VEFATININ 81. YILINDA AKİF’İ ANMAK

 

Şanlı tarihimizi süsleyen pek çok kahramanımız, devlet adamımız, ilim adamı ve sanatkârımız vardır. Büyük oğulları olmayan milletler, büyük millet olamazlar.

            Mehmet Akif Ersoy’un yaşadığı dönemde; Mehmet Emin Yurdakullar, Orhan Seyfi Orhunlar, Süleyman Nazifler, Hasan Basri Çantaylar, Eşref Edipler, Nurettin Topçular, Mithat Cemal Kuntaylar vardı…

            Fakat Türk Milleti en büyük payeyi M. Akif Ersoy’a vermiştir.

            Peki, neden Akif?

            Akif’i asıl unutturmayan neydi?

            Şair, fikir ve mücadele adamı olan Mehmet Akif, aynı zamanda olağanüstü karakter ve ahlak sahibi bir insandır.

            Büyük bir gaye ve iman adamı olan M. Akif, hayatı boyunca, her an milletimizin dertleriyle dertlenmiş, felaketlerine ağlamış, kahramanlıklarına destan, zaferlerine marş yazmıştır. Bu üstün vasfıyla gönlümüzde ebedi taht kurmuştur. Akif, sadık ve vefakâr bir âşık, fedakâr bir sevgilidir.

            Akif’in Türk Milletinin kalbinde sonsuz bir sevgiyle kucaklaştıran tek şeyi vardır.  O da Allah’a ve Kuran’a mutlak teslimiyetidir.

            Bu teslimiyetin meydana getirdiği iman; onun ruhuna öylesine nakşolmuştur ki; hayatı boyunca yaşadığı:

             Ne varlık, ne yokluk, ne makam, ne hapishane, ne gurbet, ne menfaat… Hiçbir şey Akif’i, varlığının hikmeti halinde yükselen imanından ayırmamıştır.

             Bu iman, Akif’in bütün meziyetlerinin pınarı, besleyicisi ve çimentosu olmuştur.

            O, yazdığı bütün şiirlerinde yerli ve millidir. Kendisi bu vasfı için:

“Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim.

İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim.

Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek.

Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” der.

            Mehmet Akif Ersoy’un şiirle yaptığı mücadelesi: Türk Edebiyatının savaş meydanlarına çıkıp; Türk Bayrağını ve Mukaddes Davayı Ulubatlı Hasan gibi burca dikmesini andırır.   

            Balkan Harbi, Cihan Harbi, İstiklâl Harbindeki mücadele ruhumuzu, onun şiirlerinde, renkli tablolar halinde görmek mümkündür.

            Onun bu alandaki şiirlerini okurken ruhumuzla hisseder; geçmiş hayatımızı yeniden gözlerimizin önünde canlandırmış oluruz.

            Dört yüz yıl adaletle hükmettiğimiz Balkan devletleri kendi aralarında birleşerek devletimize 1912 yılında savaş açtılar. Mehmet Akif, “Issız Yurt” isimli şiirinde bu savaşın acılarını anlatır. Vatanın parçalandığını her yerinin mezar olduğunu, ziyaretçilerinden mahrum kalan vatanın durumunu şöyle anlatır:

“Geçenler varsa şu İslâm’ın çiğnenmiş diyarından

Şu yüz binlerce yurdun kanlı zâirsiz mezârından”.

            Bu acı tablo şairi maziye çeker. Gözünde şanlı tarih bütün haşmetiyle canlanır:

“Bu ıssız âşinalar bir zaman gayet muazzezdi.

Bu damlar böyle baykuş seslerinden çın çın ötmezdi.”

            Derinden gelen bu feryat gittikçe elem ve kudretini artırır. Çaresiz kalan şair, olayın büyüklüğü altında adeta ezilir. Bu ezikliği ve eksikliği şöyle dile getirir.

“Vefasız yurt! Öz evladın için olsun vefa yok mu?

Neden kalbin kabarmış? Bir ocaktan bir ziya yok mu?

İlahi kimsesizlikten bunaldım, âşina yok mu?

Vatansız, hanümansız bir garibim, mültecâ yok mu?

