SEN DE KAFADAN ENGELLİSİN -4. BÖLÜM-

SEN DE KAFADAN ENGELLİSİN -4. BÖLÜM-

 

Engellinin İş Bulması

 

Ülkemizde işsizlik sorunu büyük. Hal böyle olunca bu sorundan fazlası ile engellilerde etkileniyor. Bu işsizlik gerçekten bir işsizlik sorunu mu yoksa gerek sağlam olsun gerek engelli olsun insanların özgüven ve sosyal olamaması, bir mesleği öğrenememiş olması veya gittiği kurslar sonucu kendisine uygun görülen işi beğenmemesi sonucu mu işsizlik var? Bunu iyi araştırmak, düşünmek lazım.

Hüseyin ile engelliler ve işsizlik konusunu konuşmaya karar verdikten sonra tüm enerjimi, boş zamanlarımı, boş zamanlarımı demeyelim de, işimden arta kalan zamanlarımı bu konuyu araştırmaya ayırmaya karar verdim. İnternette yazılan yazıları, iş yerimde oluşturduğum kütüphanede bu konuda yazılan yazıları ve evimde oluşturduğum kitaplığımda bu konuda yazılan kitapları okudum notlar aldım. Notlar aldıkça bilmediğim şeyleri öğrenmenin sevinci ve mutluluğunu yaşadım. İşsizlik bambaşka bir şeydi. Öğrendiklerim karşısında şaşırdım. İş beğenmeme gibi durumlarla karşılaştım. İşsizler iş yok derken, devlet yetkilileri ve özel kurum temsilcileri de insanlara iş beğendiremedikleri nitelikli iş gücü bulamadıklarını söylüyorlardı. Hangisine inanacağına şaşırıyordu insan.

Bu konuyu araştırırken yanlış bildiğimiz çok şey olduğunu gördüm. Kulaktan dolma bilgiler ile dedikodu dinleyerek bilgi sahibi olunamayacağını da anladım. Gerçi bu konuyu biliyordum ama konuyu daha da pekiştirmiş oldum. Bu konuda sayfalarca notlar biriktirdim. Aynı notları Hüseyin’in de aldığını tahmin ediyordum.

İşlerimizin yoğun olduğu, şirketlerin eşantiyon ve reklamın önemini kavrayarak bizden bol bol kalem, bloknot gibi reklam malzemelerini talep ettiği bir dönemdi ve biz bunları zamanında yetiştirmek için patronlarımızla ve bizim kendi eğittiğimiz personelimizle, güler yüzlü elamanlarımızla. Bu çalışmamız tabii ki müşterinin gözünden kaçmıyor ve işimizi zamanında teslim ettiğimiz, edemediğimizde de mazeretimizi inandırıcı olarak ispat ettiğimiz zaman müşterilerimizle ilişkilerimiz her zaman güzel oluyordu. Sosyal sorumluluklarımızı yerine getirdiğimiz zaman da bizi gözleyen Yaradan daha da güzelini veriyordu. Ömer Efendin ve hanımının kurabiyelerine sevgi katarak lezzetlendirdiği gibi, biz de müşterimizin promosyon malzemelerine sevgimizi katıyorduk. Bu da müşterimize sevgi olarak oradan da onların müşterilerine daha çok ısınarak sımsıcak sevgi olarak akıyordu. Sevgi ile yazılan notlar sevgi ile dünyayı ısıtıyordu. Yoksa küresel ısınma denen şey bu muydu?  Sevgi ile ısınan dünya gelecek nesillere de sıcak dünya bırakıyordu galiba.

İş yerinde çalışmalarımız hızla devam ederken “engellilerin işe girmesi” konusundaki araştırma çalışmalarım da buna paralel olarak yavaş ilerliyordu. Bu konuda yani engellilerin işe girmesi konusunda edineceğim her bilgi ilerde benim çok işime yarayacaktı. Bu konuya bu yüzden büyük önem veriyordum.

Tabii ki öncelik asli işimiz, sosyal çalışmalar ikinci işimizdi. Her şeyi zamanında ve yerli yerince yaptığımız zaman hayatta zorluklar olmuyordu. Galiba işsizlik denen kavram da burada ortaya çıkıyordu. İnsanın sorumlu olduğu eğitim, öğretim, iş öğrenme ve gelişme konularını zamanında yapmaması sonucunda ortaya çıkan bir kavram. Bu şu ana kadar yaptığım araştırmaların bende oluşturduğu izlenimdi. Bundan sonra Hüseyin ile buluşacağımız zamana kadar öğreneceklerim ve Hüseyin’in anlattıkları görüşlerimi bakalım ne kadar değiştirecekti. Hüseyin’in bu konudaki görüşlerini çok merak ediyordum.

Çünkü “işsizlik” kavramı da “zor” kavramı kadar kişiden kişiye değişen bir şeydi. Dilimiz o kadar zengin bir dil. Bir konuda birçok terim türetilmiş. Bir insana bir kavram başka anlam veriyor, ötekine başka anlam. Artık o terimi nasıl anlarsan anla. Birine kolay gelen şey ötekine zor geliyordu. İnsanlar arası anlaşmazlıklar da sanırım buradan kaynaklanıyordu.

Mesela bir insana ”pısırık” dersek kızar. Bir insana ise pısırık halinden çalışkan haline geçince  “vay be ben geçmişte amma da pısırık adam imişim” der, bunu da övünerek anlatır anılarında. Halbuki geçmişte ona pısırık dersek o da kızardı. Önemli olan hep gelişme halinde olmak ve insanların olur olmaz söylemlerinden hemen alınmamak. Eğer dostlarımızın bazen şaka yollu söyledikleri sözlerden alınarak hemen kızarsak ve küsersek dostsuz kalma riski ile de karşılaşabiliriz.

