İran Baharı!

İran Baharı!

                İran'da yüksek fiyatları protesto etmek için geçen hafta başlayan ve ABD'nin tam destek verdiği gösteriler devam ediyor. Son dakika gelen bilgilere göre, ülkenin önemli bir bölümüne yayılan protestolarda ölenlerin sayısının 29'a yükselmiş.

                Tunus’ta “seyyar satıcı”, Ukrayna’da “Avrupa birliği mi, Rusya mı” tercihi, Bizde “ağaç” bahanesi, İran’da “yumurta”, Mısır’da “koskoca bir hiç!”. Suudi Arabistan’da ne olacağı meçhul, Pakistan’da “teröristleri koruma bahanesi” gibi gözüküyor. Kâfirde kulp bulmak zor değil!

                Biz atlattık –inşallah-, İran ateşe sürüklendi, sırada Suudi Arabistan gibi gözüküyor!

                Bu durum kaçınılmazdı. Sonradan devlet olanlar, medeniyetiyle, kültürüyle, maddi ve manevi dünyamıza katkısı olmayan devletçiklerin bunu yaşadığını görüyoruz. Bizde olduğu gibi devletin simgesi çınar olan, kökleri güçlü olan, insanlığa yön vermiş olan devletler bünyesine sirayet eden virüsü öldürmeye muktedirdir. Ancak, bünyesi zayıf olanlar bu virüse yenik düşecektir; kardeşlerinden yardım alamadığı sürece. (“Diriliş Ertuğrul dizisi”nde bunun örnekleri görülebilir!)

                200 yıldır Arap ve İslam dünyası bu günlere davetiye çıkardılar. Gayri insani, gayri adil, gayri İslami şekilde yönetilen İslam dünyasının, böyle bir belayla (görünürde) karşılaşacağı kaçınılmazdı. Çünkü İslam’ın ruh köküne uymayan bir yönetimin, insanlara zulüm getiren bir yönetim şeklinin uzun sürmesi mümkün değildir. Allah’ın rızasını kazanamayan; Müslümanlara, kardeşlerine eziyet eden bir insan veya devletin hayırla karşılaşmasını beklemek saflık olsa gerek!

                İslam medeniyetinin en uzun yaşandığı topraklar Anadolu topraklarıdır ve Osmanlı bu medeniyeti ete kemiğe büründürerek altı yüzyıl insanlığa refah, huzur, adalet, zenginlik olarak dağıtmıştır. Osmanlı döneminde burunları kanamayan milletlere, Avrupa yamyamları sözde hürriyet bahanesiyle kendilerine cetvelle çizilen köycükler(!) verdikten sonra; Osmanlıyı da unuttular, dinlerini de unuttular. Kendilerine altı yüzyıl şefkat elini uzatan, karşılıksız besleyen Hilafet’i de unuttular, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz Muhammedi de unuttular, Allahın ayetlerini de dondurucuya kaldırdılar. Dolayısıyla parçalanarak, bölünerek, halkından koparak yalnızlaşan bu yığınları avlamak aslan için hiç de zor olmayacaktı. Aslan avını lokmalara ayırmayı becerdi; sarı öküzden başlayarak boz öküze doğru yol almaya devam ediyor! Sucu hep aslanda arıyoruz! Aslan da bu düşünceden korkmuyor, hatta körüklüyor bile. Bu davranışın amacı; iğnenin kendimize batırılmasını, yok olmadan bir yerlerimizin acımasını engellemektir. Uyanıp, “biz nerede hata yaptık” dedirtmeden tek tek avlıyorlar bizi.

                Hz Mevlana “kula bela gelmez Hak yazmadıkça, Hak bela yazmaz kul azmadıkça” demişti. Elbette, Hadis ve Kur’an bakışlı bir düşüncenin ürünüdür bu söz. Biz İsrail’i, Amerika’yı, İngilizleri istediğimiz kadar suçlayalım, hiçbir sonuç alamayız. Hatta bu tutumla aynaya bakmayı sürekli ertelemiş, gerçeği gizlemiş oluruz.

