Engellinin sosyal insan olması

Sen Kafadan Engellisin -5. bölüm-

 

Engellinin sosyal insan olması

 

Hüseyin ile sohbet etmekten büyük zevk almaya başlamıştım. Bu verimli konuşmalar bana mutluluk vermeye başlamıştı. Uzun zamandan beri böyle verimli dedikoduya bulaşmadan, kimseyi küçümsemeden ve rahatsız etmeden sohbet ediyor, ikimiz de faydalanıyorduk.

Hüseyin engelli olmasına rağmen okuduklarını hemen uygulayan ve kimden ne öğreneceğini ve kiminle nasıl sohbet edeceğini bilen insandı. Konuşmalarımızdan hemen sıkılmıyor, başka gençler gibi hemen de usanmıyordu. “Herkes böyle yapıyor, ben de böyle davranayım” demiyor ve “kârını zararını da biliyordu.” Yani tam sohbet edilecek insandı Hüseyin.

Ben hemen “Engellinin sosyal gelişimi” üzerine araştırmalar yapmaya, engellileri gözlemlemeye başladım daha dikkatle. Bu konu okumaktan çok gözlemlemeye dayalıydı ve engellilerin sosyal insan olması için hayatta gözlenmesi ve neleri daha verimli yapacakları konusunda da fikirlerimiz uygulanabilir olmalıydı. “Birlikte yaşama kültürü” konusunda özendirici olmalıydı konuşacaklarımız. Engellilerin toplumda birlikte yaşama kültürünün olmasını çok önemsiyordum. Çünkü engellilerin çoğu topluma fazla karışmadan kendi aralarında konuşuyor ve sohbet ediyorlardı. Halbuki engelliler bu toplumun bir ferdi olarak halkın içinde onlar gibi horlanmadan küçümsenmeden ve sevgi ile saygı ile yaşamalıydılar bana göre. Bunu başaracak olanlar önce engelliler, sonra aileleri ve öğretmenleri ve en sonra da toplumun her ferdiydi. Sosyal bir toplumda engelliler normal bireyler olarak haklarına sahip olurdu bana göre.

Bu konuda bilgim yeterliydi sanıyorum, biraz daha araştırınca gördüm ki, toplum engellilere karşı önyargılı ve bu önyargıyı yıkmak için dernekler, federasyonlar çabalarına rağmen bu önyargıyı yıkamıyorlar. Daha çok çabanın olması da engellilerin birlikte olarak daha güçlü olmasını gerektiriyordu. Bu hafta Hüseyin ile konuşacağımız konular sadece onlara tavsiye niteliğinde olacaktı.  Kaynaşmak beraber olmak güçlenmek tamamen engelliler, aileler ve derneklerin çabasına, yerel yöneticilerin ise engellileri gerçekten sevmesine ve haklarını almaları için kanunlar çerçevesinde yetkilerini kullanması ile olacak şeydi.

Günler geçerken bizler de işime kendimizi verip eğitimler, siparişleri yetiştirmek, yeni açılacak iş yerlerine danışmanlık yaparak onlarla bir iş ortaklığı değil de ağabey kardeş samimiyeti ile işler yapmak için çaba harcıyorduk. Samimiyetimizi ve işimizi severek siparişlerimizi zamanında yetiştirmek için gösterdiğimiz çaba müşterilerimizin gözünden kaçmıyor, onlar da başkalarına tavsiye ederek dilden dile güven sağlayan firmamızda daha gelişerek köklü firma haline dönüyordu. Bundan hem patron hem de çalışanlar da pirim, maaş gibi nasibini alıyordu.

İşlerin azaldığı bir zamanda Hüseyin’e telefon ettim. Bu sefer buluşacağımız zaman hafta sonu değil akşam olacaktı ve uygun bir mekanda yemekten sonra konuşacaktık. Düşündüm. Bunun yerinin de şehre yakın kaplıcaların olduğu sosyal tesisler olmasını söyledim. Kaplıca sosyal tesisleri hafta içi akşamları çok sakin ve huzurlu olurdu. Hem de yorgunluk atardık. Şehre araba ile 1 saat mesafede olan Kaplıcaları Hüseyin de hiç görmediğini ve merak ettiğini söyleyerek bu fırsatı kaçırmayacağını ve o gün arkadaşı ile buluşacağını ama erteleyebileceğini söyledi.

Hüseyin’in fırsatları değerlendirmesine hayran kalıyordum. Ben telefon edince “arkadaşımla buluşacağım gelemem” diyebilirdi. Ben buna saygı gösterirdim. Genelde öğrenci ve gençlerin çoğu arkadaşlarını tercih ederlerdi. Ben ısrar etsem hemen sıkılırlardı. Gençler nedense sıkıntıya gelmiyorlar ve arkadaştan da vazgeçmiyorlardı. Eminim ilerleyen yaşlarda da çoğu “yanlış arkadaş” seçtikleri için pişmanlık duyuyorlardı.

Gençler senelerce aşk yaşıyorlar. Evlenince de 1 yılda boşanıyorlar ya da şiddete dayalı, hatta daha kötü durumlarla da baş başa kalıyorlardı. Sebep de insanların hep maskelerle gezmeleri ve evlenince de o senelerce taktıkları maskeleri 1 yılda çıkarmaları ya da çok hızlı karşısındakini usandıracak kadar olumsuz değişime uğramalarıydı. Bu konularda buluşmamızda kısa sorular soracaktım Hüseyin’e.