Konumuza dönecek olursak, işlerin azaldığı bir dönemde ben de “işsizlik” konusundaki araştırmalarımı artırdım. Bazı arkadaşlarımızın çay, yemek davetlerini de mazeretimizi bildirerek ret edip konuya odaklandım. O zaman gördüm ki, “işsizlik” kavramı her insana göre değişiyor. Birinin ak dediğine başkası kara diyordu. Gerçekten işsizlik var mı yok mu onu bile tam anlayamıyordu insan. Galiba her iki taraf da konuyu abartıyordu. Her iki tarafın da haklı ya da haksız olduğu taraflar vardı. Sanırım bu tartışmalar da hiç bitmeyecekti.

Aynı duyguları ben de yaşamıştım zamanında. Şimdi de işimde şevkle heyecanla çalışırken bazı işi gücü olmayanlar kendini sohbet ediyor zannederek olur olmaz yerde “ne zaman emekli olacaksın?” diye sorunca insan ister istemez kızıyordu. Çünkü insanlar okuyup öğrenmedikleri gibi, güzel konuşan, etkili ve doğru konuşan insanları da dinlemediklerinden kelime hazineleri gelişmiyor bu da nerede ne konuşulacağını bilememeleri sonucunda böyle çalışan insana “ne zaman emekli olacaksın?” demeleri aralarında soğukluğun doğmasına da sebep oluyordu. Sanırım emeklilik muhabbetini de tembel insanlar yapardı.

“İşsizlik” kavramı da böyle bir şeydi. Gençlerin hedef belirlememesi ya da mesleklerini kendi istekleri ile değil de başkalarının telkinleri ile anne baba veya arkadaşlarını memnun etme sevdası ile yanlış okul okumaları yanlış meslek seçmeleri ve yanlış meslek seçmeleri sonucu olarak mesleklerini yapamamaları, kişiliklerini geliştirememeleri sonucunda da işverenlerin gönlünü fethedememeleri, sonrasında da işsiz kalmalarına sebep oluyordu. Engelliler için durum daha farklıydı tabii ki. Hüseyin ile bunu da göz önünde bulundurarak konuyu irdeleyecektik.

Hüseyin ile yaptığımız Konuşmalarımızın hafta sonu olmasına dikkat ediyordum. Benim işimin, Hüseyin’in okulunun olmadığı zamanlar olmalıydı. Benim il dışı seyahatlerimin, onun da sınavlarının ya da ödevlerinin olmadığı döneme rastlamasına dikkat ediyorduk. Bu da her ikimiz için de rahatlık sağlıyordu. Çünkü işimiz birbirimize sıkıntı vermek değil, birbirimize fikir alış verişi yaparken de engelli kardeşlerimize çözüm de sunmaktı. Biz ne kadar güzel çözüm sunsak da gelişmek engellilerin ve onların her zaman yanında olan aileleri istemedikçe olmayacak şeydi. İSTEMEK VE HAREKETE GEÇMEK HER İŞİN BAŞIYDI çünkü.

Hüseyin ile en son buluşmamızın üzerinden üç hafta geçmişti ki, biraz işlerimizin azaldığı zamanda Hüseyin’i aradım. O’nun da zamanı varmış. Hatta verdiğim kitapları okuyup tamamlayarak benim aramamı beklemiş. Çok da araştırma yapmış, Üniversitenin kütüphanesinde ve İl Halk Kütüphanesinde. Telefonda “bu konuda kitap yazacak kadar doküman edindim nerede ise” dedi. Güldüm. “İnşallah bu konuda kitap da yazarsın. Gönlünden geçen güzel düşünceleri ve sevgini aktarsan gene de güzel kitap çıkar ve okunur” dedim. Teşekkür etti.

Hüseyin’e vereceğim kitapları özenle seçtim. Kitaplığımda olanları veremezdim ona kitapçımdan yenilerini aldım. Olmayanı getirttim. Maharetli kitapçım istediğim kitapları bana iki günde getiriyordu. Bu konuda şanslıydım.

Bu sefer Hüseyin’e “Engel Olma Destek ol” adlı kitabı verecektim. İşitme engelli Mustafa Epik’in yazdığı bu kitap işitme engellilerin başından geçen hikayelerden oluşuyordu. İşaret dili eğitmeni de olan Mustafa Epik senelerce Sivas’ta Üniversitelilere işaret dili öğreterek yaşamını sürdüren bir insandı. Yakından tanışmış ve takdir etmiştim onu. Kitabı da severek Hüseyin’e hediye edecektim.

Kişisel Gelişim Kitabı olarak da “Düşün ve Başar”ı hediye edecektim. Muhammed Bozdağ hocanın kitabı Türkçe de yayınlanmış en sevdiğim 2. kişisel gelişim kitabıydı. En sevdiğim kitap ise Mümin Sekman’ın “Her şey Seninle Başlar” kitabıydı. Kaç kişiye hediye ettiğimi hatırlamıyorum bile. Zaten bunu hediye etmiştim Hüseyin’e. Okullara konuşmaya davet edildiğimde en güzel soru soran ya da en çok okuyan öğrencilere hediye ederdim. Ben defalarca okudum ama hediye ettiklerimin hepsinin anlayarak okuduklarını zannetmiyorum. Anlayarak okusalar dostluğumuzu geliştirirler ve okuduklarını uygularlardı. Ben de onlara daha güzel kitaplarda hediye ederdim. Konumuz bu değil ama okumak geliştiriyor işte.

Cumartesi günü gelmişti. Yalnız bir aksilik oldu. Ne mi? Gülmeyin ama okuyanların bile üzüleceği aksilik. O hafta Ömer Efendi’nin hanımı rahatsızlanınca “Ömer Efendi Kurabiyeleri” hazırlanamamıştı. O hafta kurabiyeleri bir pastaneden mi marketten mi ne aldık ama çalışanlarımız ve misafirlerimiz bunu hemen fark ettiler. İçine sevgi katılmamış kurabiyenin lezzeti olmuyormuş çünkü. Ben de marketten başka kurabiyeler aldım. Bu sefer şehrin tepesinde bir çay evinde buluşmaya karar verdik. Hem cafenin bahçesi de vardı. Ormanlık alanda da yürüyebilirdik. Hava güzel olursa piknik bile yapabilirdik.

