ANILARDA GÜLÜMSEYİŞ

 

                1939 yılında Aralık ayının son günlerinde deprem olur. Evler yıkılır. Ölüm ve yaralılarla doludur. “Erzincan Depremi” olarak bilinen depremde Mehmet babam annesini kaybeder. Ahırda inek sağan annesi ahır yıkılır ve ağaçların altında kalır ve vefat eder. Babası Çanakkale Savaşında şehit olan babamı dedesi ve ninesi büyütür.

                Kısa bir süre sonra 1940 yılı Şubat ayında büyük deprem olur. Birinci depremden kalanlar da yok olmuştur. Tavadaki tütünler, ambarda buğdaylar, ahırdaki hayvanlar telef olmuştur. Yoksulluk ve açlık yılları çocukluğumuzun uzun kış gecelerinde ocak başı sohbeti olmuştur. Enkazdan işe yarayanlarla barakalar yapılır. “Allah’tan önümüz bahardı” diye her anlatışında gülümserdi babam.

                Doğduğumdan altı ay sonra annem o zamanın ince hastalıktan vefat etmiş. Babam Çanakkale Gelibolu’da askerdir. Teskereyi alıp köye gelir gelmez komşu köyden nişanlandı. Mehmet dedem ve Hacer nenem beni kendileri büyütmek kararı alıyorlar. Mehmet babam da Hacer annem de şehit çocukları. Yokluk ve yalnızlık nedir iliklerine kadar yaşamışlar. Sekiz çocukları var. Dokuzuncu olarak beni büyüttüler.

Kalabalık bir aileyiz. Hiç yalnızlık çekmiyorum. Okula gidiyorum. Sınıfın en çalışkanıyım. Akşam aileden kim giderse onunla ahıra gidiyor, temizlik yapıyor, saman ve yem veriyorum. Sabahları Hacer annem ve Mehmet babamla tavukları yemliyorum.

                Yazın hayvanları otlatıyorum. Köyde iki tane meyve bahçesinden biri bizim. Bazen bahçe beklemeye de gidiyorum.

                O yıllarda köyde hemen her evde öküzler vardı. Yine Kömüş (manda), inek ve dana sığırları olmak üzere üç ayrı sığır vardı. Koyun ve keçi de çoktu. Hayvancılık, sebze, meyve, tahıl, tütün, pancar en üst limitteydi. İş çoktu. Köyde aç ve açıkta kimse yoktu. Korku bilmezdik. Yarın ne yiyeceğiz derdimiz yoktu. Huzurumuz ve mutluluğumuz yerindeydi.

                Öğretmen okulu sınavlarına hazırlandığım günlerde sabah namazı kalkıyordum. Hacer annem büyük bir somun ekmek dilimine tereyağı sürüyor yiyerek hayvanları otlatmaya gidiyordum. Okulda ders başlamada hayvanların karnını doyuruyor, öğlen de vereceğim otu da temin edip sırtıma sarıyor eve geliyordum. Sabah ilk derse yetişiyor, mutlu ve azimli çalışmalarımı sürdürüyorum. Sınavları kazanıyor, çalışmanın mükafatını alıyorum.

                Annemin nenesi (Hanife Ninem, Mehmet babamın da annesinden akrabası büyük nenem köy anlatımıyla beni baştan aşağı giydiriyor. Yani iç çamaşırları, çorap, pantolon, gömlek alıyor. İlk defa böyle detaylı bir kıyafetim oluyor.

                1970-1971 Eğitim Öğretim yılında Sivas Yıldızeli Pamukpınar Öğretmen Okuluna gitme vaktim geldiğinde el içinde çocuk mahcup olmasın diye bir takım alınıyor. İlk takım elbise, kravat ve çamaşır alınıyor.  Köyde giymeyi çok arzu etmeme, istememe rağmen müsaade edilmiyor. “Okulda giymelisin.” Okulda giyiyorum.

                Babamın askerde yaptırdığı ağaç bavul bana veriliyor. Alınan her şeyi içine özenle yerleştiriyorum. Babamdan bana verilen ilk eşya tahta bavul oluyor. Öğretmen okulumuz liseye dönüşüyor, altı yıl, üç yıldan artık Eğitim Enstitüsü olmak üzere yaklaşık dokuz yıl kullanıyorum.

