bunları hastalıklardan ve başka kötü şeylerden koruyor. Şükredene hem insanlar hem de insanlar yardım ediyor. Yani Ömer efendi ve hanımı da evrenden torpilliler”

Hüseyin güldü. Kurabiyeler bile bizlere çok şey öğretiyordu. Hayat nasıl öğretmezdi ki? Sonra susarak Hüseyin’e baktım:

“Üniversiteye kadar okuyan çok az şanslı engelliden bir tanesi de sensin. Bu şansı nasıl elde ettin? Yani sen istersen bir kenara çekilerek  “ Ben engelliyim, anne ve babam ve ailem bana bakmak zorunda” diyebilirdin.”

Hüseyin bunun üzerine derin bir ahhh çekti, sandım bu ahlardan evren yıkılacak. Belli ki hayatta çok mücadele etmişti. Çok çekmişti ama bugün kendini az şeyler ile mutlu edecek hale getirmiş, yani eğitmişti. Şimdi ben onu dinleyerek hayata dair çok şey öğrenecektim.

“Abi uzun zaman kitap okumadım. Ailemde ve çevremde kitap okuyan yoktu. Okulumuzda kitaplık vardı ama çok zaman kapalı olurdu. Öğretmenimiz de bize kitap okuyun falan derdi ama kendisi okumazdı. Hiç unutmam rehberlik dersinde bir öğretmenimiz beni kitap okurken görünce’ Kitap okuyacağına dersine çalış’ demişti. Öğrencisinin kitap okumasına sevineceğine onu okumaktan engellemeye çalışıyordu. Hayret ettim. Hala unutamadım. Ama bir gün bir edebiyat öğretmenimiz geldi okula. Hakikaten kitap okuyan ve bilgi birikimi yüksek insandı. Bir gün bana “Sol ayağım” diye bir kitap verdi. Okudum da… Adam gayretle hayata tutunmuş. Bu bana ders oldu. O kitabı bugün bana verdiğiniz kitapları okuduğum gibi sindirerek okuyacaktım. Okuduklarımı uygulayacaktım. Babamın beni Üniversiteye başka şehirde yollama imkanı yoktu ama ben düşündüm. Allah’ın oku emrini uygularsam ve kazanırsam maddi sorunlar sorun olmaz. Ve okuyarak Edebiyat Öğretmemin verdiği kitaplardan çalışarak kazandım. Yani kendimi eğittim. Bilmediğim konuları da çekinmeden Matematik dersi ise Matematik, Türkçe ise Türkçe herkese sordum, sağ olsun hocalar da anlattılar. Sonunda okulda puan sıralamasında 3. olarak kazandım. Herkes şaşırdı. O zaman anladım ki ‘İnsan en güzel kendinin eğitmenidir. Bilmediği zaman da sormalı. Ne demişler ‘Danışan dağ aşmış, danışmayan düz ovada yolunu şaşırmış.’ Bin kere biliyorsan da bir bilene danış’, bunlar rehberim oldu ve amca çocuklarım için de üniversite kazandım. Daha önce anlattığım gibi, her söylenene inanmadan doğru bildiklerimize inanarak doğru insanlarla iletişimde olarak zorlukları da engellerimizi da aşarız.”

Biraz sustu. Ben merakla ve çok önemli şeyler dinliyor pozisyonunda gerçekten de merakla Hüseyin’i dinliyordum. Ömer Efendi kurabiyelerinden birer tane aldık. Hakikaten de bu kurabiyeler insana aynı zamanda daha çok yememiz konusunda motive mi ediyordu ne?  İkimizde çayımızdan birer fırt çektik. Hüseyin anlatmaya devam etti.

