ENGELLİ VE AİLESİNİN ENGELLİ GELİŞİMİNE ETKİSİ

SEN DE KAFADAN ENGELLİSİN (7. BÖLÜM)
Aile, ilkokulda bize en küçük topluluk olarak tanımlamışlardı. Toplumun en küçük kurumu demişlerdi. Ama zaman geçtikçe ailenin ülkenin, insanlığın en temel taşı olarak gördük. Ülkemizin, toplumumuzun başına gelen her türlü kötülük ailenin bozulmasından, ailelerin bölünmesinden ve aile içi sevgi ve en önemlisi de aile içinde eğitim saygı ve sevgi olmayınca ülkede de aile çevresinde de huzur olmuyordu. Bu huzursuzluklar da üst üste binince ülkede huzur kalmıyordu. Yani aileler sağlam olursa ülke de sağlam temellere oturuyordu.

İşte Hüseyin kardeşimizle bunu konuşacaktık bu sefer, “Engelli insanın ailede yeri ve ailenin engellilere desteği”

Aslında aile konusunda çok kitaplar yazılmış, dini milli konularda aileye çok şey düştüğü anlatılmıştır. Aile de bir engelli olduğu zaman o aile daha önem arz etmektedir. O engelli ne kadar ailede sevilir, eğitimine ne kadar önem verilirse toplumuzda da sevgi ve merhamet duyguları ile insani duygular daha güçlü olurdu.

Toplumumuzda engellerin eğitimi okulda değil de her insan gibi en çok da ailede olur. Aile çocuğunu kabullenirse ve O’nu gerçekten severse Allah’ın onlara bir nimeti olduğunu anlayarak “bu engelliyi ne kadar seversek yaradan da bizi o kadar sever” diyerek engellinin eğitimini ve sosyal hakları ile kanuni haklarını daha çok aramaya gayret eder.

Bu konuyu araştırmaya karar verince, çarşıda pazarda engelliler ve ailelerini daha sık gözlemlemeye başladım. O zaman gördüm ki, eğitimin önemini anlayamayan pek çok aile engelli çocuklarının eğitimle gelişeceği konusunda da yeterince gayret göstermiyorlar. Her zaman olduğu gibi engellilerin eğitimini de devlete bırakmışlar, “Okula yolluyoruz okulda öğretirler” düşüncesindeler. Engelli olsun olmasın her bireyin en çok eğitim aldığı yer aile, akraba ve komşu çevreleridir oysa ki.

“En büyük okul aile, insanın en büyük eğitmeni ise insanın gene kendisidir.”

Hayata baktığımız zaman iyi eğitim almış ailelerin çocukları da daha iyi eğitim alıyorlar istisnalar hariç. Bunda ailenin çok büyük etkisinin olduğu aşikar.

Yapılan araştırmalarda evde zengin bir kütüphanesi olan ailelerde yetişen çocukların başarısı da artıyor. Tabii ki anne ve baba da kitap okuyarak çocuklarına örnek olursa. Bu çocuk engelli olursa anne ve babanın kitap okuması daha etkili oluyor.

Bunca okuduğumuz kitaplarda görüyoruz ki, yazarların hayatını anlattıkları kitaplarda okuyoruz ki anne ve babası okuyan insanlar da okuyor ve bunun sonucu yazarlık yeteneği olan insanlar anne ve babasının da etkisi ile daha etkili ve verimli eserler ortaya koyuyorlar.

Bu konuyu konuşacağımız süre içerisinde yaptığım araştırmalarda aile konusunda daha dikkat ettim. Gazetelerde aileler ile alakalı yazıları daha dikkatli okudum. Bu yazıların engellilerin hayatına ne kadar etki edeceği konusunda epey kafa yordum.

Benim de engelli bir çocuğum olsa nasıl davranırdım? diye düşünerek engelli çocuğu olan ailelere empati yaptım. Gördüm ki ailelerde eğitim sağlam olsa, çocuklarda kitap okuyacak, özgüvenleri gelişecek ve hayata daha sıkı sarılacaklar. Bu konuda Mümin Sekman’ın ve Doğan Cüceloğlu’nun kitaplarını zaten çoğunu daha önce okumuştum.. 