Beklenen gün gelince Hüseyin’i alarak yola çıktık. Hüseyin’in bir sıkıntısı olduğunu anlaşılıyordu. Ben bunu fark ederek sordum. Önce söylemek istemedi. Ben de ısrar etmedim. O istemeyince ben ısrarla söylemesini isteyemezdim.

Bir süre gittikten sonra sıkıntısı artınca söylemek zorunda kaldı. “Abi siz benim sizinle konuşmaya yalnız gelmemi istediniz. Bunu anlamadım. Arkadaşlarım da gizli şeyler konuştuğumuz sandılar. Bunu izah edemedim. Biliyorsunuz Üniversiteliler her şeyden şüphelenir, çoğu dedikodu eder.”

Gülümsedim. Ben gülünce Hüseyin de rahatladı. Tahmin etmiştim böyle olacağını.

Gülerek dedim ki “el alem ne der” i bırakmıştık hani?

Hüseyin bayağı rahatlamış olarak ve gülerek “biz bıraktık ama toplum bırakmıyor. El alem, el alemin ne dediğini de kolay kolay bırakmayacak” dedi. Kahkahalarla güldük ikimiz de.

Hüseyin konuşmaya başladı. Rahatça içinden geçenleri anlattı. Araba tepeye tırmanırken o da anlattı ben dinledim.

“Sizinle tanıştıktan sonra ve iletişimi geliştirdikten sonra, verdiğiniz kitapları okuyarak o kadar etkilendim ki, bu yazılanları not alarak hayatıma uygulamaya baktım. Sanırım bu uyguladıklarım mutlaka etkili olmuş olacak ki başta ev arkadaşım olmak üzere herkesin dikkatini çekti. Kitapları göstererek kitap alıp okuduğumu ve her zamankinden daha dikkatle okumaya başlayınca geliştiğimi ve değiştiğimi söyledim. Buna inanmadı bana ‘bu kitaplar senin seçeceğin kitaplar değil, mutlaka bir bilen insanın tavsiye edeceği kitaplar, bize haber vermeden bir kursa mı katlıyorsun?’ dedi. Yani Orhan ağabey, ne kadar gizlesem de gelişim gizlenemiyor. Arkadaşa her şeyi anlattım. Bana ‘ben de sohbetlerinize katılmak isterdim’ dedi.  Ama ben baş başa bu terapi gibi sohbetleri çok sevdim. Çok öğretici ve bilinçlendirici oluyor. O yüzden arkadaşıma ne cevap vereceğimi bilemedim ve ‘Orhan abiye bir danışayım’ dedim. Bu sohbetlerden ben çok faydalandım ama onlar faydalanmayabilir hatta zararlı da bulabilir ve beni de sizden soğutmaya çalışabilirler.

Ben arabayı kullanırken bir yandan da Hüseyin’i dinliyordum. Arada sırada yüzüne bakarak onu dinlediğimi hissettirmeye çalışıyordum. Hem dinlemek hem de araba kullanmak da hoş olmuyordu. Çünkü etkili dinlemede muhatabımızın yüzüne bakarak “tüm benliğimle sizi dinliyorum” mesajını içtenliğimizle vermemiz gerekiyordu. Bu aynı zamanda lider olan insanların yaptığı tutumdu. En başta peygamberimizin.

Konuşma gereği duyarak endişesini cevaplamaya çalıştım.

“Hüseyin kardeş, bu çalışmamız baş başa planlanmış hani radyo ve televizyonlarda “bir konu bir konuk” tarzı sohbetler vardır ya senin dediğin gibi terapi gibi. İşte öyle bir şey. Konumuzu dağıtmadan baş başa konuşmaya devam edelim ama tabii o bizimle tanışmak isteyen arkadaşlarınla da tanışırız. Ama konumuzu dağıtmadan. Arkadaşını ara konuşmamızın biteceği bir saat sonra gelsin tanışalım çay içelim sonra sizi çarşıya bırakırım” dedim.

Hüseyin arkadaşını arayarak durumu izah etti.

Çay içeceğimiz yere varmıştık. “Ömer efendi kurabiyeleri” yoktu ama ona çok benzeyen kurabiyeler almıştım marketten. Bakalım Hüseyin lezzeti fark edecek mi diye?

Beraberce ak tepedeki “gözlem çay evi” ne girdik.  Bizi baş köşeye davet ettiler. Çay evi fazla kalabalık değildi. Sadece birkaç masa doluydu. Sanırım akşamları ve öğleden sonra geliyordu insanlar bu mekana. Kahvelerimizi söyledik. Kurabiyeleri çıkardım. Masaya koydum. Hem yiyecek, hem içecek hem konuşacaktık. “Tatlı yiyelim tatlı konuşalım” misali. Hüseyin kurabiyeden bir dilim almış ve çayından bir yudum içmişti ki, bir şeyi garipsediği yüzünden belli oldu. Sordum. Nedir sorun diye? Sanki bilmiyormuş edasıyla.

“Bunlar’ Ömer efendi kurabiyeleri’ değil”  dedi.

Şaşırmış gibi yaptım. Sonrasında durumu açıklayınca o da gülmeye başladı. Ben biraz daha açıklamada bulundum. “İnsan yaptığı işe sevgisini ve ilgisini de katarsa yani işini çok severse bolluk bereket ve lezzet ona siner. İşte senin fark ettiğin bu.” Dedim.

Sonra kahvemden bir fırt çekerek kurabiyeden bit dilim alınca  sanki aklıma gelmiş gibi devam ettim:

Sonra kahvemden bir fırt çekerek kurabiyeden bir dilim alınca sanki aklıma gelmiş gibi devam ettim:

“Bu kurabiyelerin kârının öğrencilere burs olarak gittiğini anlatmıştım hani sana.  İşte o ihlaslı ve imanlı öğrencilerin her burs alışında Ömer Efendi ve hanımına ettiği samimi duaların gücünü de kurabiyene sindiğini de unutma” dedim.

