Engellinin kitap okuyarak gelişmesi

Sen Kafadan Engellisin -6. Bölüm-

 

Engellinin kitap okuyarak gelişmesi

 

Engellilerin gelişmesi üzerine Hüseyin’le sohbetlerimiz bizlere o kadar huzur verdi ki, benim iş ve aile hayatıma Hüseyin’in de okul ve arkadaş çevresindeki hayatına olumlu etkileri oldu. Faydalı ve öğrenmeye dayalı her sohbetin, her kursun, her bireysel konuşmaların insanı bir adım daha ileri götürdüğünü bu güzel sohbetlerde daha iyi anlamıştım. Yaşayarak gerçekleri görmek insanın hayatı daha iyi anlamasına ve daha sağlam ve kalıcı öğrenme oluyordu.

Okula gitmediği halde hayatı bu kadar güzel öğrenen insanların sırrı da bu olsa gerekti.

Ben kendimi daha mutlu ve huzurlu hissetmeye başladım. Hem bir engelli arkadaşımıza moral veriyor, hem de başka engellilerin gelişmesi için neler yapılması gerektiği konusunda fikirlerimizi anlatıyorduk. Olabilir ki bu çalışmamızı okuyup da bizim öneri ve fikirlerimizi aklına gelmediği için yapmayan aklına getirdiğimiz için harekete geçen insanlar olurdu. Bir kişi bile harekete geçse gelişmek için hayat onlara daha güzel olacaktı şüphesiz.

Yaşadığım olaylarda gördüm ki, kimisi bizi dinliyor görünerek aslında dinlemiyor da gerçek manada dinlemeyen olduğunu gösterirken kimisi de hakiki manada dinleyerek, hemen harekete geçerek beraber güzel işler yapmanın sevincini yaşamıştık. İlk anlattıklarımız gelişimin fikir paylaşımının önemini anlamayan ve karşısındakine değer vermeyen, ikinci gruptakiler ise gelişime ve muhatap oldukları insanlara değer veren ve gelişime inanan insanlardı. Şu an Hüseyin ile etkileşimimizde de ikinci gruptakilerin sevincini yaşıyorduk. Yani harekete geçen ve “insanlara daha çok nasıl faydalı oluruz” düşüncesini hemen harekete geçiren ve bunu da çevresine aşılamaya gayret eden insanlar. Bunun için resmi bir kurum gerekmiyordu. Kalplerin sağlam olması ve gönülden olması yeterliydi.

Bu düşünceler içinde bende şirketteki eğitimlere daha çok eğilmeye başladım. Hüseyin ile konuştuğumuz konuları araştırırken, edindiğim bilgileri kendi hayatımda uygulayınca ve şirkette kurslarda, kurs görenlere anlattıkça bazen ders verdiklerim bana “Hocam siz başlı başına bir iş kur, bir halk eğitim, bir akademisiniz. Sizin gibi insanlar keşke toplumda çok olsa” deseler de Üniversite gençliği ne yazık ki hemen her şeyden hemen sıkılıyorlardı. Eskiden ısrar edince olumsuz tepkilerin arttığını görünce “faydalı olamıyoruz, bari sıkıntı da vermeyelim” diye gençler ile iletişimimi keserek kendimi işime ve akşamları da evde kitap okumaya vermiştim. Faydalı olamayınca sadece zaman geçirmek için muhabbet etmek de zarar veriyor insana ama boş kişiler boş muhabbeti sever o yüzden güzel şey sanıyorlar. Varsın sansınlar. Biz daha fazla üzülmeden ve üzmeden kendimizi geliştirelim yani. Gelişim ne kadar mı? “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” diyen Peygamberimize kulak verelim yeter...

Evet. Hüseyin’le “okumak” konusunu konuşacaktık. Aman Allah’ım ne güzel bir konu seçmişiz, ne kadar önemli ne kadar da faydalı bir konu. Bu konuyu seçtiğimizi fark edince ayağa kalkarak “Yaşasın okumak, Şükürler olsun bizi düşünerek okumayı emreden Rabbimize” diyerek bas bas bağırasım geldi. En az külfetli ama en fazla getirisi olan bir ibadet eylem. Güzel yazıları okumak, güzel anıları okuyarak dinlemek, güzel şeyleri paylaşmak, güzel kitaplarla adeta aşk yaşamak. Kitaplarla aşk yaşamak okumayı emreden Rabbimiz ile aşk yaşamak gibi heyecan verici şey. Çoğu aşk deyince cinselliği anlasa da aşk insanı aşan ve arşa kadar yükselten bir şey. Okumaya aşk derecesine bağlı olmayan anlayamaz ki… Allah aşkından sonra güzel şeyleri okuma aşkı. Aşkların en yücesi en kutsalı ve en derinden insana faydalı olanı… Başka söze gerek var mı?

Bu arada aşk edebiyatı yapacak değilim. Sadece şunu anlatmak istiyorum ki “okuma aşkı” nı seven engellinin sırtı yere gelmez kardeşim. Gelir mi ama siz cevap verin. Bunu başarılı engellilerin hayatını inceleyince daha iyi görüyoruz. Görme ve işitme engelli bazı insanlar öyle bir okuma aşkı ile hayretle gelişiyorlar ki çoğu insan onların görme engelli ya da işitme engelli olduklarına inanmakta zorlanıyor hatta inanmıyorlar. İnansan da inanmasan da okumak insanı bilinçli ve sevgi dolu yapar. Aç gözlü insanın kalbini beynini ve gözünü doyurur. Şükreden insan yapar. Bunu onların anılarını okuyunca da görüyoruz. Okumak insanı bu kadar değiştirerek geliştiriyor işte.