Hafta içinde bir akşam Hüseyin bana telefon ederek bu konuda nasıl araştırma yaptığımı sormuş, ben de kitaplar okuduğumu ve gözlem yaptığımı anlatmıştım. Yurtta ve okulda arkadaşlarına sormasını, engelli tanıdıkları varsa ailelerinin onlara nasıl davrandığı konusunda gözlemlerini öğrenerek not almasını istedim. “Güzel öneri Orhan ağabey” diyerek hemen not etti ve teşekkür ederek kapattı. Bilmediklerini, öğrenmek istediklerini vakit geçirmeden ve karşısındaki insanı meşgul etmeden sormak ve öğrenmek her gencin görevi olmalı. Ama çok zaman gençler yaşça büyük olanların kendileri ile iletişim içinde olmasından rahatsızlık duyuyorlar. Bu da gelişmelerini engelliyor: Aynı şey engelli gençler için de geçerli. Gençlerin özgüven içinde yaşamaları için imkan sağlamak da toplum olarak bizim görevimiz. Bu konuda da ailelere görev düşüyor. Buluştuğumuzda ailesinin Hüseyin’e üniversite okuması ve özgüven sahibi olması için de neler yaptıklarını sormaya karar verdim.

Bu arada işlere de yoğunlaşarak verilen siparişleri söz verdiğimiz zamanda teslim etmek için çaba harcıyorduk. Eğitime önem vermemiz sayesinde şirketteki elemanlarımız her geçen gün daha güler yüzlü her geçen gün işine daha bağlı olarak çalışıyorlardı. “Hayat boyu öğrenme” sadece üniversitelerde, halk eğitim merkezlerinde değil şirketlerde daha çok hayat buluyordu, eğitime önem veren işverenler ve elemanlar sayesinde.

Firma olarak engellilere karşı ne yapabiliriz? konusunda da kafa yormaya başlamıştık. Bu konuda ne yapabileceğimizi, engellilere gelişim konusunda eğitim verip veremeyeceğimizi de şirket olarak aramızda konuştuk ama söz konusu engellilerle alakalı kurumlarla iletişime geçtiğimiz zaman engellilerin eğitimden çok işe ihtiyacı olduğunu söylediler. Herkes kendini yeterli görüyordu. Toplumun engellilere karşı önyargısını yıkmak da kolay olmuyordu. Engelliler çalışmak istiyordu ama engellilerin verimli çalışma içinde olacağına işverenler inanamıyordu. İşveren kesimde engellilere karşı önyargı daha çok gibiydi. Bunu her fırsatta dile getirerek engellilerin de güzel işler yapabileceğini her engelliye göre iş olduğunu anlatmaya başladım. Başka firmanın sahiplerine de ortam uygun olduğunda anlatmaya çalışıyordum. Engelli okullarında engellilerin iyi eğitildiği kurslarla eğitim pekiştirildiği zaman engellilerin de çok verimli işler yaptıklarını anlatıyordum. Bu da bana büyük haz veriyordu. Engelli aileleri ile karşılaştığım zaman da onlara engelli bireyleri sevmeleri ve eğitimine önem vermeleri konusunda yüreklendirmeye gayet ediyordum. Aileler de bu ilgimizden memnun olarak çocuklarına daha önem veriyor, eğitimi ile ilgileniyorlardı. Bu konuda yayınlanmış kaynakları bularak engelli ailelerine hediye ettiğimiz de çok olmuştu. “Engelli dostu şirket” ve “ engelli dostu Orhan bey” olarak tanınmaya başlamıştık.

Bu arada Hüseyin’e o hafta hediye edeceğim kitapları da seçmeye başlamıştım. Engellilerle alakalı olarak Gültekin Yazgan’ın kendi hayatını anlattığı “Kör Uçuş” ve Doğan Cüceloğlu’nun bu kitaptan faydalanarak yazdığı “Onlar Benim Kahramanım” adlı kitapları hediye etmeye karar verdim. Bu kitaplar bende olmasına rağmen kitapçıma uğrayarak yeniden sipariş verdim.

“Bireysel Gelişim Kitabı” olarak da konuya uygun olarak Robin Sharma’nın “Ferrasini satan bilge” ve “Aile Bilgeliği” kitaplarını hediye edecektim. Bunları okumuş ve faydalanmıştım. Öğrenme ve gelişme üzerine çıkan kitapları alıp okuyarak not çıkarmak sonra da bu notlar paylaşmayı bir gelenek haline getirmiştim. Bu benim gelişmeme çok faydalı oluyordu.

Bu arada kolej konuşmamızdan tam bir hafta sonra Mustafa Ateş beyden bir telefon aldım. Sürpriz bir şekilde 3 gün sonra koleje gelmemi söylüyordu. Sürprizi neydi söylemedi ama Hüseyin de isterse gelebilecekti. Aradığım zaman bu sefer Hüseyin sınav sonrası memlekete gittiğini ve bir hafta gelemeyeceğini söyledi. Teşekkür ederek telefonu kapattım.

Mustafa Ateş beyin sürprizini merak etmiştim ama tüm ısrarlarıma rağmen söylemedi. Ben de sabretmesini bilen insan olarak sabredecektim. “Sabreden derviş murada ermiş” misali.