“Öğrenmede kendimiz öğrenirken çevremizdeki telkinlere çok dikkat etmeliyiz. Edebiyat öğretmenimin benimle ilgilendiğini gören tembel ve çalışmayı sevmeyen bir arkadaşım bir gün bana gelerek dedi ki ‘Ya bu hoca ile sıkı fıkı oluyorsun ama adamın niyeti kötüyse sana siyasi veya sapık şeyler aşılar, seni mahveder ha uzak dur’ falan dedi. Ben bu arkadaşıma hemen inansam belki de önüme evrenin çıkardığı torpili ret edecektim. İçimden dedim ki ‘Bak Hüseyin, kimseden kötülük görmedikçe onun bunun dedikodusu ile hareket etme. Hayat senin hayatın. Bugün sana uzak dur diyenler sana faydalı insanları uzak tutarsa sen onlardan faydalanamazsın. O yüzden her duyduğuna inanma. Vicdanına sor. Etraf vicdansız insanlarla dolu. Edebiyat hocamız gerçekten de karakterli dindar insandı. Babamdan annemden daha çok şey öğretti. Bu da tabii ki haylaz ve tembel işi gücü dedikodu olan arkadaşlarımızın onu sevmemesine sebep oluyordu. Hocaya kin besleyenler ondan faydalanan insanları da ondan uzaklaştırmaya bakıyorlardı. Ben ise doğru bildiklerimi yaparak inandığım yolda ilerledim.” dedi.

Hüseyin’in güzel yazması ve konuşması hayretime gitmişti. Sanki Üniversite okuyan bir insan değil de televizyonda program yapan ünlü bir iletişim profesörü veya edebiyat hocası vardı. Bunun sebebini sorduğumda bana şunları anlattı:

“Ben konuşmayı pek sevmeyen insandım. Bana sorulan soruları ise kısa cevaplardım. Bu edebiyat öğretmenimiz bana bir gün şiir okuttu. Sonra da hatalarımı herkesin içinde değil de yalnızken anlattı, ben hatalarımı da düzeltince yeniden sınıfta okuttu aynı şiiri ben de hatasız okuyunca hem sınıfta iyi alkış aldım hem de hocamın ‘sende hitabet yeteneği sezdim, sana bir kitap versem okur musun?” dedi. Aynen sizin gibi. Okumayı sevmesem de hocamın bende bir yetenek keşfetmesine sevindim. Okuyacağım diye söz verdim. Okudum ve çok beğendim notlar aldım. O notları yeniden yeniden okudum. Hoca bir gün derste dedi ki ‘bugün Hüseyin size konuşma yapacak, dersi o anlatacak.’ Heyecanlandım. Hoca kulağıma da ‘verdiğim hitabet kitabındakileri uygula yeter’ dedi. Konu da okumak üzerineydi. Konuyu anlattım hocam dahil herkes beğendi. Hatta en yakın arkadaşım gelerek ‘Ya sana sihirli değnek mi değdi’ dedi ben de ‘evet, oku, emrine sıkı sık bağlanınca büyülenmiş gibi oldum’ dedim. Konuşmam bir anda okulda duyuldu. Ondan sonra da işte böyle böyle konuşmalara davet edildim. Bunu aslında size daha önce anlatmıştım. Hayat boyu öğrenme gün boyu öğrenme, hani bankalarda var ya 7/24 hizmet. İşte 7/24 okuma öğrenme amaçlı çalışma olunca sonuç böyle.”

Hüseyin anlatırken o kadar içten samimi anlattı ki, okudukları ile kendini eğittiği öğrendiklerini samimiyetle öğrendiğinden aklında tuttuğu ve uygulamak için çok çaba harcadığından dolayı da öğrendiği belli oluyordu. Sadece bana konuştuğu halde sanki bir salona yüzlerce kişiye konuşuyor gibi heyecanlıydı. Öğrenirken de öğretirken de bu heyecanı duymayan zaten öğrenemezdi. Benim okuduğum hitabet kitaplarında da anlatılan Hüseyin’in hayatına uyguladığının aynısıydı. Demek ki etkili öğrenmeyi öğrenen ve bunu da hayatına uygulayan hızlı öğreniyordu.

Bir süre susarak Hüseyin’in anlattıklarını düşündüm. Çayımdan bir fırt daha aldım ve Ömer Efendi kurabiyelerinden yedim bir tane. Hakikaten bu kurabiyeler insanı tok tutuyordu. Az ye ama tok hisset kendini.

Yerken içerken bile yediklerimiz ve içtiklerimiz üzerine küçük düşünceler üretmek ve bunlarında farkındalığımızı artırması gerçekten öğrenme sistemimize katkı sağlıyordu. Yani ne kadar faydalı bilgi öğrenirsek hayattan o kadar mutluluk alabiliyor ve huzur buluyorduk. Bunu Hüseyin ile paylaşınca o da mutlu oldu.