Aklıma gelmişken bir menkıbe anlatmak istedim.

“Fatih İstanbul’u feth edince, bir derviş gelerek ‘sultanım bu şehri bizim dualarımızla feh ettiniz’ demiş. Sultan kılıcını göstererek ‘doğru ama bunun payını da unutma’ demiş. Yani dua edeceğiz dua alacağız ama kılıcımızı kuşanarak da savaşacağız. Burada anlatmak istediğim hayır dua alacağız ama bu kurabiyelerin olması için de un, şeker ve onu yoğuracak, pişirecek ve sevgiyle dağıtacak Ömer efendiler olacak, bizim patronlar gibi alıp da dedelerinin sevabına müşterilerine ve misafirlerine ikram edecek patronlar da lazım. Böyle iyi niyet ağları ile, sevgi ile dünya güzelleşecek dedim.

Hüseyin kahvemden fırt alarak bir dilim daha kurabiyeden alarak:

“Güzel söze güzel söz denir ve söyleyene diline gönlüne sağlık Orhan ağabey denir.” dedi. Gülüştük.

Sonra çantamdan notları çıkararak masaya koydum. Hüseyin’e konuya hemen başlamamız gerektiğini anlatan bakış baktım. O da hemen notlarını çıkardı.

Masaya geçen sefer verdiğim kitapları yaydı. Bana, tamam dercesine konuşmaya başlamadan önce “Topal Öyküler” adlı kitabı çıkardı. Kitabı bana göstererek anlatmaya başladı:

“Topal insanların başından geçen güzel hikayeler var burada Orhan ağabey, çoğu benzer şekilde benim başımdan da geçti. Engelimizle barışık yaşadığımız zaman hayat daha güzel ben yürümekte zorlanıyorsam da aklım başım yerinde. Yavaş da yürürüm ama önemli olan mantıklı düşünmek, ülkem için çalışmak, okumak ve kimseye muhtaç olmamak yanında başkalarına da faydalı olarak Peygamberimizin “İki günü denk olan ziyandadır” ve “insanların hayırlısı insanlara faydalı olandır” hadislerini anlayarak yaşamak. Topal İnsan diye insanlara acıyanlara ve onlarla alay edenlere dua etmekten başka çaremiz yok. Bu kitabı geçici olarak topal olan insanlara, ortopedi servislerinde iyileşmek için yatarken sızlananlara ve halinden şikayet edenlere okutmak lazım. Empati yapsınlar diye. Hatta her bedensel engelliye okutmak lazım. Engelli öğretmenleri, ortopedi uzmanları bu kitapla hastalarını öğrencilerini buluşturması lazım. Belki okuyan önyargılarından kurtularak geçici olan sakatlıklarına dua ederler. Kitabı kaleme alan ve hayat dolu insan olduğunu tahmin ettiğim Ayhan Bahçeli’ye çok teşekkür ederim. Hayatına değer katmak isteyenlere güzel dersler vermiş bu kitapla” dedi.

Kitabı çok iyi anlamış ve özetlemişti. Belli ki kitabı samimiyetle okumuştu. Benim gibi iki ya da üç defa okuduğunu tahmin ettim. Sorunca onayladı. Arkadaşları da okumuş. Hatta alıp da arkadaşlarına ortopedik engelli dostlarına hediye edeceğini söyleyenler olmuş. Duygulandım. Gözlerim yaşardı. Güzel kitapları böyle paylaşan Hüseyin’e burs ayarlamaya karar verdim firmadan. Patronlarım seve seve bunu kabul ederlerdi. “İyilik ya denize at, balık bilmezse halık bilir” atasözünü bir kere daha ispatlayacaktık hep beraber.

Sustum kahvemde kalan son yudumu da yudumladım. Kurabiyelerden bir dilim daha ısırdım. Lezzet farkını ben de hissettim. Hüseyin’e baktım “devam et” diyerek. O da heyecanla anlatmaya başladı. Bu Sefer “Kör Öyküler” kitabını çıkararak gösterdi:

“Gözleri görmeyen ama gönül gözü açık Halis Kuralay yazmış. Ne kadar hayran kaldım ona. Doğuştan görme engelli ama Boğaziçi Üniversitesi” mezunu bir insan. Psikolojik danışmanlık yapmış okullarda. O da hayatı dolu yaşayanlardan. Kitapta birçok görme engellinin hayat hikayesi de vardı. Bu engelliler yan gelip yatarak dilenen değil, tersine gönülden verilenleri de ret eden insanlar. Yani ‘benim gözüm yok ama gönlüm tok’ paraya muhtaç da değilim, işim var siz kendi gönül gözünüzün körlüğü ile ilgilenin.” diyecek kadar sağlam karakterli insanlar. Araştırdım da bu kitap İl Halk Kütüphanelerinde de Üniversite Kütüphanelerinde de çok okunan kitap Topal Öyküler gibi. Sanırım kitapta hikayelerin samimiyeti bu kitapları okutuyor. Yazarlar samimi yazarlarsa okuyan da samimi olarak okuyor ve başkalarına da hediye ve tavsiye ediyorlar. İmkanım olsa her engelliye bu kitapları hediye ederdim. Arkadaşlarımızın bazıları İl Halk Kütüphanesinden bazıları da Üniversite kütüphanesinden alarak okuyacak bu kitapları. Halis beye de kitabı yayınlayan Vefa Dağıtıma da teşekkür ederiz.” dedi. Maşallah Hüseyin’e bir kere daha hayran kaldım. Okuyan okuduklarını uygulayan ve hemen çevresi ile paylaşan bir engelli Üniversiteli. Ülkemin geleceği adına umudum çoktu. O an umudumun daha da arttığını hissettim. Elimi uzatarak tebrik ettim. O da gülümsedi.