Hüseyin’e hediye edeceğim kitapları özenle seçtim. Kendi okumadığım kitapları hediye etmemeye gayret ediyordum. Bu sefer kişisel gelişim kitabı olarak benim 2 günde bakkalımız Osman beyin 1 günde okuduğu “Dünyanın sana ihtiyacı var” adlı Rifat Sağlam kitabı ve gene Rifat Hocanın “Allah de ötesini bırakma”  kitabıydı. İkisi de çok hoş ve insanı motive eden çalışmaya sevk eden kitaplardı. Hüseyin’in de belki bu kitapları birkaç saatte okuyacağına inanıyordum.

Engellilik kitabı olarak da “Dua engel tanımaz Fatma” adlı Ahmet Bulut Hocanın kitabını hediye edecektim. Bu kitaplar bende vardı ama kitapçımızdan yeniden sipariş ettim. Çünkü bu kitapları defalarca okumak iyi anlamak ve anlatmak lazımdı. Herkes bu kitapları birbirine hediye etse ülkemizde insanlar daha çok çalışmak üzere gayret ederlerdi.

Kitaplar sipariş etmemden sonra 3 gün içinde geldi ve ben bunları çantama yerleştirerek Hüseyin’e hediye etmeye hazır hale getirdim.

Kitapların gelmesinden sonra ertesi gün ben iş çıkışı eve gitmeyerek Hüseyin’i şehir merkezinde otobüs durağından aldım ve kaplıcaların olduğu yere doğru araba ile gitmeye başladık. Uzun yolda konu dışında sohbet etmek, kafamda kalan soruları Hüseyin’e sormak istedim:

“Hüseyin seni tanıdığım günden bu yana, her davetimde hemen geldin. Hiç mazeret üretmedin.  Başkaları gibi “sıkılıyorum” demedin. Beni başkalarına “Orhan ağabey de amma sıkıyor insanı” diye şikayet etmedin. “Arkadaşla buluşacağım” demedin. Ya da “sohbete gideceğim” falan demedin.   Benden ne buldun da geliyorsun? Çok merak ettim.”

Hüseyin gülmeye başladı. Bana baktı. Uzun uzun baktı. Bir kardeşin ağabeye hayran olduğu gibi baktı.  Sonra tekrar o nur yüzü gülümsedi. Hayata olumlu baktığı da belli oluyordu bu bakışlarda. Bana cevap verdi. Ben de merakla vereceği cevabı bekliyordum:

“Orhan ağabey, siz gerçekten de şu şehirde hocalarımızdan bile daha çok değer verdiniz. Bana hayatı öğrettiniz. Akademik kariyeriniz olmasa da hayat kariyeriniz hayat okulu tecrübeniz ve bilginiz beni memnun ve mutlu etti. Birçok insanın yaptığı gibi, dini, siyasi, ideolojik yaklaşmadınız. Bana sadece “ben insanım, sen de insansın. İkimiz de insanız ama ben senden önce Üniversite tamamladım. Bu yüzden bilgiliyim ama bu bilgi bende kalmasın, seninle paylaşalım. Sadece ikimiz aramızda paylaşmayalım ihtiyacı olanlarla da paylaşalım. Sana faydalı olacak kitapları vereyim. Oku, uygula ve kendini geliştirerek vatana, millete daha faydalı ol. Bunu çok iyi yaptınız. Bunu algılamamak için ya deli ya aptal olmak ve sizden uzak kalmak için.” dediniz.

Hüseyin’in üzerinde bu kadar olumlu imaj bırakmama sevinmiştim. Benim amacım da aynen onun anlattığından fazla değildi. Yani her şeyde insan olmak ön plandaydı.

Hüseyin bana bakarak dedi ki:

“Orhan ağabey, yoksa bana güvenmiyor musunuz? Sorunuzu biraz yadırgadım da” dedi.

Ben de gülümseyerek:

“Bunun güvenle alakası yok. Ben akademisyen değilim ama senelerce kurumsal eğitim veriyorum ve iş yaşamında daha faydalı olmak için gayret ediyorum. Kamu ve özelde çalışan o kadar arkadaşım var ki, gelişmek, kitap okumak şöyle dursun, kitap okuyanlarla alay ediyorlardı. Eskiden çok açılır ve insanlara faydalı olmak için sohbetler ederdim. Baktım ki, insanların amacı eğitim ve gelişmek gayreti değil, çocuklarına faydalı olmak değil, sadece zaman geçsin diye sohbet ediyorlar. Zaman o kadar değerli ki, boş konuşarak insanlar çocuklarına ne kadar zarar verdiklerini bilmiyorlar.”

“Boş konuşmak çocuklara çok mu zarar veriyor Orhan ağabey?”

“Hüseyin çok insan farkına varmıyor ama bir çocuk ailesinden duyduğu kelimelerin yaklaşık yüzde 68 ve 98 oranında kendi hayatında kullanıyor. Mesela benim yeğenlerim vardı 3 ve 5 yaşlarında. Bizler yanlarında küfür argo konuşmayız ve hareketler de yapmayız. Bu çocuklar tatilde 1 aylığına dışarıya gidince argo konuşmaya ve el kol hareketleri yapmaya başladılar. Şaşırdık ve döndükleri zaman bu davranışlarının hoş davranışlar olmadığını anlatınca da zamanla bu hareketleri unuttular ve güzel konuşmaya ve daha düzgün davranışlar sergilediler. Yani çocuklar çevrelerinde söz ve davranışları yetişkinlerden daha hızlı kapıyorlar. İnsan boş konuşunca çocuk da boş konuşuyor böylece nesiller bozuluyor. Her ne kadar anne ve babalar ‘biz çocukken böyle değildik’ deseler de, onlar da öyleydi.” Bir süre sustuk. Susamıştık. Torpido gözünden pet şişe su çıkardık. İçtik birkaç dakika sustuk, yolu gözlemledik. Akşam yollar sakindi. Ben konuşma gereği duydum:

“Senin böyle zevkle beni dinleyerek ve öğrenerek geliştiğini görünce benim de seninle daha çok zaman geçirmek isteğim doğuyor. Ama işimin ve ailemin olması sosyal sorumluluklarım, buna el vermiyor. Boş olduğum zaman demeyelim de zaman ayırarak seninle sohbet ederken ben hem yorgunluklarımı atıyorum hem de bildiklerimi engelli ama bilinçli bir gence aktarmanın huzurunu yaşıyorum. Manevi olarak beni tatmin ediyor ve bir ibadet hazzı duyuyorum. Keşke senin gibi insanlar çoğalsa ama gençlerin egosu, önyargıları, korkuları, çok güçlü. Bunu da okuldan, aileden, arkadaştan toplumdan alıyorlar. Bir gelen sohbet eden ikinci veya üçüncü de sıkılıyor. Ama siyasi ve dini sohbet toplantı olunca gidiyor saatlerce dinliyor.”

“Siyasi ve dini sohbetler boş mu sizce Orhan ağabey?”

“Boş değil tabii. Ama gençler çoğu zaman burada ölçüyü kaçırıyorlar. Mesela dinlemek kadar güzel konuşmak da önemli. Gençler hitabetini geliştirmeye çalışmalı. Sadece bir siyasi partiye veya cemaate bağlı kalmak da insanı fazla edilgen yapıyor ve etkili olamıyor toplumun her kesimine. Halbuki bir insan hizmet etmek isterse toplumun her kesimine hizmet etmeyi hedef almalı. Yani tüm toplumu kucaklayan bir insan her zaman sadece bir kesim ile iletişimde olandan daha ilerdedir.”

Hüseyin konuşmam üzerine biraz düşündü:

“Doğru söylüyorsunuz Orhan ağabey. Ben de bir engelli olarak sizin geniş gönüllü olmanızdan böyle faydalanıyorum. Bir engelli nasıl sosyal olur, bunu yaşayarak sizden öğreniyorum. Boş konuşan ya da sizden daha az faydalı olacak konuşmalar yerine size geliyorum. Bunu da bilinçli olarak kimsenin etkisinde kalmadan yapıyorum. Şükür aklımı kimseye de kiraya vermiyorum ve ‘arkadaşlarım bana küser mi, darılır mı’ diye de düşünmüyorum. Bu da kendime güvenimi artırıyor. Kendime güven artınca daha çok öğrenme isteği doğuyor. Bu da sizin verdiğiniz kitaplar ile en azami derecede oluyor. Verimli bir öğrenme. Kendimi arkadaşlarım dışlayacak, küsecek diye de düşünmüyorum. Önce can sonra canan. Yanlış yaptığımda özür dilemesini ve iyilik gördüğümde teşekkür etmesini de bilirim.” dedi.

Hüseyin bir akademisyen gibi bilgi ile ve etkili konuşuyordu. Çok akademisyen geçinenler gibi havalanmıyor, başkalarına tepeden bakmıyor ve özgüvenle davranıyordu. Toplumumuzda böyle iletişim seven insanlar işsiz kalmaz, yalnız da kalmaz. Yalnız kalsa da bu yalnızlıklarda verimli olurdu. Yanımızda çok sahte dost olacağına insan yalnız kalarak kitap okusa, başkalarına zarar vermeden alay etmeden bir şeyle ilgilense daha faydalıydı. İnsanlara faydamız olmadığı zaman gereksiz şakalar alaylar hep aynı şeyleri konuşarak zarar da vermek insanlığa yakışmazdı. Bunun farkına varınca, bilincine erince ‘Hüseyin’e iyi ki rastlamışım.’ dedim. Baktım biraz daha düşününce bunun rastlantıdan çok evrenin de bana torpilinden kaynaklandığını gördüm. Evrenin torpilinden çok yüce yaratanın takdiri desem daha doğru olur diye düşündüm.

Biz böyle tatlı tatlı konuşurken zamanın nasıl geçtiğini unutmuştuk. Bir de baktık ki kaplıcaları geçmek üzereyiz. Hemen kendimizi toparlayarak kaplıcalara saptık. Mis gibi tatlı çam ağaçlarının kokusu yayılıyordu. Arabayı park edince biraz çamlıkta dolaşmayı teklif ettim. Hava kararmıştı ve gün batmak üzereydi. Güneş batıda bir kızıl çizgi bırakarak gidiyor, “gününüz verimli geçti mi yoksa boş mu geçti benden de mi ibret almadınız” der gibi bize kızıl rengi ile sessizce sesleniyordu sanki. Neler neler anlatmıyordu ki şu evren anlamak isteyene. Taşlar bile dile geliyordu anlayana. Ağaçlar hışırdıyor, bir ağustos böceği bize bir saz gibi çok inceden ninni çığırıyordu ama biz buraya uyumaya değil uyanmaya ve bilgimizi sevgimizi paylaşmaya gelmiştik. Hüseyin’e bunu anlatınca o da gülümsemekle yetindi. Daha sonra önce yemek yiyerek, bugün belirlediğimiz konuyu konuşmak üzere restorana geçtik. Nezih bir ortamda olduğumuzun farkındalığını yaşıyorduk. Restoranda sadece yatılı kalan müşterilerden çıkanlar vardı. Sanırım diğerleri kaplıcanın havuzunda yüzüyor veya odalarında istirahat ediyorlardı. Yaklaşık on beş kişilik masada sadece 3 masa doluydu biz dahil. Bir masada bir bayanla eşi olduğunu tahmin ettiğim erkek, öteki masada anne baba ve kız ile erkek çocuğu ile tipik bir Türk ailesi. Kaplıca meydanını gören pencere kenarındaki köşede sessiz sakin bir masa bularak oturduk. Garson gelerek siparişlerimizi verdik.