Düşüncelerimi toparladığım anda şunu keşfederek anlattım Hüseyin’e:

“Hüseyin kardeşim, sen farkındalığı kazanınca bilinçle başarılı olmak için çaba harcadın. Öğretmeninin gerçekten seni sevdiğine, senin hakkında kötü bir düşüncesi olmadığına, siyasi bir şeyler aşılamak istemediğine, sadece senin iyiliğin için sende var olan hitabet kabiliyetini geliştirmek istediğine inanınca “el alem ne der” i bırakarak kendi duygu ve düşüncelerinle hareket edince “ben varım, kendimin düşünceleri var, başkalarının düşüncelerinden neden etkileneyim?” diye düşününce kendin oldun, bu sana özgüven verdi ve gayret edince, hocanın verdiklerini okuyup başarılı oldun. Ben buna “etkili ve verimli öğrenme” diyorum. Ben de zamanında ne yazık ki gençlere bunu öğretmeyi çok istememe rağmen gençler bir iki konuşmadan sonra uzaklaştılar. Öğrenmek istemediler. Bunların çoğunluğu da iyi öğretmen olmak isteyen eğitim fakültesi öğrencileriydi ve iyi öğretmen olmak istemekte de samimi değillerdi yani. İstemek öğrenmenin yarısıdır. Yani engelli öğrenmeyi iyi öğrenirse hayat güzel. Ama öğrenmek istemez ve her şeye “zor” derse o zaman bir şey öğrenemez tabii ki.” Çayımdan bir fırt daha çektim. Hüseyin merakla beni dinliyordu. “Anlat be ağabey öğrenelim” diyordu kahverengi gözleri ile bana bakarken. Ben düşüncelerimi toparlayarak ona baktım ve konuşmaya devam ettim:

Çayımdan bir fırt daha çektim. Hüseyin merakla beni dinliyordu. “Anlat be ağabey öğrenelim” diyordu kahverengi gözleri ile bana bakarken. Ben düşüncelerimi toparlayarak ona baktım ve konuşmaya devam ettim:

“Görme engellilerin diğerlerine nazaran duyma yetisinin daha çok olduğu zannedilir değil mi? Bunun aksine görme engelli bir arkadaş aslında görme engellilerin de diğer insanlar kadar duyduğu ama onların duyma yetisini daha etkili ve dikkatli kullandığını söylediler. Ben buna inanırım. Mesela bazen dalgın olduğumuz zaman uzakta bir şeyi göremeyiz. Ama dikkatle bakınca o nesneyi görebiliriz. Yani böyle bir şeyi dikkatle dinleyen işitme engelli değilse duyar, dikkatle bakan görme engelli değilse daha iyi görür. Yani kendini hedefine odaklanarak öğrenmek insanın verimli öğrenmesini sağlar. Sen nasıl hitabete odaklanarak kitap okudun, çalıştın öğrendinse aynen öyle. Sporcu da çok çalışacak, çok antrenman yapacak ki daha iyi öğrensin. Az çalışıp çok başarı elde edilemez.

Hüseyin dikkatle bana bakarak:

“Anlıyorum Orhan ağabey, dedi.

Biraz düşünerek sordum:

“Sen engellilerin nasıl öğrendiklerine şahit oldun?”

Biraz düşündükten sonra Hüseyin konuşmaya başladı:

“İnsan öğrenmeyi seviyorsa, dediğimiz gibi işitme engelli olan okuyarak görme engelli olan duyarak bedensel engelli de derse kendini vererek yani hem okuyarak hem dinleyerek başarılı olmaya bakacak. Okulda öğrenemediklerini mutlaka bilen aile fertlerine veya öğretmenlerine soracak ve öğrenecek. Mutlaka ona yardım eden öğretmen bulunacaktır. Bu konuda aile de rehber öğretmenleri ve sınıf öğretmenleri ile de iletişimde olacak. Öğretmen “bana ne o kadar öğrenci içinden bir de onunla mı ilgileneceğim derse”, o zaman hata yapmış olur. Çünkü gerçek öğretmen öğrencisinin durumuna göre engelli olan ile daha sıkı öğrenir. Kanunen mecbur olmasa da insani olarak ilgilenmesi gerekir. Aile bunu gerekirse okul idarecileri ile veya Milli Eğitimle konuşmalıdır. Yapılan araştırmalar engelli ailelerinin çocukları ile ne kadar öğretmen ilgileniyorsa başarısı o kadar artar. Öğrenmek güçlüğü çeken öğrenciler ile aile, öğretmen ve varsa özel hocaları gerektiği kadar ilgilenirse öğretmek o kadar etkili olur. Tabii ki bunu yani öğrenmeyi engelli de isteyecek. Öğretmen hatta çocuğa yardım edecek arkadaşı da yanına oturtabilir. Bu konuda Doğan Cüceloğlu’nun “Gerçek Özgürlük” kitabında güzel örnekler ile anlatılmakta. Ben okuduğum zaman faydalanmıştım bu kitaptan. Bu konuda yani “etkili öğrenme” konusunda gerçekten de güzel kitaplar var, okuyarak engellilere nasıl faydalı olacağı konusunda aileler, öğretmenler, rehabilitasyon merkezleri faydalanabilir. Başarılı engelliler ile engellileri okullarda buluşturmak da engellilerin daha etkili öğrenmesi için güzel örnek olur. Ne yazık ki başarılı engelliler ile engellileri bir araya getirmekte ne aileler ne de okullar istekliler. Bunun önemini pek fazla kavrayamamışlar. Tabii bunu yapan ve faydalı olduğunu gören aileler ve okullar da var.”

Konuşa konuşa, çay içerek Ömer efendi kurabiyeleri yiyerek epey susamıştık. Garsondan birer pet şişe su istedik. Aklıma geldi.

“Bence eğitim insan için şu susadığımız su kadar hava kadar lazım. Dikkat edersek eğitime önem veren aileler veya okullar başarılı öğrenciler, çocuklar çıkararak onun başarısından hem kendileri hem gelecek nesiller hem de toplum faydalanıyor. Her türlü gelişim en çok eğitim alan insandan çıkıyor. Bu yüzden ben diyorum ki engellilerin eğitimine aileler, okullar, özel firmalar, yani toplum olarak çok daha önem verelim. Eğitimine önem vererek meslek sahibi olan, kimseye yük olmadığı gibi azimleri ile örnek olan konuşmalar yapan, kitaplar yazan engellileri okullara davet ederek engelli dernekleri vasıtası ile engellilerle buluşturmak lazım ama ne yazık ki bu konuda toplum olarak geriyiz ve ilerlememiz lazım.”

Hüseyin suyundan bir yudum alarak:

“Bunu nasıl sağlayacağız?”

Gülümsedim. Gerçekten de biz buna inanıyorduk ama en yakınlarımızı bile buna inandırmak güç olabilirdi. Çünkü topluma sorsak engellileri gerçekten seviyorlardı. Ama engellilerin yazdığı kitapları alıp okumuyorlardı. Sebebi de engelli güzel yazamaz, onların yazdıklarından faydalanamayız, onlar ancak muhtaçtır başkalarına görüşü hakim, buna kıskançlık mı, anlamamak mı? Ne desem bilemem ki, galiba burada “kafadan engelli olmak” deyimi ortaya gene çıkıyor. Bunu aşmamız için de topluma bildiklerimizi anlatacağız”

“Anlamasalar da mı?

“Evet bir gün anlarlar umudu ile bıkmadan, sen anlatacaksın, ben anlatacağım, başkaları küser mi kırılır mı demeyeceğiz, engelliler dinleyen bir kişi bile olsa konuşma daveti olunca koşarak gidecek, okuyan bir kişi bile kalsa yazmaya devam edecek, bir gün yüz binlerce kişi okuyacak diye umutla devam edeceğim. Engelli aileleri, engelliyi sevenler, anlayanlar yılmadan usanmadan anlatacaklar. Bunun manevi mükafatının bol olduğuna inanarak anlatacaklar. Umudunu kaybeden her şeyi kaybeder Hüseyin. Zenginlik çok eve arabaya sahip olmak değil, çok kişiye Allah rızası için faydalı olabilmektir. Faydalı oluyor ve huzur buluyorsan en zengin sensin.

Hüseyin sesini yükselterek:

“Yaşasın beni seven anlayan Orhan ağabeyim var” diye haykırdı. Çevredekiler bize baktı ama çok rahatsız edecek kadar da yüksek sesle konuşmamıştı Hüseyin. “El alem ne der” diye düşünmeden gerçekleri konuşuyorduk biz. “El alem hayretle baksa ne olur bakmasa ne olur. Anlasan ne olur anlamasa ne olur?” Niyetimiz Halis ya anlamayan anlamasın.