Bir şey dikkatimi çekti. İlk tanışmamızda kısa cümleler kuran Hüseyin’in bu konuşmamızda konuşmasını daha gelişmiş buldum. Daha uzun cümlelerle daha vurgulu konuşuyordu sanki. Bunu onunla paylaşınca bana şunu anlattı:

“İlk tanıştığımızda insanlarla uzun uzun konuşunca insanlar sıkılıyorlar. Ben tanıştığım insanlarla ilk başta az konuşur çok dinlerim. Onların güvenini kazanınca da onlar beni dinler. Çok insan tersini yapar o yüzden dostluklar devam etmez. Sizinle bu 4. Buluşmamız ve beni dinliyor, anlıyorsunuz. Ben de samimiyetle anlatıyorum.  Sizinle tanıştıktan sonra da hitabeti geliştirme üzerine üç kitabı sindirerek okudum. Bunları da okul ve İl Halk Kütüphanesinden temin ettim. Okurken not aldım. İsteyenler ile paylaştım notlarımı. Bu da gelişimimi sağladı. Önümüzdeki engelliler gününde Üniversitede sunum yapacağım. Ha söylemeyi de unuttum. Okulun engelli birimine öğrenci temsilcisi seçildim.” dedi.

Hayretim sevince dönüştü. Okuduğunu uygulayan ve gelişen bir engelli ve “işsizim” diyen ama okumak istenmeyen, gelişmek istemeyen ve “ne iş olursa yaparım” diyen Üniversiteliler. Farkı burada açık ve net görebiliyordum.

Bu arada kahveler tazelendi. Konuşmayı koyulaştırdık. Bu sefer Hüseyin “Sağır Öyküler” kitabını çıkardı. Gülümsedi. Bana baktı.

“Bu kitapta güzel yazar abimiz kendi hayatını anlatmış, işitme engelli diğer yazarları anlatmış. İşitme engelliler milli takımlarında başarılı olan işitme engellileri anlatmış. Çözüm yolları önermiş. “Sağır duymaz uydurur” misali birkaç da hikaye kurgulamış. Ama çoğu yaşanan şey. Duymuyor ama benim gibi hitabet üzerine kitaplar okuyunca hitabeti gelişmiş. Konuşmasının düzgün olmasından dolayı işitme engelli olduğuna ailesi dahil çok insan çok zaman inanamıyormuş. Ama o gelişmeye devam ediyor. Kitaplarının yayınlanmamasını dert etmeden yazılarını internetten paylaşıyor. Yazılarına gönlünü katınca “Ömer Efendi kurabiyeleri” gibi lezzetli yazılar ortaya çıkıyor. Konferans verdiği okullarda isteyen gençler ile dostluklar kurarak onlara sadece konferans değil hayatın her zamanında bilgilerini aktarıyor. Bence Sağır Öyküler kitabının yazarı Turan ağabey her Üniversiteye her okula konuşmaya davet edilmeli. İnşallah beraber de konuşuruz Üniversitelerde. Zor diyen insanlar çok çalışınca kendilerinin bile inanamayacakları kadar gelişebiliyorlar.” dedi. İnşallah dedim içimden.

Sonra yeni gelen kahvelerden fırt çektik. Hüseyin o kadar güzel konuşuyordu ki, bana susmak ve dinlemek kaldı. O bu sefer çantasından “ Savaşçı”yı çıkararak masaya koydu. Heyecanlandım benim de defalarca okuduğum bu Doğan Cüceloğlu kitabı. Hüseyin anlatmaya başladı:

“Savaşçı Öğretmenliği seçen ama bu meslekte tatmin olmayan Arif bey ile psikologun sohbetini anlatmış. İşi derinlemesine irdeleyince her şeyin para olmadığını meslekte manevi tatminin her şeyin üstesinde olduğunu anlatıyor Psikolog. Mesleklere “daha çok nasıl kazanırım” diyerek en çok kazandıran mesleklere sevmediği halde insanları yönlendirmenin insan psikolojisi üzerine etkilerini anlatmış. Ben de okuduğum bölümü daha çok sevmeye ve anlamaya başladım böylece. Sanırım mesleğini sevmeyen ve sevmek isteyen herkesin okuması gereken bir kitap. Gene okuyacağım ve okutacağım tabii. Kitabın özü E.E.Cumming’in şu sözünde gizli, seni başkalarından farksız yapmaya gece gündüz çalışan bir dünyada kendin olabilmek, kendin kalabilmek dünyanın en büyük savaşını vermektir. Bu savaş bir başladı mı hiç bitmez. Yani kötülükler ile önyargılar ile ve kötü niyetli insanlar ile ve onların önyargıları ile bir savaşçı gibi cesurca ama hakarete ve başkalarını kırmadan savaşacağız. Bu kitaptan bunu anladım.”

Baktım Hüseyin bir çırpıda okuduğu 4 kitabı da fazla uzatmadan ayrıntıya girmeden özetledi.  Demek ki okumak insanı geliştiriyor ve kendini daha güzel ifade etmesine de sebep oluyor. Bu kadar güzel sohbete rağmen henüz konumuza gelememiştik.

Konuya hemen girmek istedim.

“Çok güzel anlattın Hüseyin konumuza gelelim. Engellilerin arasında sence işsizlik var mı? Engelliler işsizliği nasıl aşar?”