Ben konuşacakken Hüseyin:

“Bu sefer Ömer efendi kurabiyesi yok mu Orhan ağabey?” dedi.

Gülüştük.

“O yemekten sonraki çay molasında sabret hele” dedim. Güldü.

İnsanlar ne çabuk alışkanlıklar geliştiriyordu. Hayret ettim. Bunu Hüseyin’le paylaşınca, O da onayladı. Şu açıklamada bulundu:

“Kötü alışkanlıklar olan sigara, içkiye çabucak alışıyor insan. Çünkü bunlara alışmada şeytan yardım ediyor insana, egosu yardım ediyor. Yalan dünya yardım ediyor. Ego yardım edince, şeytan yardım edince insan çabucak kıskançlıklara girerek başarısızlığında başkalarını suçluyor. Okumak gibi güzel alışkanlıkları ego ve şeytan desteklemek yerine kösteklemeye çalışıyor. Zaten şeytan “And olsun ki o yücelttiğin insanı kıyamete kadar yoldan çıkaracağım” anlamında yemin etmemiş mi? Şeytan ve egomuzdaki azim irademiz de olsa insanlar okumak, verimli sohbet etmek gibi şeyler için yarışırlardı” dedi.

Filozofça ve bilgece yorumdu. Bu daha 20 yaşında olan bir gençten çıkıyordu ve takdiri hak ediyordu. Ben de tebrik ettim zaten.

Sustum. Dikkatle gözlerine baktım Hüseyin’in, artık konuya geçebiliriz anlamında. Hüseyin masaya notlarını çıkardı. Not defteri bayağı notlarla doluydu. Her okuduğunu not almıştı. Şimdi de sevdiği bir ağabey bildiği bana bu notları paylaşacaktı. Not almak ne güzeldi. Aklıma Üniversitede tuttuğum ve 20 seneden beri sakladığım notlarım geldi. Heyecanla tuttuğum notlarımdan kaç arkadaş faydalanmıştı. Halen bile arada arşivimde bu notlara bakarak gülümserim. Bu duygularımı Hüseyin’le paylaşınca tebessüm etti ve geçen hafta verdiğim kitabı anlatmaya başladı.

“Bir işitme engelli insanın yazdığı “Engel Olma Destek Ol’ gerçekten de işitme engellilerin başından geçen ilginç olayları anlatmış. Her hikayeden sonra ’engel olma destek ol’ diye cümleyle bitirmiş.  ‘Engel olmayalım, destek olalım’ gibi bir ifade sanırım daha etkili olurdu. Burada yazar kendisini seven ve destek olanları isim vererek anlatmış ve gerçekten de okuyanın engellilere bakış açısını değiştirecek ve geliştirecek türden. Mustafa Epik’i tebrik ederim. Ben de engellilere daha çok destek olmaya bakacağım” dedi.

Sonra notlarına göz atarak, sözüne devam etti:

“Düşün ve başar kitabında ise yazar bir akademik veya bilimsel araştırmanın nasıl olması gerektiğini ve geniş bir araştırmanın nasıl olması gerektiğini anlatmış ve başarılı bir araştırmada izlenmesi gereken yolları anlatmış. Tam bizim gibi Üniversite okuyan ve akademik kariyer yapmak isteyen ya da güzel araştırmaya yönelik çalışmalar yapmak isteyenler için güzel kaynak. Bu kitapları okudum Orhan ağabey, ben de isteyen arkadaşlarıma vereceğim. Okusunlar ve gelişsinler. Ayrıca geçen seferki buluşmamızdan arkadaşlarım çok mutlu oldu. Sizi tanımaktan huzur duydular. Keşke biz de önceden tanışsaydık, sohbetlerinize katılsaydık’ dediler.”

Hüseyin’e gülümseyerek baktım:

“Öyle dediler ama öyle diyenlerin yüzde 90’ı daha bir iki buluşmadan sonra böyle ciddi sohbetlerden sıkılarak hemen sigara içen, sigara ikram eden geyik muhabbeti yapan insanların yanına giderek dedikodu ederler. Sen ise onlardan farklısın ve öğrenmeyi hakikaten isteyen insansın. O yüzden ben seni seçtim. Amacım ne zaman geçsin, ne de geyik muhabbeti. Amacım öğrenme ve öğretme. Beni dinlemese inan eşim ve çocuklarımla da sohbet boş geyik geliyor bana. Baş başa terapi gibi sohbet severim ben” dedim.

“Anlıyorum Orhan ağabey” dedi.

Ben konuya girmemiz gerektiğini düşünürken, unuttuğum bir şeyi hatırlattı:

“Ayrıca o kısa mektubunuz ve burs için de çok sağ olunuz. Tam da zamanında yetişti bana ve gerçekten de paradan çok içten samimi notunuz beni duygulandırdı. Kimseye de bana burs verdiğinizi söylemeyeceğim. Çok incesiniz.”