Beklenen gün koleje gittiğimde çok şaşırdım. Mustafa Ateş beyin soyadı gibi ateş gibi hemen insanı saran sıcaklığını göstermiş ve O’na hediye ettiğim “Engelleri Aşanlar” kitabını aynı gün okuyarak çok beğenmiş ve hemen harekete geçerek sponsor da bularak kitaptan herkese yetecek kadar almış öğrencilere hediye etmek üzere.. Bununla da yetinmemiş ve kitabın yazarı Turan YALÇIN ile hemen iletişime geçerek O’nu da konferansa davet etmiş. Gündüz öğrencilere akşam da ailelere konuşma yapacakmış. Turan YALÇIN ile tanışmak beni mutlu etti. Çok işitme engelliye rastlamıştım ama konuşan ama hiç duymayan bu kadar güzel konuşana rastlamamıştım. Bunun sebebini de konuşmasında anlatacaktı.

Mustafa Ateş hocanın odasında tanıştığımız Turan YALÇIN ile çay içerken gördüm ki, o da benim gibi çok kitap okuyan ve her zamanını okuyarak değerlendiren insan. Uzun otobüs yolculuğunda bir kitap okumuştu. Doğan Cüceloğlu’nun “Geliştiren Anne Baba” O da benim gibi hocanın tüm kitaplarını okumuş ve kitaplıklara da hediye etmiş. Bunu öğrenince de gelişmenin çok okumak ve uygulamaktan geçtiğini görerek gerçekten de çok memnun oldum.

Konferans salonu gerçekten de benim konuşma yaptığımdan daha doluydu. Kolej dışında da davetliler vardı sanırım. Çünkü öğrenciler dışında yetişkinlerde vardı. Mustafa Ateş hocamız “Kolej dışında hocaları da davet ettik. Onlardan dersi olmayanlarda arkadaşlarını alarak geldiler. Kolejimiz böyle Milli Eğitim okullarında görevli öğretmenlere de kitaplar hediye ederek, onları böyle konferanslara davet ederek motive etmeye çalışıyor. Amacımız bilgili yazarlarımızla halkımızı kaynaştırmak. Ne kadar aktif olursak kolejimizin o kadar tanınacağını ve verimli olacağımızı biliyoruz” dedi.

Böyle de olmalıydı yani. Özel Kolejler öğrencilere kitap okuma sevgisi aşılamak konusunda daha istekli hevesli ve gayretli olmalıydı. Öğrenciden aldığının bir kısmını kitap olarak öğrencilere yazarları ile de tanıştırarak imza günlerinde hediye etmesi gerçekten de etkileyici oluyordu. Bu imzalı kitapları belki de öğrenciler saklayarak çocuklarına hatta torunlarına bile hediye ederlerdi.

Bunun en güzel örneğini konuşmasında Turan YALÇIN anlattı.

“Ben ilk kitabım olan “Sessiz Dünyadan Esintiler” kitabımı çıkardığım zaman sponsorlarla bastırmış ve çevremdeki genç yaşlı herkese hediye etmiştim. Okuma yazma bilmeyenlere bile. Onlar okuma yazma bilmediğini söyledikçe ben de ‘saklayın da torunlarınıza miras bırakırsınız’ esprisi ile verirdim. Bir gün konferanstan sonra bir genç yanıma gelerek dedi ki ’Turan ağabey, size çok teşekkür ederim. Yıllar önce dedeme bir kitap hediye etmişsiniz. O da bana küçükken sıkı sıkı ‘bu kitabı sakla okula gidince okursun’ demişti. Ben de sakladım ve bu kitaptaki engellilerin hayatını ve arkasındaki Üniversiteye hazırlanan gençle bilge adamın konuşmalarını okuyunca Üniversite kazanacağıma dair umutlarım arttı’ bu kitabı dedeme hediye ettiğiniz için hem size hem de rahmetli ileri görüşlü dedeme çok teşekkür ediyorum Allah rahmet eylesin’ dedi. İşte budur dede olmak. İşte budur okumak, işte budur torunlara miras bırakmak. Siz de ‘Engelleri Aşanlar’ kitabını okuyun. Çevrenize okutun ilerde çocuklarınıza okutun ve torunlarınıza miras bırakın. Bugün beni buraya davet eden Mustafa Ateş beye de teşekkür edelim hep beraber.”

Yazar böyle söyleyince salon alkıştan sanki yıkıldı. Bir öğrenci “işitme engelliyim diyorsunuz ama hiç işitme engelli olduğunuz belli olmuyor. Nasıl güzel konuşuyorsunuz?” diye benim de merak ettiğim soruyu sorunca şöyle cevapladı.