Biraz bekledim. Kahvemiz soğumadan bir fırt çektik. Daha sonra da kurabiyelerden bir parça yedik. Biraz yaş pasta istedik garsondan. Hüseyin düşündü. Bana dönerek:

“Ülkemizde engelli oranı yüzde 12.29 ama eğitimli yani yüksek okul okuyan engelli oranı binde 19, demek ki engellilerin önce eğitimli olması lazım. Sonrasında da engellileri toplum tarafından anlayarak çalışamayacak kadar engelli olanlara sosyal yardım vermeli, çalışabilecek kapasitede olanlara da engellilik durumuna ve eğitimine göre iş imkanı sağlamalıyız ama öncelikle eğitimli olmayan engellilere kurslar açarak onların kurslar vasıtası ile meslek sahibi olmasına destek olmalıyız. Kurslara da engelliler severek meslek öğrenmek için gitmeli. Engelliler zor demeden zoru başarmak zorunda. İnsan bir şeyi azimle yaparsa zamanla öğrenebilir. Mesela Matematik anlamadığını söyleyen insan Matematiği güzel öğreten bir öğretmen sayesinde Matematik öğretmeni bile olabilir. Engellilerde öyle yapmalı. Sağır Öyküler de Turan ağabey yazıyordu. O’na ortaokulda ve lisede hiç şiir okutmamışlar, konuşma yaptırmamışlar ama o azmederek konferans verecek ve insanları şaşırtacak kadar güzel konuşmayı öğrenmiş. Az konuşan insan da gayretle güzel konuşan insan olabilir. Ama azmederek. Zor diye bahane uydurarak değil.”

Sustum Hüseyin’e baktım.

“Tamam da bunu nasıl başaracağız?”

“Ailelerde çocuğumuz engelli başaramaz demek yerine gerekirse bu kurslara yollayarak, okula yollayarak evde kendileri destek olarak ve destek olacak komşu, akrabalardan da destek alarak bunu başarabilirler. Bunda utanılacak bir şey yok. Mesele başarılı anne ve babanın çocuğu başarılı oluyorsa engelli çocuğu olan anne ve baba da engelli çocuklarının kendi ayakları üzerine duracak kadar bir iş sahibi olması için çaba harcamalılar. Nasıl olsa ben varım ben bakarım ya da devlet maaş verir bakar mantığı ile yaklaşmamalı Orhan Ağabey. Yani önce engellilerin eğitim seviyesini yükseltmemiz lazım binde 20’lerden binde 100’lere (yüzde 1) bunu da başarabiliriz ailelerce okullarda bilinçli öğretmenlerce, rehber öğretmenler ve sosyal hizmet uzmanlarınca. Ama hepsi de engellileri severek yardım etmeli.”

Sustum ben. Ne güzel anlatıyordu Hüseyin. Bir uzman gibi. Bunu da okuyarak elde etmişti. Henüz bir Üniversite öğrencisiydi bu da. İnsan gayret ederse daha Üniversitede okurken bile sosyal ve etkili insan olabiliyordu. Üniversitelilerin Hüseyin’den ders alması gereken çok şey vardı. O konuşmaya devam etti.

“Eğitimine gücü yettiği kadar devam eden engelli aynı zamanda sosyal insan olmaya bakmalı. Düzenlenen kurslar ile beraber sosyal etkinliklere katılarak devletin temsilcileri ile iyi ilişkilerde olmalı ailesi ile beraber. Başarılı engelliler ile sohbetler etmesi ona ilham ve güç verir. Bilmediklerini sorarak öğrenmesi güç katar. Ama sanıyorum bazı engelliler kendilerine gerçek manada destek olacak engellileri fazla ciddiye almıyorlar. Engellilerin hayatını anlattıkları kitaplar da okudum. Bunun için bireysel azim önemli. Azimli engelli hayat hikayeleri bir engelli olan bana doping etkisi yapmışken ötekilere de yapar. Şu Kör Öyküler, Topal Öyküler ve Sağır Öyküler kitaplarını okumak bile insanı geliştiriyor ve engelli çocuğu olan ailelere güzel kaynaklar.”

Konuyu anlatması için tüm sözü Hüseyin’e bırakmaya karar verdim. Ben arada kısa cümleler ile görüşlerimi anlatacaktım. Zira Hüseyin o kadar güzel anlatıyordu ki, bana susmak kalıyordu. Sözüne devam etti:

“Daha gayretli olarak engellilerin eğitimine eğitenler, öğretmenler ve aileler, sivil toplum kuruluşları olarak devam etmeliyiz. Yapılan hiçbir şeyi yeterli görmeden.”

“Yani kafadan engelli olmak halinden sıyrılarak değil mi?”

“Evet aynen Orhan ağabey, kafadaki olumsuzlukları sevgi ve bilgi ilke değiştirerek, dönüştürerek, gönül gözümüzü de Halis ağabey gibi açarak, kötü ve olumsuz sözlere Sağır Öyküler yazarı Turan Ağabey gibi kulaklarımızı kapayarak ve güzel şeylere açarak. Allah güzel sözleri de duyurmak istediklerini de zaten duymayana duyurur, göstermek istediklerini de rüya olarak yollar anlamak isteyene. Ama isteyene, herkese değil.”

“Bunları duyan engelliler ve aileleri de sana bu da kafadan engelli demesinler ha?”

Bu esprim karşısında Hüseyin o kadar kahkahayla güldü ki ben de şaşırdım. İnsanları neşelendirme de ne güzel şeydi.

Sustum. Gelen yaş pastadan bir dilim aldım. Sonrasında Hüseyin iki dilim aldı. İştahla yemeye başladık. “Tatlı yiyor, tatlı konuşuyor, tatlı kahveler içerek hayatımıza tat katmaya çalışıyorduk. Çözüm yolları arıyorduk. Bir an aklıma geldi notlarıma bakınca Hüseyin’e soruverdim:

“EKPSS İçin ne diyeceksin. Engellilerin çoğu beğenmiyor?”

“Orhan ağabey, her engelli grubu için ayrı sınav olsun deniyor ama, her engelli sınıfına ayrı sınav yapsak bu sefer bir kısmı az görüyor, bir kısmı çok görüyor herkesin özür derecesine göre kolaylıkta sınav olsun demeye de başlanabilir. Mesela yüzde 20 az görene zor yüzde 80 göremeyene kolay sorular sorulsun gibi. Yani hiç kimseyi memnun edemesin. Bunun için EKPSS’ye çok mükemmel demesek de ülkemizde en uygunu da diyebiliriz. Bu yüzden engellilere düşen durumlarından daha büyük gayretle çaba harcamaları yani çok çalışarak başarılı olmaya bakmaları. Ben memur olmak istiyorum diyerek hiç çalışmadan “ailevi sorunlarım var çalışamadım” diyerek düşük puanla memur olunmaz. Bu yüzden engelli olan çok çalışarak çevresinden de yardım isteyerek mazeretlere sığınmadan çaba harcayabilir. Mazeret üretecekleri zamanı bile çalışmaya ayırsalar kâr.”