O hafta içinde “okumak ve engelliler” konusunda araştırmaya ayırdım her boş zamanımızı. Hatta şirkette çalışan ve babası görme engelli olan bir arkadaş ve çocuğu işitme engelli olan iki çalışanımızla sohbetler ederek, onlarla tanışarak sohbet ettik. Onların evlerine Ömer Efendi kurabiyeleri ile giderek babası ve öteki arkadaşın da çocuğu ile sohbetler ettim. Hatta arkadaşımızın görme engelli babası “Orhan bey, sizinle tanışmak ne kadar mutluluk verici” dedi. Okuyarak geliştiklerini anlattılar. Çocuklarına verdiğimiz eğitimin öneminden ve onları nasıl geliştirdiğini kendilerine olan davranışlarının olumlu değiştiğini anlattılar. Bu da benim hoşuma gitti tabii ki. Bir çalışanımızın bile ailesi üzerine etki eden kaç tane şirket vardı şu şehirde? Bu insanı mutlu etmez miydi? Sosyal sorumluluk dolu şirket, topluma hem sosyal hizmet veren hem de onların memnuniyetini kazanan şirket… Bu her şirkete nasip olmazdı.

Bu konuda kitaplar okudum. “Engelleri Aşanlar”  kitabında okuyarak bir kere daha şahit oldum ki, “oku” emrine sıkı sıkı sarılanlar normalden daha fazla gelişmiş ve kimseye muhtaç olmayacak örnek şahsiyetler olmuşlar engelli olmalarına rağmen. Bu yaşta “oku”nun önemini anlayarak ben bile daha çok okumaya başladım. Her boş dakikamı okumaya ayırdım. Mahallemizdeki ve çarşıya çıktıkça oradaki Çay ocağına giderek arada arkadaşlarımla güya sohbet ederdim. O sohbetlerin bana faydası olmuyordu. Dedikodudan ileri gitmiyordu. Bu yüzden çay evine gitmeyi de bırakarak daha çok okudum ve bu da aile ve iş yaşantıma artı değer kattı. Bazı yazar arkadaşlar kitaplarını bana posta ve kargo ile yollayarak “Oku da görüşlerini bize anlat” diyerek beni kitap eleştirmeni gibi değerlendirdiklerini göstermeleri de beni mutlu etti. Ben de hepsini okuyarak onlara gerçek görüşlerimi anlatırdım abartıya kaçmadan onlar da hatalarını görerek teşekkür ederlerdi. Tabii ki benim anlattıklarımı anlamayarak beni ona buna şikayet edenler de oluyordu. Önce kızsam da kimseye kızmaya hakkım olmadığını daha sonra anlıyor ve “onlara rastladıkça selam der geçerler” ayetini hatırladıkça huzur buluyordum. Huzur huzur gel beni bul demiyor, ben huzuru arıyordum.

Araştırmalarımda gördüm ki, “Kur’an” kelimesinin manası “okumak” idi. Ve bu “okumak” kitabı da  “oku” emri ile açılıyordu ama bu dini çok sevdiğini söyleyen insanlar “ben okumayı sevmem” diye övünüyorlardı. “Dedikodu ve boş konuşmayı çok seversin ama” deyince, “ben boş konuşmam ki” diyerek boş konuşmaya devam ediyorlardı. Şeytan da kötü olmadığını kötülük etmediğine inanırmış.

“Oku” emrine en çok batılılar bağlanarak o kadar gelişmişler ki, “biz onlardan daha çok okuyalım gelişelim” diyecek yerde biz de onları kıskanır olmuşuz. Halbuki “kıskanmak” bir şey değiştirmez. Kıskananı sıkıntıya sokmaktan başka.

Araştırmalarıma devam ettim o hafta boyunca. Hafta sonu Hüseyin ile buluşarak “okumak” üzerine sohbet etmeyi o kadar istedim ki, - isteyince Rabbimiz de imkan yaratıyordu –  hafta sonu bir eğitim programı iptal oldu. Hemen Hüseyin’i arayarak buluşmak için uygun olup olmadığını sordum. O da benden davet bekliyormuş gibi “tamam” ağabey dedi.

Hüseyin’i arayıp da konuşmamız bittikten sonra bir telefon aldım. Beni hafta sonu özel bir kolejin “okumak” konulu konferansına davet ediyorlardı. Bu davete hemen “tamam” dedim. Çok uygun bir davetti. Hüseyin ile konferanstan bir saat önce kolejin kantininde buluşarak sonrasında konferans salonuna geçecektik. Bunu beni davet eden kolejin müdürü Mustafa Ateş ile konuşunca “neden olmasın Orhan bey tabii ki” dedi. Orhan’a anlatınca o da “tamam” dedi.

Bir taşla iki kuş vuracaktık o gün. Hem sohbet hem de konferans verecektik. Aslında Hüseyin’le bu sohbetleri yapmamız başına bir Üniversitenin tüm öğrencilerine konuşmak gibiydi. Hüseyin bana göre “Gizli bir Üniversiteydi.”  Dinleyen, anlayan, okuyan ve uygulayan ve bu özelliklere bakarak   “Evrenin en büyük torpili yaptığı”  bir “Gizli Üniversite”. Aslında gelişen her insan “Gizli Bir üniversite” değil miydi anlayana?

Hüseyin’e hangi kitapları vereceğim konusunda bir fikrim yoktu. Kitapçıma uğradım bir akşam eve geçerken. Yeni çıkan kitaplardan 3 tane almaya bir tanesini bana, bir tanesini kolejde en çok okuyan 3 öğrenciye verilmek üzere, bir tane de Hüseyin’e almaya karar verdim.

Vitrinlere bakarken Mümin Sekman’ın Bahar Eriş ile beraber yazdığı “Çocuklar Nasıl Başarır” kitabından 3 tane, Doğan Cüceloğlu’ nun “Gerçek Özgürlük” kitabından 3 tane, Engelliler konusunda ise Vafa Yayın grubunun görme engelli kahramanı “Fati” maceralarını anlatan bir kitaptan aldım, bundan 2 tane aldım, bir bana bir Hüseyin’e ve bir de  Ahmet Rifat Sağlam Hoca’nın “Dünyanın sana ihtiyacı var” kitabından aldım. Taşkın Kılıç hocanın “Altın kalpli insanlar Ülkesi” kitabını da dahil ettim. Kim bilir Hüseyin bu kitaplara nasıl sevinecekti. Bu kitabı da en çok okuyan 3 öğrenciye hediye edecektim. Okusunlar da gelişsinler”  diye.  Bir kutu şeker, bir kutu kalem de aldım. Bunları da en güzel soru soranlar ile herkese “tatlı yiyelim tatlı kitaplar okuyalım, tatlı tatlı konuşalım “esprisi ile konferanstan önce öğrencilere hediye edecektim. Velhasıl bu konferans da diğer konferanslarımız gibi tatlı geçecekti anlaşılan. Öyle mi olacaktı? Belki de farklı şeyler de yaşardık. Her konferans bana da yeni öğrenme fırsatı değil miydi? Öğretirken yeniden öğrenmek, konferanstan önce ve sonra tanışacağımız her öğrenci öğretmen de bizim için bir kitap değil miydi? Bunlar bana öğretmeyecekti de kim öğretecekti? Öğrenmek, hayat boyu öğrenmek ve her gün bilgilere yeni bilgiler eklemek. İşte sana huzurlu ve mutlu hayat.