Oturmaktan sıkılınca Hüseyin’e yürümeyi teklif ettim. Bir yerde çok oturunca canım sıkılıyordu. “Nerede hareket orada bereket” misali hareketli olmayı seviyordum çünkü. Hüseyin de memnuniyetle kabul etti. Yürümeye başladık. Koltuk değneği ile ağır aksak yürüyor, hayatından memnun tavrı ile gülüyordu çevresine. Bunun manası, “ben hayatı engelli olmama rağmen seviyor, öğrenmeyi daha çok seviyorum, dünyada mutlu olmak için akıl sağlığımızın yerinde olması yeterli. Bana bilgi veren kitaplar ile bilgi ile sevgi ile donatan Orhan ağabey gibi insanlarla beraber sohbet etmeye doyamam” Bu mesajı ben anlıyordum. Başkası anlar mıydı bilemem. Benim açımdan benim anlama yeterliydi. Anlamayan varsa onun sorunu bu.

Yavaş yavaş yürümeye başladık. Cafeden çıkınca ayaklarımız bizi ırmak kenarına doğru sürükledi. Nedense galiba Hüseyin de bende bu ırmak kenarını seviyorduk. Irmak kenarına geldiğimizi fark edince kamelyalardan boş olan bir tane bularak oturduk.

Ben konuşma gereği hissederek:

“Bugün burada öğrendiğimiz. Engelli insan eğitimini mutlaka tamamlamalı. Mümkünse Üniversite eğitimini de yapmalı. Mazeret üretmeden ailesi de okula yollamanın yanında, okulda iyi öğrenip öğrenmediğini rehber öğretmenler aracılığı ile takip etmeli. Hayatta da öğrenmesi için gerekli kaynakları ailesi ona ulaştırmalı. Engelli de senin yaptığın gibi mümkün olduğunca kendisine yardımcı olacak insanlar ile beraber olmaya daha çok zaman ayırmaya bakmalı. Yani hayat boyu öğrenme, 7/24 saat öğrenme yoluna bakmalı. Hayatın eğlenme değil öğrenme, eğlenmek gerekirse de dozajında eğlenme ama çok öğrenme olacak şekilde zamanını planlamalı. Zor kelimesini de yoğun kelimesini de kullanmamaya bakmalı ki öğrensin. Benim gözlemlerime göre başarılı insanlar zor ve yoğunum kelimelerini kullanmıyorlar veya çok az kullanıyorlar. Tembel ve başarısız insanlar ise bu kelimeleri çok kullanıyorlar.

Hüseyin beni dikkatle dinliyordu. Bu dikkatle dinleme de benim bildiklerimi aktarma isteğimi kamçılıyordu. Öğrenen ve öğreten iki insan olarak mutlu bir ağabey kardeş tablosu çiziyorduk. Ya da öğreten ve öğrenen. Bu tabloyu da herkes oluşturamazdı. Çünkü ben ne kadar öğretmek istesem de öğrenmek istemeyene bir şey anlatamazdım ki.

Hüseyin anladığını başını aşağı indirerek gösteriyordu. Bakıları ile bana dikkatle bakıyor “sizi merakla ve öğrenmeye aç insan tavrı ile dinliyorum” mesajı veriyordu. Benim konuşmam tamamlanınca:

“Sizinle konuşmaktan mutlu oluyorum Orhan ağabey, müthiş bir gözlemci onlara bana çok şey katıyorsunuz” dedi.

Birden aklıma gelmiş gibi Hüseyin’e:

“Bundan sonra her buluşmamızda konuştuğumuz konu ile alakalı olarak “Engelleri Aşanlar” kitabında yer alan engellilerin o konuyla tutumunu incelesek olmaz mı?

Hüseyin bana dikkatle bakarak “Nasıl ama” der gibi dudak büktü. Konu farklı ve ilk defa aklıma gelen konuydu. Açıklamada bulunma gereği duydum.

“Mesela bugün konumuz ‘Engelliler ve eğitim.’ Bu konuyla alakalı mesela “Engelleri Aşanlar” kitabımızda bir kişi seçerek onun nasıl öğrendiğine bakalım olmaz mı? Mesel Gültekin Yazgan ile Mitat Enç nasıl öğrenmiş onu izah etsek güzel olmaz mı?