Düşündüm bu konuda biraz Hüseyin haklıydı. EKPSS’ye adam gibi çalışarak güzel puan alarak yerleşen çok insana rastlamıştım. Başarıları da tesadüf değildi. Sınav zamanı  ücretsiz  pek çok yerde  kurslar düzenleniyordu  işaret dili ile Braille alfabesi ile.

“Hüseyin başarısız insan mazeret üretir, başarmak isteyen ve başarılı insan ise proje üretmek için çaba harcar. Sen nasıl birkaç haftada 3 veya 4 kitabı okudun ve bir çırpıda bana anlattınsa onlar da istese bu çabayı gösteremez mi? Kurslarda öğrendiklerini aile fertleri ile akşam evde çalışarak pekiştiremezler mi? Bu sınavlar sonuçta az kadroya başvuran çok sayıda elamanı eleyecek bilgi ve beceri deneyen sınavlar değil mi?”

“Tabii ki isterlerse neden olmasın Orhan ağabey, yeter ki okuma sevgisi elde edelim gerisi kolay zaten. Gayretli olan EKPSS kazanır, memur olur gayret etmeyen de özel sektörün çalışma temposunda kendine yazık eder. Çünkü bu bir seçim ve çaba ile. 1 yıl EKPSS’ye adam gibi planlı gayretli ÇALIŞAN ENGELLİ MEMUR OLUR. Çalışmayan da özel sektörün ağır çalışma temposu altında 10 veya 15 sene emekli olana kadar daha çok çalışmak zorunda kalır. Bunu atananlar ile görmekteyiz. Tecrübe ile sabit yani. Hayatta seçimlerimizin sonuçları ve çabalarımızın karşılıkları var.”

Hüseyin tabii bu konuları araştırma sonucunda söylüyordu. Yani çalışana evren torpil yapıyordu. İnsan bunu göremiyordu işte. “Körlük görmemek değil, görmek istememek” diyen ne kadar güzel söylemişti. Duymak istemeyenden daha sağır, görmek istemeyenden daha kör kim olabilirdi ki?

Çay evinde getirilen yaş pastalar da güzeldi. Bir porsiyon daha yiyerek kalktık. Biraz da tepedeki koruda gezerek konuşalım, dedik. Koru çam ağaçları ile kaplıydı ve mis gibi çam kokuyordu. Bu çamlıkta spor yapan insanlar vardı. Yaya yolunda yürürken hem konuşacak hem de insanları izleyecek hem de spor yapmış olacaktık.

Dışarı çıkarak koruda gezmeye başladık. Çok içmiş ve yemiştik. Yürüyerek hazmetmek lazımdı yiyip içtiklerimizi. Konuşma gereği hissederek konuşmaya başladım.

“EKPSS sınavı da aynen lise, Üniversite ve işe giriş sınavları gibi çok eleştiri alan sınavlar. Buna rağmen insanlar çok çalışarak bunu başarıyorlar. Benim çocuklarımda lise ve Üniversite giriş sınavlarına senelerce çalışarak hafta içi okulda hafta sonu etüt merkezinde ve bazen geceleri de çalışarak başardılar. Ama onlar kadar çalışmayanlar kazanamadı ve daha sonra yeniden çalışmak zorunda kaldılar yani zaman kaybı yaşadılar. EKPSS de aynen böyle. Sen çalışmaya gayret edersen Evren sana torpil de yollamaya başlar. Bu konuda hemfikiriz. Ama engellilere tabii bunu anlatsak gene zor diyecek başka şey demeyecekler. Biz de bu yüzden bizi ciddiye alan ve soranlara cevap verelim değil mi?” Gülüştük. Gerçekten de böyleydi hayat. Hayatta çalışan da vardı. Mazeret üreten de. Çalışanlar belki çok zengin olmuyordu ama sefil de olmuyordu. Ama çalışmayan peşinen sefil oluyordu.

Yürümeye devam ettik koruda. Yavaş yavaş salına salına ve temiz havayı içimize çekerek. Konuşma gereği duydum:

“EKPSS zor diyen İş Kur’a kaydolarak kendine uygun bir işe yerleştirilmesini isteyebilir. Kur’a ile alınan işçi ve memurlara bir şey diyemem ama herkese ilkokul mezununa bile sınav yapılmalı bence. Okul okumayan insan belki okul dışında okuyarak kendini geliştirmiş olabilir. Bu insanların da bilgisi ile işe girmek hakkı bence. Genelde eğitimi lise ve üstü olan engelliler çok çalışırlarsa EKPPSS ile atanabiliyorlar. Bunun yanında çevresini ve sosyal ilişkilerini geniş tutan insanlar da eş dost yardımı ile özelde işe girebilirler. Çalışmayı sevene evren yardım eder. Burada anlatmak istediğimiz engellinin gerçek manada çalışmak istediği ya da çalışabilecek durumda olup olmadığı. Çalışabilecek durumda olan insan gayret de edecek. Mesela Hüseyin sen sosyal ilişkilerini sıkı tutan insansın. Sana her an her yerden iş teklifi gelebilir.

İşsizlik kaygısı yaşıyor musun? Kariyer hedefin ne?”

Bu beklenmedik soru karşısında Hüseyin şaşırdı:

“Çoğu insanın hedefi KPSS ile idari hakim olmak veya kaymakamlık, ben ise bir firmada iş öğrenerek, kendi firmamı kurarak aynı zamanda da iş dünyasına işte başarı konularında eğitim vermek ve tecrübelerimi de kitaplaştırarak güzel şeyler yapmak isterim.”