Konferanslarda en güzel soru soranlar ile en çok okuyan öğrencilere kitap hediye etmek bana büyük mutluluk veriyordu. Kitap okumayı seven kitabı okuyarak başkalarına da okuyarak halkayı genişletirdi. Bazen verdiğim kitabı en az 4 veya 5 kişinin okuduğunu öğrenmek de bana büyük mutluluk veriyordu. Bazen de kitabı alan okumadan bir yerde bırakır sonra da “unuttum” derdi. Bu benim sorunum değil onun sorunuydu. Ama kitaba değer vermeyen ve bir çöp gibi oraya buraya bırakıp da “unuttum” mazeretine sığınanlar da gerçekten hayatın önemini anlamayan boş ve basit insanlardı. Kendileri okumuyorlar bari başkalarına hediye ederek okumalarını sağlasalar okumuş kadar değer kazanırlardı. Güzel şeyleri ve kitapları daha küçük yaşta paylaşmaya alışmayan insan ilerde ailesi ile güzel şeyleri de paylaşmayı sevmez, ayrılıklar, kırgınlıklar, düşmanlıklar hep bu yüzden meydana gelirdi. Bence aileler ve öğretmenler çocuklara kitap hediye etmeye alıştırarak onların güzel şeyleri paylaşmasına ilerde ailede mutlu olmasına sebep olurlar. Araştırdığımda boşanan insanlar arasında en çok paylaşmayı sevmeyen ailelerin çocuklarının olduğunu hayretle görmüştüm. Paylaşmak güzel şey azizim. Beklenen gün gelince belirlediğimiz saatte Koleje gittim. Kolej kapısından girdiğimi gören Kolejin Müdürü Mustafa Ateş bey koşarak kapıya geldi. Yanında Müdür Yardımcıları vardı. Bana saygı ile sanki belediye Başkanı veya Vali imişim gibi sevgi gösteriyorlardı şaşırdım. Elimi sıkıtılar kolejin kapısında beraber Müdür odasına çıkınca Hüseyin’i Müdür odasında beni beklerken görmek beni mutlu etti. “İşte Örnek Türk Genci” demekten kendimi alamadım içimden.

Müdür Mustafa bey, Hüseyin’in koleje yarım saat önceden gelerek, çalışmalarını anlattı ve “Engellilerle alakalı ne yapabiliriz” diye görüş belirtti. Beraber köy okullarındaki engelli gençlere kitap hediye etmek, elbise hediye etmek, başarılı öğrencilere burs verilmesi için kolej sahipleri ile konuşmak konusunda hemfikir kaldık. Sizin de görüşlerinizi alarak köy çocuklarına yeni kitaplar da alarak hediye edeceğiz hem kolejimiz tanınacak hem de çocuklar okumaya alışacak. Belki de onlara ilk defa kitap hediye eden biz olacağız. Kitapları seven çocuklar yazar olursa belki de anılarında seneler sonra bu güzel çalışmamızı anlatırlar da okuyan torunlarımızda bizimle gurur duyarlar.”

Yarım saat içerisinde bu kadar verimli konuları konuşmak ancak lider bir öğrencinin özelliğiydi. Hüseyin’i ve Müdür Mustafa beyi tebrik ettim. “Marifet iltifata tabidir” diye. Hüseyin güzel görüşlerini anlatıyor Mustafa Ateş bey dinliyor not alıyor ve en kısa zamanda hayata geçirmek için çaba harcıyordu. Ne güzel bir tabloydu bu.

İkram edilen kahveyi içtikten sonra Müdür Mustafa Ateş bey de sakıncası yoksa Hüseyin ile yaptığımız eğitimle alakalı bu sohbete kendisinin de katılmak istediğini söyledi. Bence sakıncası yoktu.  Okumak konulu bir sohbet olacaktı. Ayağa kalktık Hüseyin koltuk değneğine dayanarak ama dik duruşu ile yürümeye başladı. Sanki lider yürüyüşü gibiydi. Mustafa beye kapıda karşılamalarına sanki vali veya belediye başkanı gelmiş gibi saygı göstermelerine gerek olmadığını söylediğimde Mustafa bey  “Orhan bey burada Valiye de Belediye Başkanına da, öğrencimize de, velilerimize de, bize değer vererek gelen bir dilenciye de vali gibi değer veririz. Biz işimizi yapan insanınız eğitimciyiz ve herkese saygı ve sevgi göstermek ve bilgimizi paylaşmakla mükellefiz” dedi. Gerçekten de Mustafa Ateş söylediği bu söz ile kalbime bir kez daha yer etti.

Kolejin en üst katındaki şehri tepeden gören kantininde bir masaya oturduk. Koltuklar çok rahattı. Belli ki, kolej öğrencilerinin rahatı için her şeyi düşünmüştü. Yani işini severek hissederek yapan insanların olduğu bir kolejdi. Biraz sonra kibar bir bayan gelerek siparişlerimizi aldı. Kahve içeceğimizi söyledik. Bir kolejin kantininden çok ilimizin en lüks cafelerinde çay içecekmişiz hissine kapıldım bir an.

Ben çantamdan Ömer Efendi kurabiyelerini çıkardım. Bunun üzerine Mustafa Ateş bey, hemen:

“Orhan bey bizim burada kurabiye yerdik. Getirmenize gerek yoktu” deyince. Hüseyin gülümsedi. Ben gülümsedim. Hüseyin açıklamada bulunarak:

“Bunlar çok özel kurabiyeler Mustafa bey, bir tadına bakınız” dedi.