“Bu burs bizim sadece aracı olduğumuz, sana evrenden gelen bir torpil. Evrene verdiğin mesajların yani duaların evren dedikleri Allah tarafından kabul olmasından başka bir şey değil Hüseyin, sen de ilerde güçlü olursan başka muhtaç öğrencilere verirsin. Ama sen benimle hemen tanışınca para isteseydin ben hemen senden uzaklaşırdım. Çünkü tanıştığım Üniversite öğrencilerinin çoğu böyle yaptı. Hemen ‘bu adamdan nasıl maddi olarak faydalanırız’ diye düşündüler. Maddiyatta gözü olmayan da  ‘adam amma kafa şişirdi’ diye düşündüler ve iletişimin devamında kendi açılarından fayda görmediler. Ya da hemen bu güzel sohbetlerden usandılar. Her uzun ve kısa münibüs yolculuklarında yanımda oturanlarla sohbet ettim. Anlattım, yanımda olan dergilerden, kitaplardan armağan ettim, kartvizitimi verdim ama kimse gelmedi. Hepsinin de canı sağ olsun ben görevini yapmış olmanın huzurundayım” dedim.

Konuya geçmek gerektiğini söyleyerek hemen konuyu anlatmasını istedim. Konumuz “Engelliler nasıl sosyal olabilir?”

Hüseyin anlatmaya başladı:

“Orhan ağabey, ben dikkat ettim. Yazarların biri geliyor bir okula öteki geliyor. Fuarlarda yazarlar okullara götürülüyor. Ünlü yazarlar öğrencilerle buluşturuluyor. Engelli yazarlar neden engelli okullarına gitmiyor? Neden engelli yazarlar da normal okullarda öğrencilerle buluşturulmak için çaba harcanmıyor. Yapılsa da neden kamuoyunda yer almıyor. Engelli öğrenciler de engelli yazarlarla buluşturulmalı. Engelli okul yöneticilerinin bu konuda çaba harcaması lazım. Engelli çocuğu olan aileler de bu konuda okula öneride bulunması ve engelli yazarlar ile derneklerin federasyonların irtibata geçerek, onların kitaplarını alarak engelli öğrencilere hediye edilmeli. Mesela yazar işitme engelliyse ‘bu işitme engelli olduğu halde kitap yazmış, çok okuyarak güzel hitap eden insan olmuş. Siz de çok okuyarak ve gayret ederek yazar olamasanız dahi başarılı insan olabilir ve başkalarına muhtaç olmadan hayatınızı devam ettirebilirsiniz’ diye anlatılabilir. Sadece engelliler değil, bu kitapları engelli öğretmeni, engellilerin aileleri, engellileri seven akraba ve komşular da bu kitapları okuyarak gelişebilir. Bu onlara da bir artı değer verir ve pozitif olarak hayata bakmalarına neden olabilir. Yeter ki toplumun önyargılarını değiştirerek bunu yapsınlar. Ben araştırdığım zaman bu çalışmaların çok faydalı olduğunu gördüm, tabii bu çalışmalara faydalı değil diyen kıskanan hatta şikayet eden insanlar da olmuş ama önemli olan engellilere faydalı olması. Engelli olmayan normal insanlar bile kıskanılırken başarılı engelliler mi kıskanılmayacak?”

Hüseyin’in bu sözü beni gerçekten de güldürmüştü. Doğru söze ne denirdi? Benim gülmem ve bir nevi alkıştı. Bunu anlayan Hüseyin de mutlulukla gülmeye başladı.

Yemekler gelmişti. Onları yeren konuşmanın doğru olmayacağını düşünerek yemeklerimizi yedik. Tabii yemeklerimizi yerken yemekten sonra konuşacağımızı konuyu da düşünüyorduk. Bu da bize güç veriyordu. Yemek bedenimizi, düşüncelerimiz ruhumuzu doyuruyordu. Hele düşüncelerimizi insanların gelişimi için kullandığımızı hatırlayınca huzurumuzun derecesi de artıyordu.

Yemekten sonra konuya devam etmeye başladık. Ben merakla sordum:

“Engelli okullarına engelli yazarların, başarılı engellilerin davet edilmesi başarıyı ve engellilerin sosyal olmasını artırır mı?”

“Ben başarılı olmak istiyorum, kimseye yük olmak istemiyorum, diye düşünen bir engeli sadece başarılı engellilerden değil hayatta herkesten ve her şeyden ibret alır ve yanlışlarını hatalarını tekrar etmeden, nereden faydalanacağının, hangi arkadaşın faydalı hangi arkadaşın zararlı olduğunu da iyi anlayarak ona göre hareket eder. Her şeye mazeret uyduran ve kendi hatasını bile başkalarının yüklemeye çalışan insana bir şey anlatamayız. Sadece siz değil çok zaman ben de arkadaşlara gelişmenin önemini anlatamıyorum Orhan ağabey. Başarılı yazar, iş adamı, sanatçıların hayat hikayesini anlatan kitaplara baktığımız zaman onların da anne ve babalarından daha ilerde olmak, gelişmek için çaba harcadıklarını görüyoruz. Engelli ve başarılı insanların hayat hikayelerine baktığımız zaman da onların normal insanlardan daha da gayretli olduklarına şahit oluyoruz.” dedim.

