Suç İşlemekten Korkmuyoruz!

                Tarihi kaynaklarda; cinayet, hırsızlık, gasp, dolandırıcılık, kundaklama gibi suçların insanlık tarihinin başlangıcından beri işlendiği görülmektedir. Mülkiyeti çoğaltma hırsı, emeksiz kazanç, daha çok tüketmek, kıskançlık gibi nedenlerden dolayı; “hırsızlık, gasp, adam öldürme, görevi kötüye kullanma” gibi suçlar, Hz. Âdem’in büyük oğlu Kabil'in kardeşi Habil'i öldürmesinden beri devam etmektedir.

                Günümüzde işlenen suçlar, “bireysel, terör örgütleri ve devlet terörü”nden dolayı, yazılı ve görsel basını izlemek (birkaçı dışında) insanımızın ruh sağlığını bozmaktadır. “Ne oluyor bize, ne oluyor insanlığa, nereye varacak dünyanın bu gidişi?” diye, düşünmeden edemiyor insan.

                Peygamberler, ilahi kitaplar başka canlılara mı gönderildi? Hayvanlarda bile kısmen rastladığımız vicdan’a, ahlak’a benzer vasıflar ne yazık ki günümüz insanında mumla aranacak hasletler haline geldi.

                Basındaki haberlere göre, Türkiye’de işlenen suçlarla ilgili istatistiklere bakıldığında, 2000 yılından sonra işlenen suçlarda (çocuklara karşı şiddet, kadın cinayetleri, cinsel taciz, terör, hırsızlık…) %10 ile %1400 oranında artışlar olmuş. Maddi kalkınma ile suç oranı artışı ters orantılı olarak değişmekte, toplum hızla çürümektedir. Medeniyet köklerinden uzaklaşan bir millet tarihin tozlu sayfalarında yer almaya mahkûmdur. O halde biz..!

                Hukukta, suç, “kanunun cezalandırdığı eylem” olarak tanımlanır. Kanun koyucunun toplum düzenini sağlamak amacıyla bir takım kurallar koyduğu, bu kuralların fertler tarafından ihlal edilmesi halinde suçun ortaya çıktığı ve suç teşkil eden eylemin karşılığında maddi ya da manevi yaptırımın uygulandığı bilinmektedir.

                Korku ise, “gerçek bir tehlike ya da bir tehlike olasılığı karşısında duyulan kaygı” olarak tanımlanır. Korku duygusu, insanların en temel duygularından biridir. İnsanlar, doğal olarak tehlikeli olduğunu düşündükleri durumlardan, gönül kırmaktan, ilahi güçlerden korkarlar. Or-tamda maddi belirtiler var ise da kaçmaya, kendilerini hatalardan korumaya çalışırlar. Bundan dolayı korku, aslında bir nimettir; hayatın tehditlerine ve devamına mani olacak sebeplere engel olabilmek için canlılara yaratıcı tarafından verilen emniyet sibopudur. Ta ki tedbirini alıp gelebilecek kötülüklere karşı güvende olsun. Bunun yanında bütün semavi dinler helal kazancı önermiş, lüks ve israfı men etmiş, rızık korkusundan dolayı gayrimeşru yolardan kazanmayı, kula kulluk etmeyi de yasaklamıştır.

                Her kim Allah'a ve Resûlüne itaat eder, Allah'a saygı duyar ve O'ndan sakınırsa, iş-te asıl bunlar mutluluğa erenler(kurtulanlar)dir. (Nur Suresi 52. Ayet)

                Dünyada suç oranı artarken İslam ülkelerinin suç işlemede rekora koşması düşündürücü ol-sa gerek. İslam ülkelerinde; fakir ve zenginler arasındaki uçurum, adaletsizlik, adam kayırma-cılık, taklit, üretmemek, ilimsizlik her türlü suça zemin hazırlamakta; tecavüz vakalarında, hırsızlık, yolsuzluk, cinayet, trafik suçlarında korkunç artışlara neden olmaktadır. Buna, emperyal güçlerin katkısını da unutmamak gerekir. Oysa hem din hem de yasal hukuk; cinayet, hırsızlık, dolandırıcılık, fuhuş, tecavüz, adam kandırma, sahtecilik v.b davranışları yasak eylemler olarak görmektedir. Dinimiz,  ‘Yolsuzluk, hırsızlık yapmayın’ dediği halde bütün Müslüman ülkelerin yolsuzluk sıralamasında en üst sıralarda olmasını anlamak mümkün değil. Kur’an, ‘hukuk, adalet’ kavramına vurgu yaptığı, adaletsiz bir devletin ayakta kalamayacağını haykırdığı halde Müslüman ülkelerde hukuk ve adaletin yerlerde sürünmesi neyle izah edilebilir? Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde, ‘İşi ehline verin’ dediği halde anarşiye sebep olan; “adam kayırmanın, iltimas geçmenin” dindarlar arasında bu kadar yaygın olması neyle açıklanır acaba? Ayette, ‘Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir’ buyrulduğu halde, eşlerin birbirini katletmesini, aynı kıbleye yönelenlerin birbirini öldürmesini, neyle açıklayacağız? Müslümanlar birbirini silahla, bombayla öldürürken, düşmanlarını beddua ile öldürme noktasına geldi! Allah bu suçun cezasını çok ağır verecektir.