Mustafa beye bir tane uzattı. Kendisi de bir tane alarak yemeye başladı. Kahveden bir yudum aldı. Ben de kurabiyelerden bir tane alıp yemeye, kahvemi içmeye başladım. Mustafa beye baktım. Mustafa bey Ömer Efendi kurabiyelerini yerken bana bakarak gözlerini açıyor, “hım hım” diyordu. Kurabiyelerin hikayesini anlatınca, bunu ev hanımlarının yaparak öğrencilere burs olarak verdiklerini anlatınca Mustafa Ateş bey hem şaşırdı hem de çok beğendiği kurabiyelerden kantinde bulunan personele de ikram etti. Onlar da kurabiyeleri çok sevdiklerini bakışları ile belli ettiler. Mustafa bey bu kurabiyelerin hikayesini dinleyince en kısa zamanda şirkete Ömer efendiyi ziyarete geleceğini söyledi. Böylece Ömer Efendinin hanımı da yanına birkaç arkadaşını daha alarak sevgiyle daha çok kurabiye ile daha çok öğrenciye burs verebilecekti belki de…

Konuya hemen geçmek istediğimi söyledim Hüseyin’e, Kolej Müdürü Mustafa Ateş bey dikkatle bizi dinlemeye koyulmuştu. Konuyu konuşurken dinleyeceğini konuya müdahale etmeyeceğini söyleyince Hüseyin ve biz de memnun kaldık. Hüseyin anlatmaya başladı:

“Dünyanın Sana İhtiyacı Var” kitabını dikkatle okudum. Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen günümüz meselelerine çok güzel yorumlar getirmiş. Tamirci çırağı iken, cafede garson iken, hayata dair bir umudu yok iken Cafe sahibi Cafer Hocanın yönlendirmesi ile din görevlisi olması, hayatta zorlanması, sonrasında çok okuyarak master ve doktora yapacak ve bu kitabı yazacak hale gelmesi tam azim hikayesi. Yani “oku” demeyi ciddiye almadan önce ve “oku” emrini ciddiye aldıktan sonra bir hayat bölünmesi. Bu hikayeye benzer hikayeyi de “Engelleri Aşanlar” kitabının Yazarı Turan Yalçın’ın hayat hikayesinde okumuştum. “Oku” emrine uymak insanı ne kadar değiştiriyor, geliştiriyor ve dönüştürüyor bunu çok iyi anladım. Bazen okullardaki hocalardan çok hayattaki hocalar insana daha etki yapıyor yeter ki insan hayattaki hocaların farkına vararak onlardan uzaklaşacak yerde onlardan faydalanmayı bilsin. Hayat o kadar cömertçe torpil yapıyor ki insana insan bu torpili göremeyip de ilk fırsatta “bize yol gösteren yoktu ki” diyerek hemen birilerinden yardım gelmediğini ima etmeye başlayarak torpili göremiyordu. Evren ne yapsın böyle ahmaklara?” dedi. Gülüştük.

Fırsat “ben fırsatım” diyerek, bağırarak gelmiyordu ki, senin gönül gözün görmüyorsa fırsat sana ne yapsın. Evren bir araya gelse sen istemedikten sonra sana ne etsin?

Mustafa Ateş beye Hüseyin’i hayretle dinleyerek yazar ve kitabını not alıyordu. Belli ki okumak isteyecek ve temin edecekti. Kitap bende olmasına rağmen sesimi çıkarmadım. Konferansta çok kitap okuyan gence hediye edince zaten o da görecek ve niyetimi anlayacaktı.

Hüseyin notlarına bakarak konuşmasına devam etmeye başladı. Kahvelerimiz bitmiş ve Mustafa Ateş hemen yenisini söylemişti ama kahve üstüne kahve içmek de pek iyi olmuyordu. Ayıp olmasın diye kahveyi ret etmedik. Hüseyin kahveden bir yudum aldıktan sonra:

“Ahmet Rifat Sağlam hocanın ‘Allah de ötesini bırakma’ adlı kitabı da Müslümanların Allah’a inandıktan sonra onun emir ve yasaklarına dikkat ederek haram helal sınırına çok önem vermelerine işaret ederek anlamı “Okumak” olan Kur’an-ı anlayarak, ilk emri de “oku” demeyi ciddiyetle okumalarını, üzerinde düşünmelerini söylüyor. Yaşadıklarından örnekler vererek haksızlıklara hepimizin karşı çıkması gerektiğini anlatıyor ve Allah deyip de onun başta “oku” emrine sarılanların hiçbir zaman zarara uğramayacaklarını anlatıyor. Aslında okuduklarımı daha geniş anlatmak isterim ama zaman yok. Bu kadarı bile kitabın tamamını anlamaya yeterli değil mi Orhan ağabey, Mustafa Hocam?” dedi. Mustafa Hoca da ben de “evet” anlamında başımızı salladık.

Hüseyin “Dua engel tanımaz Fatma” kitabında duanın gücünü anlatıyor ve dua etmekten kimsenin kendisini engelleyemeyeceğini belirtiyor.” dedi.

Verdiğim üç kitabı da okumuş ve gerçekten de anlamış bir cümle ile özetleyecek kadar da anlamıştı yani. Başkasına versem bu kitapları bu kadar kısa zamanda okumaz “sınavım vardı”  mazeretine sığınırdı. Ama okuyor ve bu da kendisine maddi ve manevi destek oluyordu işte.

Bu kitap okuma özetlerinin tamamlanmasından sonra Hüseyin’e bakarak:

“Konumuz biliyorsun engellilerin kitap okuyarak gelişmesi nasıl olmalı? Bu konuda ne gibi çalışmalar yatın Hüseyin anlatır mısın ?”