“Ben işitme kaybım olduğu zaman doktorlar ‘sen duymamaya devam edersen konuşman bozulabilir cihaz kullan’ demişlerdi. Ben çok kitap okuduğumdan ve hitabetle alakalı kitapları okuyup not tutup sonra da bunları uyguladığımdan konuşmamı geliştirdim. İnanmazsınız ama ben ne ortaokulda ne lisede hiç konuşma yapmadım hiç şiir okumadım.  Çünkü işitme engelliler güzel konuşma yapamaz topluluk önünde şiir okuyamaz önyargısı vardı. Ben inatla hitabet üzerine çalıştım. Bana rastlayan eski okul arkadaşlarım sen eskiden bu kadar etkili ve güzel konuşamazdın nasıl oldu da böyle konferans veriyorsun derken tanıştığımız Üniversiteliler de ben senin işitme engelli olduğuna inanamıyorum diyorlar. Ama ben hiç duymam.”  Dedi.

Çantasından bir rapor çıkardı. Raporu da okudu sol 110 db kayıp sag 105 db kayıp yüzde 52 engelli. Herkese de gösterdi. Başta Mustafa Ateş olmak üzere herkes şaşırdı. Turan YALÇIN devam etti: İşitme engelli güzel yazamaz, güzel okuyamaz önyargısını yıkmaya gayret ediyorum. Siz de gayret ederseniz güzel konuşabilir ve güzel yazabilirsiniz. Güzel ders anlatan hocalarınıza bunun sırrını sorun, öğrenin hayata uygulayın bakın siz bile hayret edersiniz. Ben de lisede üniversitede ‘ben işitme engelliyim yazarım ama konuşma yapamam’ derdim ama önyargıyı yıkınca kendi inanamadıklarımızı bile gerçekleştiren ve başkalarının hayret ettiği sonuçlara ulaşıyoruz. Ben bunu anlattım gerisi sizin bileceğiniz iş ‘oku’ emrine sarılanın sırtı yere gelmez.”

Konferanstan sonra imza töreni başladı. Tüm öğrenciler sıraya girdi. Biz sahnede yazar kitap imzalarken sahnenin bir kenarında kurulan masada Mustafa Ateş ve öğretmenlerle sohbet ettik. Baktım    “Ömer Efendi kurabiyeleri”  Meğer Mustafa Ateş Ömer efendi ile tanışmış ve evine misafir giderek koleje alınan kurabiyeleri onlardan almaya başlamışlar. Hatta Ömer Efendi hanımı ve arkadaşlarının yetişemediği muhtaç üniversitelilerden bir kaçına da kolej burs vermeye başlamış. Bunları duyunca çok sevindim. Güzellikler anlatıldıkça, verilen sözler hemen yerine getirilince, sevgi ve bilgiler ve öneriler paylaşıldıkça, uygulandıkça hayat güzel oluyordu.

Mustafa Ateş kurabiyelerimizi yerken çayımızı içerken:

“Benim gücüm bunlara yetti. İmkanım olsa tüm ilk ve orta lise öğrencilerine “Engelleri Aşanlar” kitabını hediye ederim. Öğrencilerin ellerinde kitabı gördükçe veliler de okur ve engellilerin hayatından ibret alır. Zaten daha önce yazarımızın doğum yeri olan Pazar ilçesinde her liseliye verilen kitabı daha sonra evlerde en çok anne ve babalar okumuş. Bunu öğrenince gerçekten de toplumumuzda okuma yazmanın çoğalması için özel sektör firmalara ve özel üniversiteler ile özel kolejlere çok büyük görev düşüyor. Bunu ben de yeni anlıyorum. Beni bu güzel kitapla tanıştırmanızdan dolayı size minnettarım Orhan bey, Hüseyin’e de:

“Turan Bey, kitabını imzalarken öğrencileri motive edici uzun cümleler ve paragraflar kuruyor, sonra onlarla fotoğraflar çektirerek öğrencileri mutlu ediyordu. Onlardan “bu kitabı okuyarak, anne ve babanız ilke en az 5 yakınınıza okutun ki, ülkemizin okuma seviyesi artsın. Bu konuda sizlere büyük görevler düşüyor. Bu kitaptaki engellilerin hayatını çok iyi okumanız lazım” diyerek bir yandan kitabı imzalarken bir yandan da sözle motive ediyordu gençleri. Bu tutum çok hoşuma gitti. Yazar ve okur buluşmalarının önemini daha iyi anlamaya başladım. Engelli yazarların okullarda öğrencilerle buluşmasına kaymakam, belediye başkanı Milli Eğitim Müdürleri severek destek olacaktı ki o zaman ülkemizin okuma oranı artsın.