“Baktım Hüseyin heyecanlanıyor. Çantamdan “Engelleri Aşanlar” kitabını çıkararak Mitat Enç ve Gültekin Yazgan bölümlerini yeniden okumasını istedim. O kitabı okurken ben tuvalete gidip gelecektim. Kitabın o bölümlerini okumaya başladı. Ben kalktım.

Beş dakika sonra dönünce Hüseyin’in “Engelleri Aşanlar” kitabındaki Mitat Enç ve Gültekin Yazgan ile alakalı bölümlerini okuyarak tamamladığını ve beni beklediğini görerek sordum:

“Önce Mitat Enç’in nasıl bir öğrenme azmi olduğunu anlat” dedim.

“Görme engelli olunca engelli olmasını kabullenerek hemen Braille alfabesi öğrenmiş ve eğitimine devam etmek için hareket geçmiş, eğitimine katkı sağlayacak olan herkesten faydalanmış. Kendisi ile ilgilenmeyen veya zorluk çıkaranları bırakarak hemen kendisine yardım edenlerle daha çok irtibat kurarak öğrenebileceğinin en azamisini öğrenmiş. Sonrasında da akademik Kariyer yaparak konuyla alakalı dernek kurup, kendisi gibi engelli olan Gültekin Yazgan ile el ele kendileri gibi engelli olanlara destek olmuşlar. Gerekirse yurt dışından kaynaklar getirerek Braille alfabesi ile çalışmışlar.  Yabancı dilin önemini kavrayarak yabancı dili öğrenmek için çaba harcamışlar ve kendilerine engel olmak isteyenlere asla kırılmadan kendilerine destek olanlara bakmışlar. Bu konuda kütüphane kurmuşlar. Yani çok gayret etmişler. “Zor” ya da “yoğunum” falan da dememişler.

“Yani öğrenmek isteyen bu iki güzide insana evren tüm kapılarını açarak torpil yapmış öyle mi?”

“Aynen öyle Orhan Ağabey, senin bana torpil yaptığın gibi onlara da evren ve evrenin onların hizmetine sunduğu insanlar torpil yapmış. Burada evren değil de Yaratan Allah diyelim. Yani gayretli olana Allah her yerden yardımcı yolluyor”

“Aynen Hüseyin kardeşim. Allah sana da nice torpiller yollayacak inşallah sen yeter ki bu okuduğun engellilerin hayatını anla, yaşa. Öğrenmeye devam et.”

“Bugün de öğreniyoruz ya Orhan Ağabey, bu park, bu insanlar ve siz bize öğreten her nesne bize okul. Öğrenmek isteyene Allah tüm dünyayı hizmetçi olarak yollamış. Gayretim daha da artarak öğrenmeye devam edeceğim. Sizin verdiğiniz kitaplıklarda bana güzel bir kitaplık olacak” dedi.

“Umarım bu Engelleri Aşanlar”ın hayatlarını özel eğitim öğretmenleri ve engelli yakını olan herkes okuyarak yanlışlarını düzelterek öğrenecekleri şeyleri de öğrenerek engelli yakınlarını da bilinçlendirerek hayatlarını etkili öğrenerek kolaylaştırmalarına vesile olurlar” dedim.

Saatime baktım. Hüseyin’e ayırdığım zaman dolmak üzereydi. Bir iş arkadaşımla buluşarak onun bir özel sorununa çare bulmaya bakacaktık.

Biraz düşündükten sonra:

“Engelliler engelli olmayanlardan daha çok çaba harcayarak, onların bir kere okuduklarını engelliler defalarca okuyup anlamaya gayret ederek anlasınlar ve asla vazgeçmesinler. Mitat Enç ve Gültekin Yazgan gibi kendisine tepeden bakanlardan uzaklaşarak kendilerini gerçekten seven insanlarla daha sık görüşsünler, olumsuz konuşan insanlara kulak asmasınlar. Biz izin vermezsek kimse de olumsuz tutumlarını ve sözlerini bize empoze edemez. İstisnalar hariç kimse bizim öğrenmemizi de engelleyemez. Biz istemedikçe de kimse bize güzel şeyleri de öğretemez. Bunun üzerine iyi düşün ve notlar çıkar Hüseyin hayat bize gülümsüyor. Biz de ona daha güzel gülümseme ile cevap verelim de mutlu olalım”

Daha sonra notlarıma ve planlarıma baktım.