                Mevlana eserlerini Farsça yazmıştır. Hatta ve hatta İranlıların Mesnevi’ye daha çok ihtiyaç duyacağını mı anlamış diye aklımızdan geçmiyor değil! Dolayısıyla, Mevlana’yı en iyi anlayan İran olmalıydı. Eğer anlamış olsalardı yüzyıllar boyu İslam dinine ayak bağı olmaz, İslam’ın hurafeler dini haline getirilmesine zemin hazırlamazdı. Hem kendisi hem de İslam âlemi yalnızlaşmaz, bugünkü bu baharları(!) yaşamazdı. İran İslam dışı iddialarından vazgeçmediği sürece Suudi Arabistan da o şımarıklığından, Amerika’nın kucağına oturmaktan vazgeçmeyecek. Bun-dan dolayı İslam dünyasına da “Peygamberi bahar” gelmeyecektir. İran hem iç savaşı kazanmalı hem de Şii teröristlerin İslam’a açtığı savaşı bertaraf etmelidir.

                Mevlana’nın sözünden, “insanın başına gelen şeylerin, kendi tercih ve yönelişinin sonucu olduğu” anlaşılmaktadır. İnsana durduk yerde musibet gelmez. Devletler de böyledir. Çünkü devletler de insanlardan oluşuyor, yöneticilerini de kendi aralarından (insanlardan) seçiyorlar. Önce insan azar, haddi aşar, sonra Allah o yönde takdir eder. Kişi, kendi azgınlığı yüzünden kötü durumlara düşer. Devletleri de bu sosyal gerçekten ayrı düşünemeyiz. O halde, şu “karanlığa küfretmekten” artık vazgeçmemiz lazım! Karanlık biziz. Osmanlı olarak, 16 ve 17. yüzyıldan sonra karanlığa gömüldük, karanlıkta kendimizi göremedik. Uykuya daldık, uyku sarhoşluğuyla yaşamaya çalıştık. Biz kendimizi göremeyince düşmanın da göremeyeceğini; başka duyu organlarının olmadığını zannettik! Ama düşmanda bütün duyu organları koordineli çalıştığı için kokumuzu aldı, geldi bizi yedi! Bu gün de İslam âlemi aynı durumdadır. Bütün duyu organlarımızı faaliyete geçirmediğimiz sürece “tek bahar” yaşamaya devam edeceğiz.

                Atalarımız “yalnız kalanı kurt yer” demişler.

                Aşiret taassubu, mezhep taassubu, petrol zenginliği, soy sop… İslam’ın ret ettiği şeyleri varlık nedeni zannedip; birbirinden ayrılan, aralarına sınır çizen, birbirine bayrak açan bu zavallılar yalnızlaşmış, kurda yem olmaya hazır hale gelmişlerdir. Bu durumda “suyu aşağıdan bulandırma kardeş” diyen çok olacaktır. Yukarıdan gelip seni aşağıda yiyecektir, o masum kurt! Çünkü; Kangalı, Karabaşı, Akbaşı, Malaklı’yı öldürdünüz siz!

                Bir meselede yalnız kalan, yardımcısı bulunmayan kimse kendini tehlikelerden koruyamaz. Yaşadığımız hayat bizi toplu hareket etmeye, sorunları birlikte çözmeye mecbur etmektedir. Aksi takdirde küçük lokmaları yutmak hiç de zor değil. “Böl parçala ve yut” sindirimin birinci adımıdır. Ne yazık ki emperyalistlerin de milletleri aynı yöntemle sindirdiklerini hala anlayamadık.

Trump, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, "İran Obama yönetiminin kendileriyle yap-tığı berbat anlaşmaya rağmen her seviyede başarısız oluyor. Mükemmel İran halkı yıllardır baskı altında bulunuyor. (Onlar) yiyecek ve özgürlüğe açlar. İnsan haklarıyla birlikte, İran'ın varlığı yağmalanıyor. Değişimin Zamanı" ifadesini kullandı. Bak hele bak!

