PROF. DR. SAİM SAKAOĞLU İLE…

İkimiz de 1965 yılında başladık Tokat Gazi Osman Paşa Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak. Stajyerliğimiz, aynı gün kaldırıldı.

                Okulumuzda yatılı öğrencilerimizin barındığı bir pansiyon vardı. Pansiyona Saim, müdür yardımcısı Lütfi torpil ile üç kişi belletici olduk. Böylece iki stajyer öğretmen, bir müdür yardımcısı olarak üç kişiydik. Her akşam birimiz, nöbet tutuyorduk.

                Saim'le bana pansiyon binasında bir oda ayrılmıştı. Odamızda iki yatak, bir masa iki sandalye bulunuyordu. Benim gurindig marka bir çanta radyom, Saim’in bir teybi vardı. Ben türküleri, O, Türk sanat müziğini seviyordu. Ne var ki buna rağmen teybinde batı sanat müziği yüklüydü.  Müzik konusunda şöyle bir karara  vardık. Odamızda beraber bulunduğumuz zaman boyunca yalnız Ankara radyosu açılacaktı. Orada ne konuşulur, ne çalınırsa itirazsız dinleyecektik.

                Saim, şehir çocuğu olduğu için bayağı görgülü idi. Ben, küçük yaşta köyden ayrılıp sekiz sene yatılı okuduğum için sudan çıkmış balık gibiydim. Ya da “köyden indim şehire, şaşırdım birden bire” hesabı, hayattan, çarşı - Pazar, hiçbir şeyden haberim yoktu.

                Bir gün Saim, elli lira borç istedi. Kendine göre ihtiyaçlarımı tespit etmiş. Bana ne lâzımsa hepsini almış yanına da “İyi günlerde kullanman dileğiyle” diye bir not bırakarak yatağımın üstüne sermişti. Odaya birlikte girdik. Olanları görünce hem utandım hem memnun oldum. Nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim. “İki liran arttı” diye paramın üstünü verdi.

                Sigarayı yeni bıraktığını, sigara kokusundan çok izmarit kokusundan rahatsız olduğunu söylerdi. Ben ise yeni başlamıştım. Kim bilir hem elime para geçtiği, hem de teneffüslerde öğrencilerden ayırt edilmem düşüncesiyle başlamış olabilirdim o merete.

                İkimiz de pansiyonda kaldığımız için nöbetlerimizi beraber tutardık Saim ile. Bir arkadaşımız daha kalıyordu, pansiyonda. Nöbetçi olduğumuz gün o da gelirdi, yönetim odamıza. Çay söyleriz üçümüz de içerdik. Çay söylemek arkadaşımızın aklının ucundan bile geçmezdi. O yüzden “Avanta Kemal” koymuştuk adını. Bir gün aralıklarla kendimize birer çay söyleyelim dedik bakalım arkadaş da çay içecek mi?  Biz çaylarımızı içtik, onun çay içesi yoktu o akşam…

                Lütfi Torpil’in nöbetinde dışarı çıkıyorduk. O zaman daha da küçük olan Tokat’ta nereye gidilir ki? Genellikle askerî gazinoya giderdik. O yıllarda ortaöğretim öğretmenleri kıymetliydi. Milli savunma dersine gelen binbaşı, lise öğretmenlerinin hepsini üye yazdırmıştı gazinoya.

                Gazinoda birer duble rakı eşliğinde ızgaralarımızı söyler, yemekten sonra onun körük, benim fayton dediğimiz at arabasına biner, şiirler okuyarak Kümbeti dolanır, gelir yerimize yatardık.

                Bir defasında Zile pekmezi aldığımızı hatırlıyorum. Tahin helvasına benzeyen pekmezi kutusunun içinde üçe böldük. Bölümlerin üstüne adımızın baş harflerini yazdık. Gelip gidip yemiştik, kendi payımızı. Zaten bir farklılık görsek hemen suçlayacağımız kişi hazırdı: Avanta Kemal…

 

                İki yıla yakın arkadaşlık anıları bir sayfada biter mi? En iyisi yazıyı asker mektubu gibi bitirelim bari: “Yazı yazdım kış idi / Kalemlim gümüş idi / Daha çok yazacaktım / parmaklarım üşüdü