Hüseyin not defterini sehpaya koydu. Sayfaları açarak konu ile alakalı tuttuğu notları bulup çıkardı. Notlarına göz attıktan sonra bana ve Mustafa beye bakıp konuşmaya başladı:

“Oku emrinin genel bir emir olduğunu gördüm. Çeşitli meallere baktım. Tefsirlere göz attım. Hayatta bize faydalı olacak, hayatımızı kolaylaştıracak, Allah’ı hatırlatacak her şeyi okumamızı ve okuduklarımızı anlamamızı istiyor Yaradan. Zaten daha sonra gelen ayetlerde anlamanın öneminden bahsederken, bazı alim geçinenlerin anlamasanız da Kur’an’ı okuyun sevabı var demesini anlamıyorum. Bu konuda Mehmet Akif Ersoy’un güzel şiirleri ver. Kitabında zaten Ahmet Rifat Sağlam hocamız bu şiirlere de yer vermiş. Ben sadece bir kıta okuyayım.

“Çalış” dedikçe şeriat çalışmadın durdun.

Onun hesabını birkaç hurafeye uydurdun.

Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin Onunla maskaraya.”

Sustu Hüseyin bize baktı, sonradan konuşmaya devam etti:    

“Burada okumaktan tembellik ettiğimizi ve bunu da Allah’a havale ettiğimizi söylüyor. Okuyan gelişenlere de “onların bahtı açıkmış” diyorlar. Buna benzer çok güzel şiirleri var Mehmet Akif Ersoy’un. Onları burada okusak gerçekten uzun sürer. Zaten derler ki, “okumasını bilene her insan kitaptır.” Ben bunu anlamasını bilene, okumasını bilene her canlı ve cansız şey kitaptır.” olarak anlıyorum.” dedi.

Ben bunun üzerine konuşma ihtiyacı duyarak konuşmaya başladım. Mustafa Ateş de dikkatlice dinliyordu:

“Bugüne kadar okuduğum şahsi gelişim hikayelerinde, anılarda, insanların kitap okumadıkları zamanlarda, yeterince okumadıkları zamanlarda başarısız olduklarını, bir an gelip de artık yeter dedikten sonra okuma hızlarını ve anlayarak okuduklarını, okumalarını çoğalttıkları zaman başarısızlıkların bir anda başarıya dönüştüklerini gördüm. Siyer kitaplarında da inandıktan sonra yararlı işler yapanların ondan önceki kötü davranışlarının da iyi davranışlar olacağı anlatılmakta zaten. Yeter ki insan geçmişi bırakarak, bahane üretmeyi terk ederek, boş konuşmaları bir kenara iterek okumaya alışsın. Buna engelliler de dahil ve o zaman başarısızlık o insanların bile inanamayacağı başarı oluyor.” dedim.

Baktım Mustafa Ateş bey beni dinliyor ve başını sallıyor. Bu durumda gülümseyerek: “Mustafa bey aslında biraz sonra yapacağım konuşmanın provasını yapıyorum ve özetini anlatıyorum. Yanlışlarım olursa bana anlatında düzeltelim ve gençlere de yanlışı az olan bir konuşma yapalım. Olabilir ki onlar da bu konferansı dinleyerek daha çok okumaya geçip de başarılarını artırma yoluna giderler”

Mustafa Ateş bey gülümseyerek bana baktı:

“ikiniz de çok güzel anlattınız Orhan bey, Hüseyin kardeşim. Siz anlattıklarınızı yaşadığınız için gerçekten de konuşmalarınız etkili oluyor. Bunca senenin eğitimcisi olarak bugüne kadar sizin bu hitabet yönünü keşfederek niye davet etmediğimizi soruyorum. Bir de aklıma geldi. Neden bu konuları kitap yapmıyorsunuz?”

O zaman aklıma geldi. İlk 5 konuşmamızı konuşmalarımız bitiminde unutmayalım diye hemen bilgisayara geçmiştim ve bunları da buraya gelirken yanıma almıştım. İlk beş bölümde anlattıklarımızı gözden geçirerek son 5 bölümde anlattıklarımızı da birleştirerek güzel bir kitap yapmayı düşünüyordum. Dosya kağıtlarına çıkardığım ve Word dosyası olarak yaklaşık 50, kitap sayfası olarak 100 sayfa olacak olan “Sen kafadan engellisin” adlı çalışmamızı Mustafa Ateş beye uzattım. Bu çalışmayı bizim şirketin sahibi insanlara anlatsam “hemen bastıralım da ilimizdeki engelli ailelerine ve engelli yakını olan müşterilerimize hediye edelim. İlimizdeki kütüphanelere ve okullara hediye edelim” derlerdi.” Maliyeti ne kadar” diye de sormazlardı. Bilirlerdi ki ben onlara her zaman güzel, beğenilecek ve okunacak ve “bu kitabı yayınlayan ve hediye eden şirkete helal olsun” dedirtecek kadar dua edeceklerini yani evrene mesaj atacaklarını, evrenin de bana torpil yapacağını bilirlerdi. Bu patronlarıma verdiğim güven ve bilginin ürünüydü. Güven, sevgi ve bilgi ile çok çalışmayı, yoğurunca helva gibi tatlı, müşterilerine lokum gibi lezzetli gelen şirket oluyorduk.

Mustafa Ateş bey, verdiğim çalışmayı incelemeye başladı. Ben ise Hüseyin’e dönerek:

“Peki engelliler okuyarak nasıl gelişecek?” diye sordum.

Hüseyin bana bakarak:

“Siz ‘engelleri aşanlar’ kitabında engellilerin okuyarak nasıl geliştiğini okumadınız mı Orhan ağabey?  Mesela Mitat Enç, Mesela Gültekin Yazgan, mesela Helen keller, Mesela Turan Yalçın.”

“Hepsini okudum tabii ama burada senin ne anladığını da öğrenmek istiyorum.”

Mustafa Ateş verdiğim çalışmadan kafasını kaldırarak:

“Bu Engelleri Aşanlar” kitabı ne, yanınızda varsa bakabilir miyim?” dedi.

Tesadüfen bu kitabı da yanıma almıştım. Okul kütüphanesine hediye ederim diye. Çantamdan çıkararak hemen Mustafa Ateş beye uzatarak:

“Bu kitabı engelleri aşanların hayatlarını yani,  sosyal hizmet uzmanlığı hocaları öğrencilerine tavsiye etmişler. Yazarın önerisi ile Üniversitelerden bazıları öğrencilerine bu kitabı satın aldırarak hep beraber işitme engelli ve diğer engelli okullarına giderek engellilere hediye etmişler. Öğrenciler bu hediyelere çok sevinerek ailelerine ve birbirlerine hediye ederek okuyup daha çok gelişmeye karar vermişler. Keşke her Üniversite sizin gibi her kolej bu kitabı öğrencilerine hediye etseler” dedim.