Mustafa Koçak’a bu düşüncemi anlattığımda:

“Akşam konuşmasından önce yazarımız ve öğretmenlerimiz ve il protokolü ile bir yemek yiyecek, oradan da konferansı dinlemek için tekrar buraya geleceğiz. Bu konferansa yerel televizyonlar canlı bağlanacaklar, ulusal yerel basın ve televizyonların il temsilcisi de hazır olacak. Ayrıca bu kitabı yazarımızın uygun olacağı ileri bir tarihte topluca gene satın alarak bizim öğrencilerimizle beraber köylerde okumayı çok seven gençlere hediye edeceğiz ve yazarımızın önereceği bir kitap okuma listesini alacağız ve köy okullarına kütüphane kuracağız. Bu kütüphanelere de periyodik olarak yeni kitaplar alarak hediye edeceğiz. Sizin ‘Sen de kafadan engellisin” çalışmanızın ilk 5 bölümünü okudum ve çok beğendim bunu da yayınevi yayınlarsa ilk baskının 1000 tanesini alarak aynı yöntemle hediye etmek istiyoruz gençlerimize engellilerin gelişimi için farkındalık oluşması için öğrencileriniz bundan çok faydalanacak. Sizi de zaten kitap dağıtım törenine davet edeceğiz Orhan bey. Bu konuda ne elimden geleni lafta değil icraatla göstereceğim. O okuma yazma bilmeyen ve torununa kitap hediye eden dededen çok ilham aldım. Ben de öyle çocuklarına ve torunlarına binlerce kitap hediye eden dede olacağım” dedi.

            Baktım masada bulunan herkes bizi dikkatle dinleyerek bir yandan da kitaplarını imzalatmak için heyecanla bekleyen gençlere bakarak neşe buluyorlardı. Eğitim sadece teori öğretmekle olmuyordu. Uygulama, kitap hediye etme işin en önemli kısmıydı çünkü.

Akşam yazar ve protokolle olan yemeğe benim de davetli olduğum söylendi. Yemeğe yaklaşık 1 saat vardı ve yazar kitap imzalamaya devam ediyordu. Yaklaşık yarım saat sürdü kitap imzalama faslı. Sonrasında bireysel ve toplu fotoğraf çekimleri başladı. Bitince de hep beraber Mustafa Ateş hocanın Müdür odasına geçtik.

Rehber Öğretmen Serap Hanım, yanıma gelerek:

“Hocam en çok kitap okuyan öğrencilerimize hediye ettiğiniz kitapları önce ben inceledim ve gerçekten de gençlerin eğitimine çok etki eden kitaplardı. Ben göz attıktan sonra öğrencilerime verdim. Onlar da kitapları okuyunca aile fertlerine okutacaklarını söylediler. Sağ olsun Mustafa Hocamız bu kitaplardan ve sizin listesini hazırladığınız kitaplardan satın alarak okulumuzun kitaplığına yerleştirdik ve öğrenciler sırayla alıp okuyorlar. Bu kitapların öğrencilerimizin başarısını artırdığını gördüm. Size teşekkür ederim.” dedi.

Serap Hanıma baktım gayet samimi olarak bana anlatıyordu:

“Orhan bey, bu ildeki rehber öğretmenler olarak hafta sonları bir yerde toplanarak rehber öğretmenlerin sorunlarını konuşuyor, öğrencilerimize daha çok nasıl faydalı olabiliriz diye tartışıyoruz. Bu kitapları onlara da önereceğim. Zaten Mustafa Ateş hocamız bu kitaplardan birer tane de kolejimizin hediyesi olarak onlara verecek ve onlar da öğrencilerine tavsiye edecek. Yazarımızı okullarına davet etmek de rehber öğretmenlerimizin görevi olacak. Kitap okuyarak gençlerimiz stresten kurtuluyor hem de öğrenmenin ve gelişmenin derslerde kendilerini daha güzel ifade etmenin sevincini yaşıyorlar.” dedi.

Serap öğretmeni candan tebrik ettim. Farlı fikirleri değerlendirerek üzerine düşen görevi yapıp da arkadaşlarının da gelişmesine katkı sağlayan herkes saygıyı hak etmiyor muydu yani? Ediyordu fazlası ile.

Akşam yemeğe katıldık. Sonrasında ailelerin katıldığı konferansa nerede ise tüm il protokolü vardı. “Engelleri Aşanlar” kitabı tüm il protokolüne imzalı olarak kolejin hediyesi olarak hediye edildi. Mustafa bey Valinin ve Belediye Başkanının da bu kitabı alarak öğrencilere hediye etmesinin çok faydalı olacağını anlattı. İşitme engelli yazarımızı diğer Vali, Belediye Başkanlarına da tavsiye etmelerini protokolden istedi. Bunun ne fayda sağlayacağını bugün okulda yapılan etkinlikte gördüklerini anlattı.

Veliler ve protokol, basın mensupları konuşmayı ilgi ile dinlediler ve Mustafa Ateş ve koleje çok teşekkür ettiler. Akşam eve yorgun argın döndüm. “Keşke Hüseyin de bugün burada olsaydı” dedim içimden.