                “Dinin yarısı Allah sevgisi, diğer yarısı da Allah korkusudur” demek yanlış olmaz sanırım. Peki,  Allah korkusu diye bir şey varken dindarlar Allah’tan niçin korkmuyor, neden hala suç işliyorlar? Modern çağ, akıl çağı, çağdaş insan(!) Allah’ı devreden mi çıkardı(!)? Modern çağ insanı, daha çok kazanan ve daha çok tüketen; bireysel kurtuluş peşinde koşan bir yaratık(!) haline geldi.

                Aristotales’in ; “en büyük suçlar; zaruri olanı değil, fazla olanı elde etmek için işlenir” de-mişti. Günümüz insanına hiçbir şey yetmiyor, daha çok kazanıp tüketmek peşinde, paylaşımdan hoşlanmıyor. Bu uğurda meşru veya gayrı meşru ayrımı da yapmıyor.

                Elbette mesele; İslam ile alakalı değil, İslamı yaşadığını zanneden Müslümanlar ile alakalı-dır. Dini yanlış anlıyorlar, doğru yaşamıyorlar, o yüzden Müslümanlar bu durumda. Kolaycılığa kaçmadan, meselenin üzerinde derinlemesine düşünmeli, çözüm aranmalıdır. Bunun için elimizde yaşanmış; “Asrısaadet dönemi, 5000 yıllık Türk Tarihi, 1000 yıllık Müslü-man Türk Tarihi” tecrübesi; bizi bu sıkıntıdan kurtarabilir/kurtarmalıdır. Yoksa bu gidiş hiç de hayra alamet değil.

                Osmanlı’dan iki örnek:

                Baltacı Mehmet Paşa’nın Prut Seferi esnasında bir müddet Osmanlı ordugâhında da bulunmuş olan meşhur seyyah A. de la Motra'ye şunları kaydetmektedir:

                “Hırsızlara gelince, bunlar İstanbul’da son derece nadirdir: Ben Türkiye’de yaklaşık on dört sene kaldığım halde, bu müddet zarfında hiç bir hırsızın orada ceza gördüğünü işitmedim.

                Ben bu memlekette geçirdiğim müddet zarfında yalnız 6 haydudun kazıklandığını işittim: Onlar da hep Rum cinsindendi.”

                18. yüzyılda İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nde bulunmuş olan (Türk ve İslam düşmanı) Sir James Porter şu itirafta bulunmaktadır:

                “Türkiye’de yol kesme, ev soygunculukları ve hatta dolandırıcılık ve yankesicilik vakaları adeta yok gibidir. Harpte olsun, barışta olsun, yollar da evler kadar güvenlidir; özellikle ana-yolları takip ederek bütün İmparatorluk arazisini en mutlak bir emniyet içinde baştanbaşa kat etmek her zaman mümkündür. Yolcu adedinin çokluğuna rağmen hadisenin fevkalade azlığına hayret etmemek mümkün değildir; birçok yıllar içinde ancak bir tek hadiseye tesadüf edilebilir.

                Türkiye’den iki güzel örnek:

                “Yıllardır cezaevi kapalı olan Ardanuç'ta tek bir hükümlü- tutuklu yok. Cezaevi binası yıllar önce bir kültür merkezine dönüşmüş. İçinde bir kitaplık var. Merkezde çocuklara, gençlere, kadınlara yönelik çeşitli kurslar, etkinlikler düzenleniyor. İlçedeki polis karakolu da "olaysızlık" nedeniyle kaldırılmış.”

                Her yıl Ağustos ayında yaklaşık 500 bin kişinin ziyaret ettiği Hacıbektaş kasabasında hiç “suç”  işlenmediği için Adalet Bakanlığı 1995 yılında aldığı bir kararla hapishaneyi kapatmış. Acaba Hacıbektaşlılar ve Hacıbektaş’a gidenler mi hiç suç işlemiyor yoksa Hacıbektaş’ta mı suç işlenmiyor? Öyle zannediyorum ki oraya verilen kutsiyet hem Hacıbektaşlıları hem de ora-ya gidenleri suç işlememeye teşvik ediyor.  Demek ki, inançlar, değerler ve eğitim; suç oranını aşağılara çeker, kişiyi suç işlemekten alıkoyar.