Mutafa Ateş kitabı daha dikkatle incelemeye başladı. Biz Hüseyin ile konuşmaya devam ettik. Hüseyin’e devam der gibi baktım o da anlayarak anlatmaya başladı. Mustafa Ateş gözü ile kitapları okurken bir yandan da kulağı ile bizleri dinliyordu. Hüseyin anlatmaya başladı:

“Biz engelliyiz demeden  ve şikayet etmeden hemen  kabullenerek  nasıl  okuyup gelişiriz diye düşünmüşler. Mesela Lokman Ayva radyo dinlerken Braille alfabesi  olduğunu  öğrenmiş, daha önce Braille alfabesini bilmiyormuş. Hemen  Braille alfabesi öğrenecek kursa  gitmiş. Kursta da  görme engelli okulu olduğunu öğrenmiş.  Daha önce ne kendisi ne çevresi Görme engelliler için okul olduğunu bilmiyormuş. Hemen harekete geçerek,  okula  gidiyorlar. Yani farkına varınca hemen harekete geçmek ve  okuldan ve insanlardan faydalanmak   önemli. Okula gidince  okulu  çok seviyor. Hatta  babası okul müdür yardımcısı ve  İngilizce  öğretmeninin de  görme engelli olduğunu  görünce “ benim oğlum da İngilizce  öğretmeni olacak” diyor ve Lokman Ayva da  İngilizce  öğretmeni olarak babasının  hayallerini ve kendi hayallerini gerçekleştiriyor.  Braille alfabesi ile  tüm kitapları okuyarak gelişmeye bakıyorlar. Okuldan 5 yıl uzak kalan Lokman’ı artık tutamıyorlar ve Boğaziçi Üniversitesini kazanarak   çok güzel dil öğrenerek  hem ülkemizin hem Avrupa Parlamentosunun ilk görme engelli Milletvekili oluyor. Mitat Enç ve Gültekin Yazgan ise   yurt dışı kütüphanelerden  Braille alfabesi ile yazılmış   kitap getirerek okuyorlar. Yani okumak isteyene evren torpil yapıyor ve evren  kapıları bir bir açıyor onlara. Ya onlarda okuma isteği olmasa bu olur muydu? Olmazdı tabii ki. “Hemen  harekete geçmek” özgüvenli olmanın en  önemli şartlarından işte Orhan Ağabey”.

Orhan burada  durarak muzipçe gülümsemeye başladı Ben de neye gülümsüyorsun diye  başımla ona işaret ettim. Baktım Mustafa Ateş, “ Engelleri Aşanlar” kitabına  gömülmüş okumaya devam ediyor. Adeta bizi unutmuş. Başkası olsa  kızar ama ben kızmadım. Hoşuma da gitti.  Okumak isteyen bizi dinlemese de olur. Okusun okusun  okusun dostlar, çatlasın çatlasın düşmanlar.

Ben konuşma gereği duyarak konuşmaya başladım:

“Yani  engelli olduktan sonra ben engelliyim diye bir kenara çekilmeden hemen   Braille  öğrendikten sonra okumaya başlamışlar. Sesli kitaplar o zaman az imiş ama faydalanmışlar. Şimdiki imkanlar daha  çok. İşaret dili kursları yaygınlaştı. Okuma yazma   bilen çoğaldı. Yani iletişim kurmak okumak için fazla bahane kalmıyor. Sadece   boş konuşan arkadaşlara dikkat ederek gelişmek gerekiyor.  Hüseyin bak   başarılı engelliler  boş arkadaşlar edinmemişler. Başarılı insanlar gibi Hep faydalı olana bakmışlar. Kendilerine engel olanları bırakarak  şikayet etmeden kendilerini sevenlere yönelmişler.  Şikayet etmemişler. Öğrenmek için şikayet etmeyi   bırakmak lazım. Enerjimizi dedikodu edenlere   verirsek güzel şeyler yapmaya enerjimiz kalmaz. Biz buraya enerji depolamaya ve bilgimiz ve sevgimizi paylaşmaya geldi. Değil mi Mustafa Ateş?”

Adını yüksek sele söyleyince Mustafa Ateş “Engelleri Aşanlar” kitabından   kafasını kaldırdı ve  “ Bu kitabı bize mi veriyorsunuz?” dedi. Ben şaka olsun diye “Yok 50 tl satayım size” dedim.  Şaka olduğunu anlayarak    Mustafa Ateş altta kalır mı  “ Ben 100   lira vereyim bu kitap onu hak ediyor” dedi. Gülüştük.

“Kitabı  okulda en  çok okuyan gençlere hediye edecektim ama  size vereyim okuyun “ dedim.

Mustafa Ateş hemen  söze girdi. Bu kitabı Kolejin sahibi ile konuşarak  öğrencilerimize  birer tane satın alarak  hediye etsek çok güzel olacak” dedi.

Bunun üzerine  ben:

“Yazarın doğduğu ilçe olan tokat Pazar ilçesinde  650 kadar lise öğrencisine hediye edilmiş ve aileleri ile beraber okuyarak faydalanmışlar. Yazarını  ilçe merkezi ve kasabalarda konuşmaya davet etmişler. Hatta  çok  genç ilk defa  hayatında  yazar  görmüşler .Herkes okuyunca “Engelleri Aşanlar” kitabını başkasına hediye etmiş. Çok faydalı olmuş sizde  tabii ki isterseniz   öğrencilerinize hediye edersiniz .Elden ele , dilden dile, gönülden gönüle,   beyinden beyine halka halka engellilerin hayatını  öğrenerek azimle kitap okumaya  devam etmişler. Masal gibi ama anlattığım gerçek. “ dedim.

