HAYAT MUAMMASI

Hayat, önümüzden akıp giden bir nehir gibi istesek de istemesek de bütün zaman ve mekânların içinde bizi kendine bağlıyor. Bu İlâhi akışın her anında, her saniyesinden akıllara durgunluk verecek sırlar sırlı öylesine hadiseler vuku oluyor ki; gönül dilliye evreni seyredenlere milyonlarca güzellik deşifre edilebiliyor.

                Güneş doğup batarken, yağmur yağarken, sular çağlarken, rüzgâr eserken, lapa lapa kar yağarken, yapraklar kıpırdarken, çiçekler açarken, karıncalar yürürken, gül açarken bülbül ağıt yakarken,  bir meyvenin rayihası ağza yayılırken, yarı ölüm sayılan uykudan uyanırken, bir altın rüyanın bahçesinde kanatsız uçarken…

                Kâinat sarayının bunca güzelliğini idrak ederken arka plandaki bu sarayın yapıcısını unutmak mümkün mü? Sanatta, sanatkârın mahareti, eserde müessirin hüner ve kudreti, bin bir renge ve şekle girerek doğduğumuzdan beri bizlere nice sırlı ufuklar açıyor. Bu sırlarının gizemini çözdüğümüz anda; çocuklar gibi kahkahalar atarak göklere sıçrıyor, bir kuş olup uçmak istiyor, yüce dağların zirvesinde bulutların üstünde yağız atımıza binerek öteler ötesi bir dünyayı keşfe çıkıyoruz. Böyle durumlarda hayatımızın en bahtiyar anlarını yaşıyoruz.   Ruhumuzun güftesi olan ezeli hasreti, ulûhî bestelerle mırıldanırken “En güzel beste, en güzel seste” anlayışıyla gönül bahçemiz; vuslat nağmeleri şakıyan bülbül sesleriyle doluyor… Evet, gören göz, işiten kulak, sessizliğin sesiyle konuşan dilimizle nice güzellikleri keşfediyoruz. Yani Hayat Muammasını deşifre ediyoruz. Bu sayede,  Rabbimizin her zerresinde bir ibret, hayret ve hikmet ifadesini yakalayabilmenin hoşluğuyla âdeta sermest oluyoruz.

 

                Bu durum bir şairin ifadesiyle:

                “İbret taşıyor maddeye mânâ nakışından,

                Hikmet selinin, selinin çağlayan olmuş akışından…” beyitinde, ne de güzel yansıyor.

                Eğer kâinata, Allah’ın gönderdiği Kur’an ve O’nun Resulü Kibriyası Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimizin gözüyle yani İslâm nazarıyla baktığımızda; en güzel güfteleri en güzel bestelerle anlama, kavrama ve yaşama imkânını nurdan pırıltılarla bulabiliyoruz.

                İslâm’ın bu nurdan akışlarla billurlaşan dünya görüşü; insan hayatını, belirli bir seviyede tutup donup kalmak prensibine değil; iyiyi daha iyiye, güzeli daha güzele, temizi daha temize ve üstünü daha üstün seviyelere ulaştırma idealine bağlar.

                Bu ifadenin ışığında, İslâm’ın dünya görüşünde, hayatın her safhasında durmadan akıp giden, hiç durmadan dönen ve döndükçe; sevda selinin ruhlara serinlik ve derinlik veren güzelliğinin içinde büyük bir tekâmül şuurunun yattığının farkında olmak, elbette her aklıselimin bilmesi gereken önemli düsturdur.

                Varlıkların geçirmekte oldukları değişim ve dönüşümün;  kısaca olgunlaşmayı, yani tekâmül safhalarını; basit hücreli canlılardan hayvanlara,  hayvanlardan insanlara varıncaya kadar her şeyi en ince teferruatına kadar temaşa ettiğimizde; varlık sebebimizin bu canlıları anlamak, onlara hizmet etmek, hayatlarını sürdürmelerinde destek vermek olduğu kadar; bizi hayatın bin bir sırrına gark eden “Mutlak Varlık”ın hakkını gasp etmeden, O’na teslim olmak ve kulluk yapmanın görev ve şuurunda olmanın; insan olmanın, akıl sahibi olmanın başlıca sebebidir…

                Eğer bu sebebi yakalayan bir fert varsa, o fert mutlaka Peygamberlik makamına kadar yükselecek bir sembol insanın var olması demektir. Eğer bu şuuru bir tolum yakalarsa “Huzur ve Saadet Toplumu” olmanın önünde hiçbir engel olmadığı gibi; hemen her alanda en ileri düzeyde kendini geliştirmişliğin vasıflarıyla donanmış demektir.

                İslâm anlayışının böylesine nadide ve nazenin derinliklerini anlayıp, kavrayıp, hayatına uygulamayanların “Biz İslâm Dinindeniz, Muhammed Ümmetindeniz” demesinin kuru bir laftan öteye geçmeyeceği de âşikârdır.  Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle “Bal Kavanozu dışından yalayıp, bal yediğini savunmaktır”.  Yoksa şu günlerde İslâm Dünyasında meydana gelen olaylar, böyle bir anlayışın tezahürü müdür?

                Onu, siz okurlarımın takdirine bırakıyorum. Son sözü yine iki güzel mısra ile bitirelim:

 

                “Ey yolcu, şafaklar sökecek durma ilerle!

                Zulmetlere kan ağlatacak meşalelerle

 

                Engellere bas, çık yüce âlemlere yüksel,

                İnsanlığı kurtarmaya cennetten inen el!...

 

 

MEHMET EMİN ULU