Bütün yokluk mu her yer? Bari bir “yok” der sedâ yok mu?”

 

            Mehmet Akif, bu acıklı ve perişan durumda iken koca devlet gittikçe çöküyordu. Şair bu çöküntüyü gördükçe kendisini tutamaz ve şöyle der:

“Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım.

Elemim, bir yüreğin kârı değil paylaşalım!”

            Bu feryatları gökyüzüne salarken; gözü o güzel vatanın topraklarındaki tüyler ürpertici manzaralarla karşılaşır, kendini suçlu görür ve:

“Ah! Karşımda vatan namına bir kabristân,

Yatıyor şimdi… Nasıl yerlere geçmez insan?”

            Söyleyişi ile büyük bir felaketi dile getirip hadisenin sebebini şöyle anlatır:

“Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri,

Üzengi öpmeye hasretti garbın elçileri!”

 

            Beyitinde olduğu gibi batılılar alçak ruhluydular. Bu sebepten M. Akif:

“ Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!

Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!

Tükürün Ehl-i Salibin o hayâsız yüzüne!

Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!

Medeniyet denilen maskara mahlûku görün;

Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün!..”

             Bu tip eserler ısmarlama yazılmaz. Bu nedenle Akif Çanakkale Şehitleri için dikilecek olan abidenin en ulvisini şiirle dikmiştir.

“Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker,

Gökten ecdat inerek öpse o pâk alnı değer!”

            Cihan savaşından sonra Anadolu’da çile bitmemiştir;  her yerde yangın vardır. Mukaddes vatanımız, asrın maskara maymunları tarafından işgal edilmektedir. İlerleyen Yunan Askerleri Bursa’ya ayak basıyor. Devletimizin kurucusu Osman Gazi’nin mezarına giderek aşağılık hareketlerde bulunuyorlar. İçki içerek, nara atarak ve küfürlerle “Kalk ey koca sarıklı, kalk da torunlarının halini bir gör” diyerek tepiniyorlardı.   

            Bu acıklı hale şairimiz kadar kimse üzülmemiştir. Bu olayı anlatan “Bülbül” şiiri gibi güzel bir şiir yazmamıştır.

“Eşin var aşiyanın var baharın var ki, beklerdin;

Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?

O zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun.

Cihanın yurdu çiğnense çiğnemez senin yurdun.”

            Milli Şair odur ki, en kötü günlerde bile milletine rehberlik eder, onu ümitsizlikten, çaresizlikten kurtarır. Mehmet Akif’i bu açıdan değerlendirdiğimizde eşsiz bir karakterle karşılaşırız:

“Doğduğumdan beridir aşkım istiklâle

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle,

Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum?

Kesilir belki fakat çekmeğe gelmez boynum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim

Onun dindirmek için çifte yerim, kamçı yerim

Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım. 

            Bu karakterde olan birinin İstanbul’da kalması mümkün değildi. Çünkü İstanbul’da yapılacak bir şey kalmamıştı. Milli ruh, Anadolu’da harekete geçmişti.

            Şunu asla unutmayalım İstiklâl Savaşının manevi kahramanı ve lideri de hiç şüphesiz Mehmet Akif Ersoy’dur.

            Bu mücadelede Akif’i küçük göstermek isteyenler,  Milli Mücadelemizdeki manevi yönü ile yaptığı hizmetleri bilmeyen; Türk Milletinin Milli ve Manevi Değerlerini hiçe sayan gafiller ve hainlerdir. Bu gafiller, dün olduğu gibi bu gün de vardır. Yarın da olacaktır.

            81 Yıl önce yani 27 Aralık 1936 tarihinde Rabbine kavuşurken onu omzunda kabristana götürenler; Yarının ümidi iman, ihlas ve istiklâl âşığı gençlerdi. Bu gençlerin hiç biri, şan, şöhret, makam ve mülk sahibi, gafillerden değillerdi. Zaten olamazlardı da…

Zira gafillerin, omuzlarına Allah, “nur yükü” taşımayı nasip etmemiştir. Bundan sonra da etmeyecektir.  

                                                                                                              MEHMET EMİN ULU