O an Aklıma gelmişti hemen  söyledim:

“Hocam çocuklara okuyun demekle olmuyor. Siz okuyacaksınız, okuduklarınız kitapları  öğrencilere hediye edeceksiniz, yazarları özellikle engelli yazarları   davet ederek konuşma yaptıracaksınız ki onlarda   engelli  ve başarılı yazarlardan etkilenerek  gelişme sağlasınlar.  Ama  ne yazık ki ne Üniversiteler ne de  devlet okulları  bunu yapmıyor  engelli ve  çok yönlü  engelliler yerine ünlü yazarları davet ediyorlar. Ünlü olandan  çok bilgili ve etkili olanı davet etmek lazım” dedim.

Mustafa Ateş:

“Engelleri Aşanlar” kitabının yazarı engelli mi? Dedi.

“Evet çok ileri derecede işitme engelli ama konuşmasından işitme engelli olduğunu anlamazsınız. Bunu da çok okuyarak elde etmiş ve öğrenciler üzerine çok etkili oluyor” dedim.

“Anladım Orhan bey, biz de davet edeceğiz inşallah O’nu “ dedi.

Ben de:

“Çok isabet edersiniz çok faydalı olur” dedim.

Hüseyin’e bakarak sorularımı sormaya devam ettim:

Yani okumuşlar, düşünmüş ve anlamışlar, sonra hayatlarına uygulamışlar, arkadaşları ile paylaşmışlar. Kitaplar yazmışlar, konferanslar vermişler, okullarda kütüphaneler kurmuşlar başkaları da okusun diye. Sonrasında bu kütüphanelerden sağlamların bile faydalanmasını sağlamışlar. Oku öğren, uygula ve başkalarının da faydalanması için kütüphaneler kur” ne güzel çalışma. Ama bu çalışmaları ne yazık ki onların yazdığı kitaplardan değil de Doğan Cüceloğlu gibi ünlü yazarlar yazınca farkına varıyoruz. Halbuki bu azimli insanların okuyarak nasıl geliştiğini tüm ilk, orta, lise ve Üniversite öğrencileri bilmeli. Bunun için de engelliler küçümsenmeden okullara davet edilmeli, kitapları satın alınarak okumak isteyenlere dağıtılmalı. Ülkemizin okuyarak gelişme hızı ancak o zaman artar” dedim.

Hüseyin anladığını ima ederek bana baktı. Mustafa Ateş halen “Engelleri Aşanlar” kitabını okuyordu. Bir kolej Müdürünün okumaya bu kadar meraklı olmasına sevinmiştim. İçimden “böyle müdürler çoğaldıkça ülkemizin sırtı yere gelmeyecek” dedim.

Hüseyin, konuşmalarımızdan hiç sıkılmışa benzemiyordu ama ben uzun zaman burada oturduğumuzdan dolayı sıkılmıştım. Mustafa Ateş bey’e odasına geçmeyi teklif ettim. Hepimiz ayağa kalktık.

Mustafa Beyin odasında kitaplık güzeldi. Okul müdürleri arasında odasında kitaplık olan ama zengin bir kitaplık olan Müdürü ilk defa görüyordum ve Mustafa beye bunu anlatınca bana şunları söyledi:

“Orhan bey, bir okul Müdürü, bir Kütüphane Müdürünün odasında kendi okuduğu kitaplardan oluşan bir kitaplık yoksa öğretmenlerine, memurlarına, öğrencilerine siz okuyun demesi ne kadar mantıklı olur ki? Önce biz okuyacağız ki sonra öğrencilerimize ve çocuklarımıza oku demeye yüzümüz olsun. İtiraf edeyim ki bugün “Engelleri Aşanlar” kitabını görünce bu kitap yayınlanalı 5 sene olmuş da biz neden görmemişiz, yazarını neye davet etmemişiz diye kendime sordum ve utandım gerçekten. Bugün burada sizi dinlerken sizin konuşmalarınızın nice ünlü yazarlardan daha etkili konuştuğunuzu görünce neden daha önce yapmadık diye hayıflandım. Bugün bizim için de bir milat olacak daha çok yazarı davet edeceğiz. Biz bu çocukların velilerinden para alıyoruz özel okul olduğumuzdan ve çocuklara kitap okuma sevgisini aşılamazsak aldığımız paranın karşılığını vermemiş oluruz.”

Mustafa Ateş’in bu konuşması beni etkilemişti.

“En çok da engelli yazarları buluşturmak lazım öğrencilerle. Engelli yazarlar daha etkili oluyor” dedim.

“Tabii ki önceliğimiz engelli yazarları davet etmek olacak”

Konumuz yarım kalmasın diye hemen Hüseyin’e dönerek:

“Yani burada farkına varmak çok önemli değil mi Hüseyin. Kabullenip farkına vardıktan ve sonrasında harekete geçtikten sonra okumayı sevmek de kolay. Okumayı sevmek için de okumayı seven akraba, komşu gibi insanlar ile daha sıkı dostluklar kurarak çocuklarımıza ve engelli çocuklarımıza laf ile değil davranışlarımızla, bakın bunlar engelli ama okumuş ve başarılı olmuşlar, siz de okumayı severseniz başarılı olursunuz” diyerek ve yazarların kendileri ile kitapları ile “şaka yapıyoruz” diyerek seviyesizleşmeden.”

Mustafa Ateş muzipçe:

“Seviyeli birliktelik gibi seviyeli örnek göstermeler önemli değil mi Orhan bey?” dedi. Gülüştük.

Konuşmamız daha devam edecekti ama rehber öğretmen odaya girerek, Mustafa Ateş’e hitaben:

“Müdür bey, öğrenciler konferans salonunda yerini aldı, sizi bekliyoruz.

Mustafa Ateş’ten en çok kitap okuyan 3 öğrencinin adını istedim. 5 dakika sonra en çok okuyan 5 öğrencinin adı yazılı not önümdeydi.