O gün kolejdeki Turan YALÇIN konferansından çok mutlu ve huzurlu ayrılmış ve etkilenmiştim. Benim konuşma yaptığım günden daha büyük mutluluk duymuştum. Bunu patronlarımıza anlattığımda, “keşke biz de öğrencilere kalemler ve bloknotlar hediye etseydik” dediler. “Sen de Kafadan Engellisin” kitabına biz de sponsor olurduk” dediler. Kitap daha yarısında yazılırken hem de iki büyük sponsor bulmuştum. “Sabreden derviş muradına ermiş” misali çabalarımızın sonucunu geç de olsa alıyorduk. Bu da huzurumuzu ve mutluluğumuzu artırıyordu. Demek ki ne kadar sabredersek bunun manevi mükafatı ilerde o kadar çok oluyordu. Şimdi sabırsız gençleri görünce ne kadar zararda olduklarını anlıyorum. Güzel şeylerde imkan ve fırsat varsa hemen yapılmalı. Mesela güzel kitapları okumak gibi. Güzel haberlere konu olmak gibi, gazetelerde güzellikleri hemen paylaşmak ve kamuoyuna mal olmak gibi…

Hüseyin memleketinden dönünce bir hafta sonu gene buluşmaya ve “Engellinin gelişmesinde ailenin rolü” konusunu konuşmaya karar verdik.

Konuşmaya gitmeden önce Kişisel Gelişim kitabı olarak Robin Sharma’nın “Ferrasini satan bilge” ve “aile bilgeliği” adlı kitaplarını aldım. Bu kitaplar bir zamanlar çok popülerdi. Mutluluk ve huzurun lüks arabalarda evlerde değil gönüllerde olduğunu anlatan bir kitap ve gene aile bilgeliği bilge ailelerin çok olduğu toplumun gelişmesini anlatıyordu. Bunun yanında Mümin Sekman’ın Başarı Bilimi adlı kitabını da aldım. Başarılı olmak bir bilimdir. Çaresizlik nasıl öğreniliyorsa insan başarılı olmayı da okuyarak, başarılı insanları modelleyerek, düşünerek uygulayarak öğrenebilecekleri tezi üzerineydi.

Engelliler konusunda ise Gültekin Yazgan’ın “Kör Uçuş” kitabını ve bu kitaptan yola çıkarak bir televizyon programında Gültekin Yazgan ve eşi ile yapılan konuşmaların ve onların değerlendirmesini anlattığı “Onlar Benim Kahramanım” adlı kitaplarını hediye edecektim. Olanları aldım olmayanları da sipariş ettim.

Kitapçım benim bu kitapları aldığımı görünce bana:

“Hocam siz öğretmen misiniz? Ya da Üniversitede Hoca mısınız? Günlerdir soracaktım ama çekindim. Buradan en çok siz kitap sipariş ediyorsunuz da. Siz sipariş ettikten sonra da sizin aldığınız kitapları sipariş eden insanlar oluyor da…”

Gülümsedim:

“Hayır sadece bir firmada insan kaynakları sorumlusu ve eğitim işlerine bakıyorum” dedim. Kitapçı dudak büktü.

Bende şaşırmıştım. Nasıl oluyordu da ben sipariş verdikten sonra benim aldığım kitapları başkaları da alıyor veya sipariş ediyordu? Buna çok şaşırdım. Kitapçıya soracaktım ama unuttum. Bir dahakine sorarım inşallah dedim.

Geçen sefer gittiğimiz tepedeki yere gitmeye karar verdik.

Hüseyin ile buluşarak oraya çıktık. Bir kenara oturduk. “Ömer Efendi Kurabiyeleri” ni çantamdan çıkarırken Hüseyin’e baktım. O da gülümsedi:

“Orhan ağabey sizin kadar kurabiyelerinizi de özledim. Ömer Efendi ve hanımına ve ona yardım edenlere dua ediyorum. Birbirimizle uğraşmak yerine birbirimize böyle sevgi ile dua etsek, birbirimize sizin yaptığınız gibi kitaplar hediye etsek, burs versek ve engellileri hakiki manada severek onlara kitaplarını alarak, onların kendini ifade etmesine destek olsa hayat gerçekten de güzel olacak.”

Biz kurabiyeleri masaya koyarken garson gelerek siparişlerimizi aldı. Güler yüzlü Üniversite öğrencisi olduğu belli olan bu genç erkek çocuk. Kendine güveni olan ve insanlara hizmet etmekten memnun olduğunu yüzündeki ifadesinden açıkça belli ediyordu. Bundan ben de memnun kaldım.