Bir süre sustuk. Garson yemekten sonra çay içip içmeyeceğimizi sormuştu. Biz de istemiştik. Garson onları getirdi ve içmeye başlarken sustuk. Hem çaydan fırt çekiyor hem de düşünüyorduk ki aklıma muzip bir şaka yapmak geldi.

“Nerede ise bu tarifte kendini anlatıyorsun”

Hüseyin hiç alınganlık göstermedi. Tepki vermedi. Çünkü yaptığımın espri olduğunu ve şaka yaptığımı çok iyi anlıyordu. Bunu anlatmak için:

“İnsan insanın aynasıdır. Bana bakınca kendini göremeyen insana ben ne edeyim? İnsanları geliştirmek için anlatıyorum. Engelli kardeşlerimiz normal insandan daha fazla gayret göstermeli. “Ben engelliyim” mazeretine sığınarak gayreti bırakmak akıllılık değil. Başarılı insan nasıl kıskanılıyorsa,  başarılı engelli iki misli kıskanılır. Engelli insan bunları göğüslemeli. Kaderim bu diyerek başkalarının alay etmelerine dalga geçmelerine de müsaade etmemeli. Onlar kendileri ile alay edilmesine müsaade etmiyorsa engelli neye müsaade etsin?” 

“Yani bir engelli olarak güç parada değil akıllı olmak aklını mantıklı kullanmaktadır. Bunu demek istiyorsun yani.”

“Aynen öyle aynı zamanda sosyal olmaya da bakmalı. Bazı insanlara kızarak sosyal faaliyetlerden de kaçmamaya özen göstermeliler. Engelliler gününde, kurslara devam edenler de öğrenmek için gitmeli ve öğrendiklerini uygulayacak seviyede olmalı.”

“Güç öğrenmekte ve zorluklara karşı koymaktadır. Engelliler de bunu öğrenerek bu güce karşı koymalılar. Bunu demek istiyorsunuz. Yani ben de gayret ediyorum isteyen gayret eder evren de onlara torpil yapar. Bunu demek istediniz yani.”

“Evet aynen. Çalışan engellilere de bir şeyler üretme fırsatı verilmeli. Başarılı engellileri de laf olsun diye değil, gerçekten sorunlarını çözmek için dinlemeli. Yazdıkları kitaplar satın alınarak hem insanın kendisi okumalı hem de çevrelerine hediye ederek onların okuması da sağlanmalı. Bugün sizin bizim yaptığımız gibi. İnanın bana bilmediğim ama okuyunca güç veren kitapları hediye etmeniz bana verdiğiniz burstan daha değerli. Bu bursu devlette ve maddi imkanı olan herkes verebiliyor ama kitabı sadece kitabın değerini bilen siz hediye ediyorsunuz.”

Hüseyin’in bu güzel sözüne hayran kaldım. “Oku” emrini bile çok okuyan ve Üniversitede profesör olmuş çok kişinin bile anlamadığını düşündüm. Demek ki, bilinçli olmak ünvanlarda değil,  insanın kalbinde ve beyninde. Bunu düşününce kalbimi sevgiyle, beynimi bilgiyle dolduran ve bana güzel dostlar nasip eden Allah’a şükrettim.

Esprili dille bir soru sormak istedim Hüseyin’e:

“Yani burada diyorsun ki, engellileri sevdiğini söyleyerek onlara destek olmayan, lafta destek olan, kitaplarını kıskançlıkla alıp gücü oranında toplumla buluşturmayan, yani kafadan engelliler, kafadan engelliliği bırakarak bilinçlenirse, toplum engelliyi gerçekten severse yardımlar gerçek manada yerini bulursa o zaman engelliler de toplumu sever. Bunun için engelliler ve yakınlar gayret göstermeli” bunu demek istiyorsunuz yani.

“Aynen öyle Orhan ağabey, ‘kafadan engelli insan sayısının toplumda yüzdesi ne kadar düşerse engellilerin hayatta başarılı ve mutlu olma katsayısı da ona mukabil bunun en az 5 misli oranında artar.” 

Bu güzel tespit karşısında bastım kahkahayı. Orada bulunanlar da bizim neşemizden etkilenmişlerdi ki bize neşe ile bakıyorlardı.

Çayımızı içince hesabı ödeyerek kalktık. Kaplıcalarda bir cafe olduğunu söyledi garson. Lokantadan biraz ilerdeymiş. Güzel çay ve Türk kahvesi yaparlarmış.

Hüseyin ile beraber lokantadan çıkarak o yöne yöneldik.

Çay evinden içeri girince şark köşesi de olan güzel bir mekana girdiğimizi fark ettik. Şark köşesi boştu. Biraz zeminden yüksekte yapılan bu köşeye oturduk. Köşede 100 kadar kitap molan bir kitaplık vardı. Biraz kitaplığı inceledik oturduğumuz yerden, güzel kitaplar vardı. Çoğunu okuduğumuzdan fazla bakmadık. Garson geldi, biz oturur oturmaz. Ne içeceğimizi söyledi. Türk kahvesini merak etmiştik ve ısmarladık.

Çantamdan “Ömer Efendi Kurabiyeleri”ni çıkardım. Hüseyin kurabiyelere gülümseyerek baktı.  Alıp bir tanesini ağzına attı:

“Özlemişiz bu kurabiyeleri” dedi.

“Özlersin tabii ki, bu kurabiyelerde kalbi sevgi dolu yaşlı bayanların emeği var. Bu kurabiyeleri yaparken ağızlarından sadece Allah zikri çıkar. Dua ederler.  Bu kurabiyelerin gelirinden de burs alan samimi, inançlı Türk gençlerinin hayırlı duaları var” dedim.