Hepimiz kolejin o muhteşem konferans salonuna geçtik. İlimizdeki özel okullar içinde en güzel konferans salonu olmuştu nerede ise. Mustafa beyi bundan dolayı tebrik ettim. Mustafa bey gururlandı ve “imkan olsa da sizin gibi yetişmiş insanlardan, ‘Engelleri Aşanlar’ kitabında anlatılan engellilerden hayatta olanları, her gün birini davet etsek de bu gençlere konuşma yapmalarını sağlasak. Hatta öğrenci velilerimizi de her gün burada ağırlayarak ‘Hayat boyu öğrenme’nin önemini anlatsak. Bu kitaptaki engelliler hayat boyu öğrenmiş ve öğretmişler. Bence bizde hitabet konusunda kitaplar okuyarak uygulamak zorundayız. Yoksa yerimizde sayarak kendimizi yenilemeden hayatımıza devam edersek öğrencilerimize verecek bir şeyimiz olmayacak” dedi.

Salona geçince hemen program başladı. Takdim konuşmasını Mustafa Ateş yaptı. İstiklal Marşı okundu. Saygı duruşu yapıldı. Özgeçmişim okundu, sonrasında Mustafa Ateş bir kısa takdim konuşması yaparak beni davet etti.

Yanımda getirdiğim şekerleri öğrencilere dağıtmalarını istedim. Önce şaşırdılar öğrenciler. Ben şöyle takdim ettim:

“Tatlı yiyelim tatlı konuşalım’ diye bir ata sözümüz vardır. Ben bu atasözünü ‘Tatlı yiyelim tatlı konuşalım, sizler üzerine tatlı izler bırakalım ve bundan sonra daha çok tatlı tatlı şeker tadında kitaplar okuyalım ve şeker yiyince nasıl mutlu oluyorsak kitap okuyunca da öyle mutlu olalım. Kitap okuyarak hem kendimizi hem çevremizi geliştirelim”

Salondan bir tatlı alkış tufanı koptu.

Konferans başlamadan önce anlattıklarımı biraz daha genişleterek ve Engelleri Aşanlar kitabından örnekleri çoğaltarak genişlettim konuşmamı. Fazla uzatmaya da gerek yoktu zaten. Yarım saatlik konuşmamızdan sonra kürsüye Hüseyin’i davet ettim. Koltuk değneğine yaslanarak geldi kürsüye ve o yağmurlu havada tanıştığımızda yaptığı gibi koltuk değneğini havaya kaldırarak selamladı koskoca salonu.

Konuşması da gayet iyiydi. Hatta benden daha güzel ve etkileyici konuştu.

Konuşma bitince salona dönerek dedim ki:

“Burada kitap okumaktan ve okumanın öneminde bahsettik. Bu kadar okumaktan bahsettikten sonra en çok kitap okuyanları ödüllendirmemek onlara haksızlık olur. Okulunuzda en çok kitap okuyan 5 kişinin adını burada açıklıyorum. Onların kitap okuyarak okul başarısının ne kadar arttığını da sizler görüyorsunuz. En çok kitap okuyan arkadaşlarınız onlara hediye edeceğim kitapları okuduktan sonra okumak isteyen başka arkadaşlarına da hediye edecekler. Eğer bu kitapları çok severseniz Mustafa Ateş hocanız bu kitapları temin ederek hepinize de hediye eder. Yeter ki siz okuyun ve gelişin.

Kolejin en çok okuyan öğrencisi Ahmet Saygın’a “DÜNYANIN Sana ihtiyacı Var” kitabını verirken dedim ki “Bu dünyanın sana daha çok ihtiyacı var.” Salon alkışladı.

 En çok okuyan ikinci öğrenci Esmanur Değerli’ye “Altın Kalpli İnsanlar Ülkesi” kitabını hediye ederken “Sizler çok okuyarak kalbinizi altın gibi saf temiz kalp yaparsanız bu ülkemiz de altın kalpli insanlar ülkesi olacak” dedim. Salondan gene alkış.

En çok okuyan üçüncü öğrenci Samet Aktaş’a “Allah de Ötesini Bırakma” kitabını hediye ederken de “Allah de ve oku emrine daha sıkı sarıl ki Allah da seni sevsin, vatana millete faydalı olmanı nasip etsin” dedim. Salondan gene alkış.

Sonra en çok okuyan dördüncü öğrenci Ömercan Can’a “Engelleri Aşanlar” kitabını hediye ederken “Aman Ömercan’ım, can kardeşim, Engellilerin hayatını iyi oku ki okumak nasıl geliştiriyormuş gör” dedim. Salından gene alkış.

Bir espri daha yapmak istedim.

“En çok okuyan beşinci öğrenci Mustafa Ateş’e de “Engelleri Aşanlar” kitabını hediye ediyoruz ama bir şartımız var. Bu kitabı alıp hepinize en kısa zamanda hediye edecek.”

Mustafa Ateş heyecanla kürsüye gelerek dedi ki:

“Engelleri Aşanlar” ve şu an Orhan bey ve Hüseyin kardeşimizin güzel konuşmalarını kitaplaştırmayı düşündükleri “Sen de Kafadan engellisin”  çalışmasını da inşallah Kolej olarak yayınlanınca hepinize bir tane yetecek kadar alacak ve konferanslar eşliğinde burada size hediye edeceğiz. İmzalı kitapları umarım çocuklarınıza ve torunlarınıza bile saklarsanız, onların da gelişmesine vesile olacak dede ve nine olursunuz.”  Baktım salon hem gülüyor hem alkışlıyor.

Öğrenciler merak ettikleri soruları sordular. Hüseyin ile cevapladık. En güzel soru soranlara kalemler hediye ettik. Mustafa Ateş ve yardımcıları konferanstan çok faydalandıklarını söylediler.

Mustafa Ateş’in odasında bu sefer hediye edeceğim kitaplar olan, Çocuklar Nasıl Başarılı Olur, Gerçek Özgürlük ve Fati’nin maceraları kitaplarını hediye ederek Mustafa Ateş beye de açıklamada bulundum. Mustafa Ateş kitap isimlerini not ederek alıp okuyacağını söyledi. Kitap ve okumak dolu bir gün geçirmiş ve çok mutlu olmuştuk hepimiz.

Gelecek sefere “Engellinin ailesi, engellinin gelişmesine nasıl katkı sağlar” konusunu konuşacağız Hüseyin” dedim.

Gelen kahvelerimizi içtikten sonra Kolejden Mustafa Ateş ve yardımcılarına veda ederek ayrıldık. Hüseyin’i yurduna bırakırken ben de evime geçtim.

6. BÖLÜM SONU