Garson gittikten sonra, Hüseyin aklına gelmiş gibi sordu:

“Orhan ağabey, kitap hediye etmek ne güzel şeymiş. Sizin bana hediye ettiğiniz kitapları saklıyorum ve kimseyle paylaşmıyorum. Bazen elimde bu kitapları görenler benden istiyorlar ama vermiyorum. ‘siz kendiniz alın” diyorum. Onlar da sanırım sizin kitapçınıza sipariş veriyorlar.” O zaman anladım merak ettiğim konuyu. Güzel kitapları paylaşmak güzel şeymiş yani.

Bu arada çaylar geldi. Sustuk. Garson gelip çaylarımızı bırakırken O’na da “Ömer efendi Kurabiyeleri”nden ikram ettik. Teşekkür ederek uzaklaşınca, Hüseyin gene aklına gelmiş gibi anlattı:

“Malatya’ya gidip gelirken Otobüste tesadüfen yanımda Üniversite öğrencileri oturuyorlardı. Benim harıl harıl kitap okuduğumu merak edince onlara okumanın önemini ve beni nasıl geliştirdiğini sordum. Konuşmamın düzgün olduğunu görünce herhangi bir kursa gidip gitmediğimi sordular. Ben gitmediğimi hepsini kitap okuyarak elde ettiğimi anlattım. Şaşırdılar. Bu arada tecrübeli insanlar ile sohbet ettiğimi anlattım. Özgüvenimin bu sayede geliştiğini anlatınca dudak büktüler.”

Ben gülümsedim. Yıllarca otobüs seyahatlerimde kitap okuduğumu ve gençlerle sohbet ettiğimi ama gençlerin özgüven noksanlığı ve bunun sonucunda harekete geçememe sorunu olarak sohbeti devam ettirmediklerini anlattım. İstek heves olmayınca kimseye bir şey anlatamayacağımızın altını çizdim. Hüseyin beni anladığını söyledi. Konuya geçebilirdik:

“Anlat” dedim sadece. Hüseyin not defterini çıkararak sehpaya koydu anlatmaya başladı:

“Daha önce buluşmamızda bana hediye ettiğimiz ‘Çocuklar Nasıl Başarılı Olur’ kitabında kitaplık olan evde yetişen çocukların daha başarılı olduğunu anlatıyor. Sabretmenin öneminden bahsediyor. Yani her kapı okumaya, öğrenmeye ve sabır etmeye dayanıyor. Daha sabırlı olmaya özen göstereceğim. Buna dikkat edince ve sabırlı olunca evren torpil yapmaya daha hızlı devam ediyor.  Bakın son Malatya gezimde yerel bir gazete benimle röportaj yaptı. Gazetede çıkan haber üzerine akşam da bir televizyonda konuştum. Bana iş teklif ettiler. Okulumu bırakamayacağımı söyleyince ‘o zaman okul bitince gel’ dediler. Bu özgüvenli olmanın ve çok kitap okuyarak diksiyonuma dikkat etmemin doğal sonucuydu. Yani evren bana torpil yapıyor.” Gülüştük.

“Evren daha sana çok torpil yapacak” dedim. Bu sefer sesli güldük.

“Gerçek özgürlük kitabında görme, işitme ve bedensel engellilerin anlatıldığı bölüm çok hoşuma gitti. Kitabın ilk yayınından bu yana 3. kere yazılmış olması da ilgimi çekti. Biz insanlar sahip olduklarımıza şükretmesini bilsek her şey yolunda olacak. Ama kendimizi başka insanlarla kıyaslayarak  ‘Onda var da ben de neye yok’ diye hayatımızı kabusa döndürüyoruz. Bu kitap bana çok şey kattı. Sağ olsun Doğan Hoca siz sağ olun Orhan ağabey” dedi.

Ben sustum:

“Fati’nin maceralarını okurken de gelişmenin sınırı yok gönül gözü iyi görsün yeter ki” dedim.

Baktım Hüseyin’e verdiğim kitaplar gerçek manada ona okul oluyor. Çevresindeki insanları da etkiliyor. Ben bunları düşünürken Hüseyin konuştu:

“Sizin verdiğiniz kitaplardan bazılarını eve götürmüştüm. Kardeşim Esma alıp okumaya başladı. Kendisi lisede okuyor. Çok severek okuyacağını ve arkadaşları ile de paylaşacağını anlattı” dedi.

Ben baktım konuşma uzayacak. Söze girdim:

“Hüseyin, biz burada bir konuyu konuşmak için buluştuk. O yüzden kitapları kısa öz anlattın. Ben sana engellilerin gelişimi için aileler nasıl destek olmalı? Bunu soracağım. Konumuz bu. Evet aileler engelli çocuklarının gelişimi için neler yapmalı?