“Hüseyin gelecek sefer konumuz da  “Engellilerin işe girmesi” konusunu konuşalım. Engellilerin iş bulması konusunda aileler eğitim kurumları neler yapabilmeli ve engellilerin üretken olması için neler yapılabilir bunu konuşalım. Bakalım engellilerin işe girmesi mi zor yoksa engelliler kendilerini işe mi hazırlamıyor, eğitim de olduğu gibi  “işe girmek zor “ mu diyorlar.”

Daha sonra sustum. Çantamdan kitaplar çıkaracaktım. Kişisel Gelişim kitabı olarak” Savaşçı” kitabını çıkardım. Doğan Cüceloğlu’nun. Öğretmenlikten bıkan bir öğretmen ile meslek sevgisi üzerine, ona meslek sevgisini aşılayan bir kitaptı. Ben birkaç defa okumuş beğenmiş ve çevreme de tavsiye etmiştim.  Hüseyin okumamış okuyacağını söyledi.

Engelli konusunda ise Ayhan Bahçeli’nin Topal Öyküler ile Halis Kuralay’ın “Kör Öyküler”, Turan Yalçın’ın “Sağır Öyküler” kitaplarını hediye ettim. Bu hikayeler içinde engellilerin işe girmesi bir kör, bir sağır ve bir topalın hayat hikayelerinden okuman sana  farkındalık aşılayacak” dedim.

“Hüseyin kitapları sevinçle alarak “ bu kitaplar bana hayatımı kolaylaştıracak farkındalıklar katacak mutlaka. Hem ben hem arkadaşlarım hem de  ailemle severek okuyacağım,  öyle umut ediyorum ki, bu  kitaplar çok kişinin de hayatına dokunacak” dedi.

“Kitap alacak param” yok bahanesine sığınarak  sigaraya ve boş şeylere para harcayanlara inat okumayı sevenlere  kitaplar hediye etmek bana büyük mutluluk veriyordu. “En güzel  hediye, ‘oku’ emrini pekiştirecek  kitaptı .Hem  bu dünya hem  öbür dünya saadetini kazandıracak, hem  de başkalarının hayatına dokunacak güzellikler. Bunu  bilmeyen ve  laf olsun diye  “ ben de  kitap hediye ederim” diye karşısındakini kandırmaya çalışanlara   kimse inanmıyordu. Yalanı söyleyenler bile…

Kitapları sevinçle çantasına koyan  Hüseyin “Ağabey siz bana dünya hazineleri kazandırıyorsunuz. Başkaları gençleri sohbete davet ederek sadece  sohbet ediyorlar, siz ise hem   kitap hediye ederek   görüş ufkumu genişletiyorsunuz hem de   ana daha  çok düşünme fırsatı veriyorsunuz  “ Söz uçar yazı kalır” sözünü  adeta bana aşılıyorsunuz. Sohbetiniz de samimi olduğundan unutulmuyor. Siz sadece dini  sohbet  yapmıyorsunuz hem   bu maddi hem manevi yaşantımızı zenginleştirecek şeyler anlatıyorsunuz  manevi  yaşantımızı   zenginleştiriyorsunuz.” Dedi.

Manevi yaşamın sadece dini yaşantı olmadığını ve karşılıksız her iyiliğin bir manevi yaşam olduğunu anlattım. “

İyilikleri Allah rızası için yapmanın öneminden bahsettim.  İnsanlar samimiyetle  yazılan yazıları ve  samimiyetle söylenen yazıları er ya da geç de olsa  kabulleniyorlar Hüseyin, bizde iyi niyetle bize yaklaşanların değerini senin bizim değerimizi bildiğin gibi bilirsek hayat bize her zaman  bugün birbirimize güldüğümüz ve mutlu olduğumuz gibi gülümser ve  bize torpil yapmaya devam eder.

 

Sizde bu yazıları dikkate okuyarak  düşünerek evrenden (Allah’tan) torpilinizi isteyin yani dua ederek. Kendi kendinizi eğitin bunu ihmal etmeyin engellilere bakışınızı bira z olumlu olarak değiştirin. Bakın hayat daha güzel gelecek size.