Hüseyin’in hedefi netti ve bu hedef doğrultusunda emin adımlarla ilerliyordu. Ona patronlarımızla görüşerek burs ayarlayacak ilk bursu de ben kendi cebimden bugün verecektim. Sonrası da patronlarımız ile görüşerek olacaktı. Bunu düşününce mutlu olduğumu hissettim. 

Bugünkü konumuzu tamamlamıştık bence. Vermek istediğimiz mesajlar da netti. Hüseyin’e bundan sonraki konuşmamızın konusu “engellilerin sosyalleşmesi ve sosyal hayata adapte olması” olsun dedim. Kabul etti. Durarak not etti. Tam bu sırada telefonun sesi çaldı Hüseyin’in. Konuşması kısa sürdü ve bana dönüp gülerek “arkadaşlarımız çay evine gelmiş ve bizleri bekliyorlarmış” dedi. Gülerek hızlı adımlarla çay evine geri döndük.

Çay evine gelince ben de Hüseyin de çok ama çok şaşırdık. Hüseyin’in 5 arkadaşı gelmişti. Ellerinde çiçekler ve bir kutu pasta vardı. Pastayı açmış ve bizi bekliyorlardı, meğer Hüseyin’in yaş günüymüş. Hüseyin bu sürprizi hazırlamalarını istemiş arkadaşlarından. Onlarda beni merak ettiklerinden ve tanışmak istediklerinden dolayı kabul etmişler.

Çok hoşuma giden bir sürpriz oldu. Engelli bir Üniversiteli. Gelişen, okuyan ve sevilen..

O’nunla sohbet ederek gelişmesine katkı sağlayan bir gelişim gönüllüsü.

O engelli Üniversitelinin okuduğu kitapları okuyarak gelişmeye çalışan arkadaşları ve bu kitapları kimin ona hediye ettiğini araştırarak onunla tanışmak isteyen Üniversiteliler. Tatlı sohbetin simgesi tatlı pastalar ve sevginin simgesi çiçekler. Ve bilgi simgesi olan gülücükler ve içten bakışlar… Ne kadar anlamlı geldi bana…

Gelenler Sinan, Emre, Ahmet, Hasan ve Şeyda… Hepsi de Hüseyin’in sınıf arkadaşları… Önce pastayı üfledi Hüseyin, sonra da çiçeği aldı. Sonra çantasından 5 tane kitap çıkardı. Baktım “Her Şey Seninle Başlar” yazıyor. Hepsini arkadaşlarına vererek dedi ki;

“Yaş gününde yeni yaşına girene hediye vermek adettendir. Ama ben sizin bana gösterdiğiniz sevgiye karşılık olarak size kitaplar ile karşılık vermek istedim. En güzel hediye kitaptır. Ondan dolayı bu kitabı hediye ediyorum”

Sonra çantasından Kör Öyküler, Sağır Öyküler ve Topal Öyküler kitaplarını çıkararak:

“Bu kitaplardan da edinerek sizlere hediye edeceğim. Engellilerin başından geçenler sizi hem düşündürsün hem güldürsün de halinize şükredin.”

Tam bu sırada telefonum çaldı. Hanım evden çıkmak üzere olduğunu ve akşam yemeği için nerede buluşacağımızı soruyordu. Hafta sonu ailemle yemek yerdim. Mekan adını söyleyerek ancak 1 saate geleceğimi ilettim.

Hüseyin’in arkadaşları ile tek tek sohbet ettik. Hepsi de samimi ve okumayı seven gelişmeyi hakikaten isteyen insanlardı. Sık sık Hüseyin gibi benimle sohbet etmek istediklerini anlattılar. Bir plan yapalım konu belirleyelim, sohbet edelim dedik.

Sonra Hüseyin’e kişisel gelişim kitabı olarak “Düşün ve Başar” Muhammed Bozdağ kitabı verdim.

Engelliler konusunda ise Mustafa Epik’in “Engel Olma Destek Ol” kitabını verdim.

Ayrılmadan önce Helen Keller’in iş bulması konusunda çabalarını anlatacağımızı hatırlattım. Hüseyin konuştu hepimiz dinlemeye başladık. Hüseyin konuyu anlatmadan önce “Engelleri Aşanlar” kitabını çıkararak “bu kitaptan çok faydalandım ben” dedi. Başladı anlatmaya:

“Helen Keller okula gitmeden okumayı yazmayı hocası sayesinde öğrenen hem kör hem sağır insan, buna rağmen akademik kariyer yapmak için çok çaba harcamış. Hatta öğrenmek uğruna ailesini bile terk ederek hocasının yanına taşınmış. Kendi gelişimine ailesi bile engel olamamış. Yani engelliyim diyerek bir kenara çekilmemiş ve azimle öğrenmeye devam etmiş. Okulunu hocası Anne Süllivan sayesinde tamamlamış. Üniversiteye giderek felsefe alanında kariyer yapmış. Helen iş aramamış, işin aradığı insan olmuş ve kendini kabul ettirince de yazdığı kitaplardan para kazanarak ev bile almış. Eğitimin önemini kavraması azim ve kararlılıkla devam etmesi sonucunda bunu elde etmiş. Günümüzde sağlam olsun engelli olsun herkesin hedefi “iş arayan adam değil, işin aradığı adam olmak” olmalı ki, arayan değil aranan adam olasın. Bunu da ağır zihinsel engelli veya ağır bedensel engelli olmak dışında herkes başarabilir. Yeter ki çalışsın.”

Baktım herkes dikkatle Hüseyin’e bakıyor. Konuşma bitince mazeretimi belirterek herkese veda ettim. Herkesin elini sıktım. Bir zarf hazırlamıştım ve Hüseyin’e “bunu yurda gidince aç” dedim. İçinde ona mektup ve ilk bursu vardı. Bunu Hüseyin bile bilmiyordu. İyi niyetli çabasının sonucunda bursiyerimiz olmuştu. Zaman gelecek belki de çalışma arkadaşımız ve iş ortağımız da olacaktı. Bu da kendi çabasına bağlıydı…

BÖLÜM SONU…