Hüseyin meseleyi anlamıştı. Dudakları kıpırdadı. Belli ki Ömer efendinin hanımına ve komşu kadınlara dualar ediyordu. Ömer Efendi Kurabiyeleri bursiyerleri  gibi..

Kahve geldi tadına baktık gerçekten de güzel kahvelerdi. İçince tadını beğenmiştik. “Engellilerin sosyalleşmesi için dernekler federasyonlarda onların başarılı engellilerle bir araya gelmesi için çaba harcamalılar. Geçmişte bu konuda engelli dernek ve federasyonlarına önerilerde bulundum. Ama galiba onlar da imkanlar nispetinde yapamadılar. Bizim kültürümüzde kimse ‘ben başarısızım’ demediğinden herkes birbirine atar topu. Baktım olmayınca ben de üstelemedim. Engellilerimiz okuma kültürü edinmeli. Okuyan engelli yazarların kitaplarını okuyan toplum her zaman güçlü olur. Okuyan engelli okumayış severse başarısızlıkları hemen başarıya dönüşür. “Engelleri Aşanlar” kitabında bunu yaşayan çok engelli görmedik mi Hüseyin” dedim.

Hüseyin konunun önemini şöyle anlattı:

“Evet aynen bu kitaptaki engelliler okundukça anlaşıldıkça, çok ağır engelliler olmasa da çok engelli okuyarak başarılarını artırabilirler. Gelişmiş ülke engellilerine baktığımız zaman hitabetlerini, sosyal ilişkilerini geliştirerek milletvekili ve bakan olan engellilere rastlıyoruz. Bunlardan Lokman Ayva, Avrupa Konseyinin ilk görme engelli milletvekili Blukent ise İngiltere’nin ilk görme engelli bakanı olmuşlar. Ama hayat hikayelerini “Engelleri Aşanlar” kitabında kısaca okuyarak genişçe düşünerek bakacak olursak, küçük yaştan itibaren sosyalleşen, her geçen gün gelişen ve Peygamberimizin “iki günü bir olan ziyandadır” sözüne sıkı sıkı sarılarak başarıyı yakalayan bu engelli kardeşlerimizi başarmak isteyen engelliler ve aileleri de iyi okuyarak anlamaya bakmalılar.”

“Sence bunların başarısı tesadüf mü yoksa kader mi?”

“Çalışmalarının karşılığını evren torpil haline getirmiş Orhan ağabey, “Engelleri Aşanlar” kitabında Blukent’in hayatını okurken gördüm ki, adam küçük yaşta bir kasaba belediyesi meclisine seçilerek basamak basamak yükselerek içişleri bakanı olmuş. Tesadüfen değil. Her adımı atığında onun samimiyetini gören evren ona torpil yapmış. Evren adeta “sen bir adım atarsan ben on adım torpil yaparım” demiş. Dini ve milli liderlerimiz de bunu anlatıyor ama çok insan kulakları üzerine yattıklarından dolayı da anlamıyorlar. Tabi bunda ailelerin rolü de var. Aileler çocuklarını geliştirmek yerine “devlet engelliye iş versin, geliştirsin” diyerek topu devlete atıyorlar. Kendi sorumluluklarını bile devlete atan insana evren de torpil yapmaz ya!”

Hüseyin sanki karşımda “engellilerin sosyal sorumluluğu” konulu tez yazmış sosyal hizmet uzmanı profesör gibi konuşuyordu. Düşündüm de profesör olmak için illa üniversitede olmak değil hayatın içinde olmak önemliydi ve hayatı yaşamak lazımdı. Okuyan, öğrenen ve hayatta haksızlıklara karşı çıkan bunu da hakaret ederek değil, sevgi ile kanunlar çerçevesinde yapan insanlar başarıyı yakalıyordu. Kötü niyetle değil iyi niyetle yapmak fark yaratıyordu işte. Zaten her işin başında iyi niyetli olmak yatmıyor muydu? Bunu paylaştım Hüseyin’le, “Düşün ve Başar” kitabında bunun en güzel örneğini yazdığını anlattı.

Çok Üniversite hocasının kişisel gelişim veya bireysel gelişim kitaplarına önyargı ile yaklaştıklarını anlatan Hüseyin, bireysel gelişimin çok kişi tarafından yanlış anlaşıldığını, güzel konuşmanın güzel işler yapmanın harekete geçmenin, önemini anlatan ve “iyi niyet” ile yazılmış bireysel gelişim kitaplarının engellilere çok ama çok faydalı olduğunu daha önce de anlattığını burada vurgulamak gerektiğini söyledi.

Ben de aynı kanıdaydım. Gelişmek, insanları aldatmadan faydalı olmak lazımdı. Galiba insanlar “köşe dönmek” ve kişisel gelişim içinde olmak arasındaki farkı fark edemiyorlardı çoğu zaman.  Gerçekten de bu ikisi arasındaki farkı fark etmek için Arif olmak lazımdır. Her akademisyen de arif olmadığına göre anlamaları mümkün değildi işte.

İnsan bir şeye inanmayınca, sonuçların güzel olması da etkilemiyordu insanları. İnanmak ve harekete geçmenin önemini bunları düşününce bir daha fark ettim.