                Binlerce yıldır insanları hapishanelere tıkıyoruz, peki neden suçlu sayısı azalmıyor, aksine artıyor? Bu kadar yasa ve polise rağmen, neden hapishaneler ağzına kadar dolu? Demek ki bu sistem suç işleme zeminini ortadan kaldırmıyor. İnsanlar neden ceza tehdidi olduğu halde “suç” islemekten kaçınmıyorlar? Demek ki “suç”u ve “suçlu”yu üreten bizzat sistemin kendisi olsa gerek. “Bir toplumda ne kadar çok yasa olursa, o kadar çok suç olur” der eskilerimiz. Demek ki yasa ve ceza sucu engellemiyor. Çünkü yaptığımız iş; kendi ellerimizle suçlu yetiştir-mek, sonra da onların daha çok suç işlemesi(!) için cezaevlerine tıkamak oluyor.

                Pyotr Alekseyeviç  Kropotkin’e göre “hapishaneler mahkûmu küçük düşürmekte, şahsiyetini bozmakta, ruhunu sakatlamakta, iç kuvvetlerini yok etmekte, onu denetleyenlerin elinde uysal bir hale getiren, onlara kendilerini değersiz, sıradan hissettiren insanlığa ve özgürlüğe aykırı kurumlardır” Ne mahkûmu uslandırır, ne eğitir, ne de suçtan caydırır. Bu bağlamda cezaevleri birer suç okuludurlar. Yapılan iş; ahlâki baskıyla suçun engellenmesi, suçlunun toplumsal tecritle cezalandırılması, terbiye edilmesidir. Bu yöntem, onuru kırılan suçluyu topluma kazandırmaz, daha çok suç işlemeye iter. Hapishaneler, bir suçluyu ıslah etmekten çok, toplumun ve devletin “suçlu”dan intikam alma kurumları olmuştur. Hâlbuki onları anlamak; suç ortamını ortadan kaldırmak ve suçluları eğiterek kazanmak devletin, ailenin ve sivil toplum örgütlerinin görevi olmalı.

                “Suçlamak, anlamaktan daha kolaydır. Anlarsan, değişmen gerekir.” (Peyami Safa) Demek ki biz kolay olanı seçiyor, kaçınılmaz bir şekilde de başarısız oluyoruz.

                “Kamera kayıtlarının bazı suçların daha kolay aydınlatılabileceğine yardımcı olabileceği düşüncesiyle”; her tarafı kameralarla donattığımız halde suç işlemeyi önleyemedik. Güvenlik kamerası suçları önlemede yeterli olmadı. Çünkü yarattığımız suç makineleri(!) her şeyin çaresini bulmakta, ortama göre yöntem geliştirmekte, maharetlerine maharet katmakta. Bunun yanında; kameralarla izlenmenin suçsuz insanın özgürlüğünü kısıtlayacağından, suçsuzları rahatsız etmekte, devlet, bir nevi insan hakları ihlali yapmaktadır.

                Aslında, Allah'ın kamerasının bizi çektiği küçük yaşta çocuklara öğretilseydi bu kadar kameraya, bir nevi özel hayatı ihlale gerek kalmazdı!  İlahi bir kameranın her an; en dakik, en ileri çözünürlükte kayıtlar yaptığını biliyoruz! Allah yaptıklarımızı görüyor, söylediklerimizi işitiyor, hemen yanı başımızda iki melek sürekli kayıt yapıyor; sevaplarımızı günahlarımızı arşivliyor. “Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah; bizim, hem düşüncemizi hem de eylemlerimizi bildiği, kayıt altına aldığı gerçeği” eğitimin istemimizin çekirdeği olsaydı; suç işleme oranı şimdikinin dörtte biri olurdu diye düşünüyorum.

                "Yoksa biz, onların sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmez miyiz sanıyorlar? Hayır, işitiriz ve yanlarında bulunan elçilerimiz de (her yaptıklarını) yazarlar." (Zuhruf, 43/80)

                Allah Haşr Suresi 18. ayetinde: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” diyor. .

                Allah’ın son elçisi (SAV)’nin, insana, Allah’ın seni hangi halde görmesini istemiyorsan onu yapmaktan kaçın anlamına “Allah’ı görüyormuş gibi yaşama” telkininde bulunduğunu biliyoruz. Yani ölümden sonra bir diriliş olacağını, bir büyük muhakeme yapılacağını, orada, dünyada yapıp ettiklerimizin hesabının verileceğini biliyoruz.

                Allah, İsra süresinde;  “Oku kitabını..!” diyeceğini bildiriyor. O Kitap ise, bize ait görüntülerden, yazılardan, her türlü kayıtlardan… hazırlanmış olacak!