                Bir İsrail radyosuna demeç veren İsrail Ulaştırma ve İstihbarat Bakanı Yisrael Katz, "İran'ın iç meselelerine karışmıyoruz ancak İran halkının ‘özgürlük ve demokrasi mücadelesini’ kazanmasını gönülden temenni ediyorum" dedi. Bakan, İran halkının özgürlük ve "demokrasi mücadelesini" kazanması halinde İsrail ve bölge geneline yönelik tüm tehditlerin ortadan kalkacağını savundu. Bak hele bak! Hiç de gizlemiyorlar.

                Rusya’dan; ülkede başlayan protestolar etrafında yaşanan gelişmelerin İran'ın iç meselesi olduğuna vurgu yapılan açıklamada, "İran'daki durumu istikrarsızlaştırabilecek dış müdahaleler kabul edilemez." ifadesine yer verildi.

                Ok yaydan çıktıktan sonra yapılacak tek bir şey vardır. Oku fark etmek ve menzilinden kaçmaktır. O da er kişinin işidir! 

                Dışişleri Bakanlığımızın internet sitesinde yer alan açıklamada Cumhurbaşkanı Ruhani'nin sözleri hatırlatıldı ve "Olayların tırmanmasının önüne geçilmesini, gelişmeleri kışkırtıcı söylem ve dış müdahalelerden kaçınılmasını temenni ediyoruz" denildi. -İhtiyatlı bir yaklaşım…-

                Amerika ve İsrail’in açıklamasında bu işin arkasında kendilerinin (hem devlet hem de istihbarat örgütlerinin) olduğunu anlamamak mümkün değil. Kendileri de bunu gizlemiyorlar ama halkların özgürlüğü için yaptıklarını söylemeden de geçmiyorlar. Ne yapalım şimdi? Amerika ve İsrail’e mi savaş açalım, kendi cehaletimize mi? Elbette kendi cehaletimize savaş açarken aynı zamanda birikmiş çöplerimizi, kinlerimizi, nefretlerimizi devasa “geri dönüşüm ünitelerinde” yok etmek ya da dönüştürmek zorundayız. Aksi takdirde Pakistan ve Arabistan’ı da karıştırarak Türkiye yalnızlaştırılacak.  Arkasından öncelikle Kudüs başkent yapılacak, sonra da vaat edilmiş topraklar İsrail toprağı haline getirilecek.

                Bütün bunlardan kurtulmak hiç de zor değildir. Düşmanı, düşmanın silahıyla vurmak gerekiyor. Bunun fitili yakılmıştır ama önemli olan lambaya gazyağı pompalamaktır. Yanan Kudüs lam-basıdır. Birleşmiş milletlerde bu lamba tutuşturuldu... Yanması gereken İsrail’in hükümetindeki çatlaklar, rüşvet ve yolsuzluklarıdır. Yanması gereken Trump’ın yeteneksizliği, Amerikan halkındaki gelir adaletsizliğidir. Yanması gereken Amerika’daki sınıf farklılıkları, hürriyetlerin ve özgürlüklerin kısıtlanmasıdır. İnsanlığı kimlerin sömürdüğü, dünyada gerçekleşen I. ve II. Dünya savaşlarını kimlerin çıkardığını ve insanlığa verdiği zararları yüzlerine vurmaktır; insanlığa anlatmaktır. Yakılması gereken meşaleler bunlardır. Karşı atağa kalktığımızda inanın bu baharlar tersine dönecektir. Ancak bunun için; tüm hainliklerimizden, hurafelerimizden, kendi içimizdeki emperyalist duygulardan arınmalı, “komşu açken rahat uyuyamama” inancını yaşama geçirmeliyiz.

                Şu Kudüs meselesinin altına biraz daha odun atalım, İsrail’i ve Amerika’yı yakmaya devam edelim. Kendi içinde yananlar başkasını yakacak cesareti bulamazlar. Biz kendi içimizdeki yangını söndürüp bizi yakanlara ihraç etmek zorundayız. Yoksa…

İsmet YALÇINKAYA

 

02/01/2017