Bu arada kahveleri yenileyelim dedik. Ömer efendi kurabiyelerini Hüseyin çok sevmişti. Bunu bildiğimden dedim ki:

“Ne kadar Ömer Efendi kurabiyesi yersen ye, benim arabada bagajda iki poşet daha var. Senin sevdiğini görünce Ömer efendiye daha fazla sipariş vermiştim. Bizim patronlara söyleyince ‘Ver Orhan bey ver, engelli kardeşlerimize, öğrenci kardeşlerimize ver kurabiye eşantiyonlar: Biz verdikçe dua ederler onlar dua da bereket olarak bize şirketimize ve vatanımızla milletimizle nur olarak yağar’ dediler.”

Bu espri dolu açıklamamaya Hüseyin çok sevindi..

“Arkadaşlarım da çok sevinecek. Herkes sizin ve patronlarınız gibi düşününce bu şehir öğrencileri seven şehir olarak ün yapar daha çok insan tercih eder.” dedi.

“Bizim amacımız da o. Bizi anlamanız yeterli. Bizi sevmeniz yeterli. Engellileri Üniversite arkadaşlarının sevmesi yeterli. Onlara destek olması sosyalleşmesi için çaba harcamaları yeterli. Biz bireysel olarak da şirket olarak da her zaman sizin yanınızdayız.” dedim.

Kahvemizi içtik. Kurabiyeler de bitmişti zaten. Karnımız da epey doymuştu, beynimiz ve sevgi ile atan kalplerimiz gibi. Çok oturmaktan sıkılıyordum üstelik ama Hüseyin’le güzel şeyler konuşunca da sıkılmıyordum. Sevgi ve ilgi ile dedikodudan uzak çok faydalı oluyordu bizlere.

“Engellilerin sosyalleşmesi konusunda başka ne anlatacaksın Hüseyin” dedim.

“Belediyelerin engelli kültür merkezleri açması ve engellilere meslek edinmeleri sağlanması pek çok engelliyi ev hapsinden kurtararak hayata bağlıyor ama Anadolu da küçük il ve ilçelerde bunu belediyeler yapamıyor. Bunun sağlanması ve engellilerin hem meslek hem toplumda nasıl olacakları, sosyalleşecekleri konusunda Üniversitelerin daha gayretle çalışması lazım. Engelli başarılı insanlar ile engellilerin tanışmasını çok önemli. Burada bunun önemini bir kere daha vurgulamak istiyorum. Engelli yazarların kitaplarının alınarak engelli ailelerinin okuması ve engellilerle  beraber onların da bu engelli başarılı insanların hayatları üzerine düşünerek ‘bunlar yapmış bizim çocuklar da yapar’ diye düşünerek ve daha gayretle çalışarak  engeller daha hızla aşılabilir” dedi.

Konuşmamızın sonuna gelmiştik. Hüseyin için özel getirttiğim hediyeleri çantamdan çıkarttım.  Bir tamirci çırağı iken, bir cafede garson iken, dini ilimler konusunda doktora yapan manevi rehberlik uzmanı yazar arkadaşım Ahmet Rifat Sağlam’ın “Dünyanın sana ihtiyacı var” kitabını çıkardım. Dedim ki:

“Ben bu kitabı iki günde okudum. Bakkalımız Osman bey bir günde okumuş. Vakıf kütüphanesine verdim, onlar da okumuş. Bakalım sen kaç günde okuyacaksın. Senin de doktora yapmanı dilerim.”

Sonra “Allah de ötesini bırakma” kitabını verdim Rifat beyin. Allah yani evren torpil yapar yeter ki sadece Allah demeyelim gayret de edelim ki Allah’ın yardımı bizden eksik olmasın. Bunu da şevkle okudum. Okuyan insan insan olmasının bilincine erişir Hüseyin” dedim.

Hüseyin kitapları alarak çantasına özenle koydu. Ben engellilerle alakalı kitabı çıkardım ”DUA ENGEL TANIMAZ Fatma” Ahmet Bulut hocanın kitabı. Bunu verirken dedim ki:

“Hüseyin, evren torpil yaparken insanlara bana göre çalışan ama gerçekten çalışan ve engele takılmayan engelliye Allah iki belki de daha fazla torpil yapar. Ama tembeli kimse sevmez. Kimseye gücünden fazla yük yüklenmez. Ama tembele de yüz verilmez. O yüzden duamızı engel tanımadan yapalım” dedim.

Hüseyin’in bu tanımlamam çok hoşuna gitmişti. Çok teşekkür etti:

”Sayenizde çok güzel bir kitaplık kuruyorum Orhan ağabey, bunlar çocuklarıma hatta torunlarıma bile en güzel miras olacak” dedi.

Memnun oldum. Kitap seven engelli ile tanışmak bana da evrenin torpil yapmasını sağlayacaktı çünkü.

Biz Hüseyin’le muhabbete dalmışken vakit hayli ilerledi baktım saate iki saatten fazla kalmıştık.

Notlarıma baktım:

“Gelecek sefere ‘Engellinin kitap okuması ve kendini eğitmesi’ konusunu konuşacağız” dedim. Hüseyin hemen not aldı.

Kaplıcaların bulunduğu hamam bölümüne geçtik. Orada havuzda yüzdük.  Yorulunca kaplıca sularından çıktık ve şehre döndük. Çok güzel ve eğitimle dolu bir gün geçirdiğimiz için ikimiz de mutlu olmuştuk. Yarınlarımız bugünlerden daha güzel olacaktı. Umutlu, mutlu ve sabırlı olmanın mükafatını yaşıyorduk. Evren bize defalarca torpil yapıyordu.

 

5. BÖLÜM SONU…