                Suçların işlenmesinde; insanın sosyal hayata hazırlanmasında büyük rolü olan aile ve eğitim kurumunun eksikliğini ve bu eksikliğin yol açtığı/ açabileceği tehlikenin boyutlarını psikologlar söylüyor. Televizyonlar, dizi filmler, çizgi filmler, gençlerin oynadığı oyunlar problemli ebeveyn, onlar da problemli çocuk yetiştiriyorlar. Öyle ki toplum olarak, okul ve aile terbiyesinden yoksun, yeterli bilgi sahibi olamayan, bir meslek edinememiş ve başıboş bir şekilde büyüyen genç bir kitleyle karşı karşıyayız. Bizleri bekleyen en büyük tehlike, bu kitlenin ileride daha büyük bir suç makinesi haline gelme olasılığının yüksek olmasıdır.

                Bu gün eğitim müesseselerinde, aile ortamında, sokakta, ticarette, hukuk sisteminde, kısaca A’dan Z’ye suçlu hazırlama eğitimi veriliyor. Milyonlarca çocuğu; ruh bozucu, köreltici bir eğitimin pençesinde yok ediyoruz. Gönüllerinde ahlak, vicdan çiçekleri açabilecek körpe fidanların içlerine kendi ellerimizde kurtçukları yerleştiriyor; büyüdüklerinde suç makinesi haline gelmelerine vesile oluyoruz. İçlerine çocukluktan giren kötülük tohumları acı meyvelerini verdiği zaman hapishanelerimiz de yetmeyecek!

                Suçluların azaltılması ise beşikten mezara kadar eğitimden geçer. Eğitim, insanın doğumundan itibaren başlayan ve ölümüne kadar devam eden bir süreçtir. Aile ile başlar, okulla, çevreyle devam eder. Eğitimde amaç, topluma ve insanlığa faydalı, hiç olmazsa zararsız insan yetiştirmektir. Önceden planlanmış, tüm toplumu kapsayan sürekli bir eğitimle suçları önlemek mümkündür. “Bir mektebin açılması, bir cezaevinin kapanmasıdır.” diye bir söz vardır. Buna göre her ev bir okuldur. Öğretmenleri anne, baba ve dede, ninedir. Çocuğun dünyaya gözlerini açtığı ve ilk eğitimini aldığı yer ailedir. Bu yüzden anne ve babalar çocuk eğitim konusunda hazırlıklı olmalıdır. Çünkü psiko-sosyal gelişiminin başladığı ilk yer ailedir. Ailede bilinçli bir eğitim verilir, kabiliyetler uygun bir şekilde ortaya çıkarılır, okul çağında da aynı doğrultuda geliştirilirse bilinçli bir nesil yetişmiş olur. Aile ve okul eğitimi devlet tarafından da desteklendiğinde suçlar azalmış olur. Çünkü yapılan araştırmada suçluların büyük bir bölümünün cahil, okuryazar ve ilkokul mezunu olduğu, eğitim ve öğretim seviyesi yükseldikçe suçluluk oranının azaldığı görülmektedir.

                İnsan davranışlarına yön veren inançları, duygu ve düşünceleridir. Bu yüzden fertlerin inancı güçlü olduğunda suç işleme oranları da düşer, suç oranı azaldığında da toplumda huzur ve güven hâkim olur. Sağlam bir inanç; hem suç işlemeyi önleyici bir rol oynar, hem suçlara zemin hazırlayan “kini” ortadan kaldır, hem de vicdan sahibi insanlar sayesinde suçların ispatı ve fail-i meçhul cinayetlerin aydınlatılması da kolaylaşır. (“Şahitliğe çağrıldığında onu gizleyen, şahitlikten çekinen kimse yalancı şahitliği yapmış gibi olur.”(Taberânî))

                İnsanlara Allah inancı, nimetlere karşılık Allah sevgisi, rızık verenin Allah olduğu, helal yoldan çalışıldığında o rızka ulaşılabileceği anlatılmalı; büyüklerin de yaşayarak çocuklarına bunları öğretmeleri gerekir.

                Asıl zenginliğin “almak değil vermek olduğu”, “vermenin mutluluğun kaynağı olduğu” insanlı-ğa öğretilmeli. Bu doğrultuda yaşandığında suç işleme ortamı yok edilir, bataklık kurutulur!

                “Eğer, anne karnından dünyaya gelmeden önce; Allah cennet ve cehennemi bize göstermiş olsaydı bu suçlar işlenir miydi, dünya bu halde olur muydu? –Vardır bir hikmeti-

Yukarıdaki yazıyı yazmaya da gerek olur muydu?

Neden hala suç işliyoruz?

İsmet YALÇINKAYA

Aralık 2017