                Orta okul yıllarım. Yaz tatilindeyim. Hayvanları otlatma görevi bana veriliyor. O yıllarda her yaşta insanın yaptığı işlerden biri evde sığıra katılmayan hayvanların otlatılması. Bazı günler ekmek, salatalık, domates gibi yiyecekleri sırt torbasına koyarak öğlede eve gelmiyor, akşama kadar otlatıyorum. Arkadaş gurubumuz iyi. Mahalleden ve okulda arkadaşlarla kalabalık oluyoruz. Gün içinde oyunlar kuruyoruz. Öğle vaktinde Kelkit Irmağına geliyoruz. Hayvanları suluyor, Söğüt ağaçlarının dibinde dinlendiriyoruz. Bu arada bizde torbamızdaki yiyeceklerimizi yiyor, ırmak da yıkanıp serinliyoruz. Hepimiz yüzme biliyoruz.

                Tatilin ilk günleri henüz buğdaylar biçilmeye başlanmamış. Hayvanları otlatacağımız alan sıkıntısı çekiyor, karınlarını doyurmakta zorlanıyoruz. Arazide ekili olanların zarar görmemesi için muhtarlık her sene iki korucu tutuyor. Koruculardan korkuyoruz. Aniden geliyor, içinde mahsul olan yerde görülen hemen hayvanları alıp götürüyorlar. Ceza karşılığında serbest bırakıyorlar.

                Korucular, köy ihtiyar meclisi tarafından tam yetkili kılınmış arazi, köy bekçileridir. Bunları muhtarlık adına kontrol eden bir de köy bekçisi vardır. Köyde olan, biten, gelen, giden, konuşulanları velhasıl muhtarın haberi olması gerekli her şeyi anında ulaştırır. Müdahale etmesi gereken bir durum halinde tereddüt etmeden gereğini yapardı. 

                Farklı mevkilere gidiyoruz. Bir keresinde arkadaşlarla Ayasun mevkiinde sıcak bir günde yine hayvanları otlatıyoruz. Ovanın tam ortasında uluyol adını verdiğimiz arazi yolu var. Aralıklarla, Çelik, Can Can ve Miciğin eğri oyunu oynuyoruz. İyice terliyoruz. Öğle olmak üzere. Geçit başı denilen yere gitmek için hayvanları sürmeye başladık. Yemek yiyecek, hayvanları sulayacak, gölgede bir iki saat yatarak dinlenmelerini sağlayacak bizde torbadakileri yiyecek, Irmak’ta yıkanacağız.

                Irmak kenarına vardığımız müthiş bir kalabalık vardı. Sanki tüm hayvan otlatanlar orada gibiydi. Her yaştan insan. Büyüklerimiz bizim hayvanlara bakmamız gerektiğini, kendilerinin yıkanacağını söylediler. Daha sonrada biz yıkanacaktık. İtiraz hakkımız yoktu. Ama bir türlü de sıra biz gelmiyordu. Çok sıcak vardı. Aralıklarla elimizi yüzümüzü yıkıyorduk. Vakit ikindiye yaklaşıyordu. Irmaktan çıktılar, İsmail dayı yanımıza geldi. “Çocuklar size bir şey vereceğim, dediklerimi aynen yapacaksınız Ama kimseye benden bahsetmek yok.” Bizim eşek tikeni dediğimiz uzun dikenleri olan bir avuç otu bize verdi. Ali’ nin öküzlerini kuyruğunu kaldırıp oraya basacaksınız (batıracaksınız) sonra filimi beraber seyredeceğiz.

                Hiç konuşamadık. Donup kaldık. İsmail dayıya da hiçbir şey söyleyemedik. Ali dayının kömüş (manda) öküzleri vardı. Haylazdı. Sürekli zararlık yapıyorlardı.

                Birbirimize baktık. Sonunda birlikte sorumlu olmak üzere hep birlikte öküzlerin yanına gittik. Ve söylenileni yapar yapmaz öküzler kuyrukları havada rastgele koşmaya başladılar. Ama zarar verir yerlerde tabi. Biz gülmeye başladık eğleniyoruz. 

Ali dayı öküzleri görünce koşarak korucular görmeden geri getiriyor.

O gün ırmakta yıkanmadan ayrıldık. Tam gün otlatmaya çıktığımızda öğle üzeri konaklayacağımız yer seçiminde dikkatli olmaya çalıştık.

Yıllar oldu aynı yaş gurubu bir araya geldiğimizde anıları tazelerken bu anlattığımı da mutlaka hatırlarız.

 

Osman BAŞ