“Orhan ağabey, aileler çocuklarının gelişimi için çocuklarını sanki normalmiş gibi diğer çocuklarından ayırmadan sevmeli. Okula gitmek isteyince okul çağına gelince eğitimini ihmal etmeden onlara uygun okullara göndermeli. Okul başarısını ve durumunu iyi takip etmeliler. Çocuklarını geliştirecek olan arkadaşlarla arkadaşlık kurmasına dikkat etmeliler. Hatta çocuklarının arkadaşlarını evlerine yemeğe falan davet ederek kiminle arkadaş olduklarına bakmalılar. Çocukları ile yakinen ilgilenen öğretmenlerine saygı ve sevgiyi eksik etmeden çocuklarına sevgisine onları yemeğe davet ederek, teşekkür ederek gönlünü almalılar. Bazen aileler öğretmenlerin yakın ilgisini anlamıyorlar veya yanlış anlıyorlar. Öğretmenler de engelli çocuklarla ilgilenmekten kaçınıyorlar. Bu yanlış. İnsanları doğru anlamak önemli. Hatasını anlayan engelli de engelli ailesi de kim olursa olsun özür dilemesini bilmeli. ‘Benim hatam yok’ diyerek geçmek olmaz. Karşımızdaki insanı yanlış anladığımızdan dolayı bize kırılırsa hatayı biz yapmışsak özür dilemeliyiz.”

Maşallah Hüseyin konuyu çok güzel anlatıyordu. Ben sustum sadece. Çaylarımız tazelendi:

“Bazı aileler çocuklarına mı kendilerine mi güvenemedikleri için çocuklarını okula yollamıyorlar. Geçmişte bu çok yaşanmış ama günümüzde engelliler okula gidiyor kanuni zorunluluk olarak. Engelli çocuğunu aileler ne çok küçümsemeli ne çok yüceltmeli. Normal çocuklara nasıl davranılıyorsa öyle davranılmalı. Engelli olarak ben ailemin bana hep normal davranmasını istedim. Bana normal insan gibi davrananı ve hiç siyasi şey konuşmayan sizi o yüzden sevdim. Bu doğallığımın sonucu sizin sık belirttiğiniz gibi evren bana torpil yaptı her zaman.”

Güldüm. Gerçekten güzel şeyler anlatıyordu bu Hüseyin. İsminin manası ‘küçük sevimli’ demekti ama o doğallığı ve bilgeliği ile devleşiyordu benim gözümde.

Ben aklıma gelmiş gibi sordum:

“Ailen sana nasıl davrandı merak ettim?”

“Ailem bana diğer kardeşlerime nasıl davranıyorsa öyle davrandı. Başkalarının aileleri oku öğren diye baskı yapar. Bizim ailelerimiz o yönde baskı yapmadı. Maddi endişeler vardı ama devletimiz de milletimiz de sağ olsun çalışan adama destek oluyor. Evren Torpil yapıyor çalışana.“

Ben espri olsun diye:

“Sen de taktın şu evrenden torpile ya Hüseyin ne bu evren torpil yapıyor, aşağı, evren torpil yapıyor, yukarı.”

“Konu önemli de ondan Orhan ağabey, adamlar yan gelip yatıyorlar, Üniversiteliler kendilerine el uzatan hocalarının bilgisini alacak yerde ailevi konularını dedikodu yapıyorlar. Şaka diye ona buna laf atıyorlar. Kız arkadaşlıklarını abartıyorlar. Sınav zamanı “aman sınavım” var diyerek kendilerini sıkarak stres yapıyorlar. Sonra kendini yeterince geliştiremeyince de “torpilim yoktu” diyorlar. Sosyal ilişkilerini geliştir kardeşim. Boş insanlarla oturacağına sana faydalı olacak insanlarla otur. Onlarla yemeğe çık, çay evi köşelerinde boş muhabbetlerle torpil aranmaz. Bunu vurgulamak istedim Orhan ağabey. Kusura bakmasın ama insanlar boş işlerle uğraşarak kendilerine torpil yapmıyorlar, sonra başkasından torpil bekliyorlar” dedi.

Bir esprime bu kadar güzel ve mantıklı yorum getirmesi karşısında Hüseyin’e elimi uzatarak: “Seni tebrik ederim” dedim sadece. Bu arada ben de konuşma gereği hissettim:

“Hüseyin bazı ağır engelli insanları, yatalak gibi, aileleri saklıyorlar. Halbuki onları ailelerinin normal insan gibi sevmeleri, eve misafir gelince “bu ablam, bu kızım” gibi misafirlerine hiç bir komplekse kapılmadan tanıştırmaları onlara doping gibi etki yapar. Mesela işitme engelli birinin bilmeden önemli bir sohbete katılması durumunda ters davranılmadan durumun uygunca izah edilmesi, herkese soru sorulurken veya konuşma hakkı verilirken ona söz hakkı verilmemesi, görme engelli birine ona görmediklerinin izah edilmemesi onları üzer. Bunun yerine onlara nasıl yardımcı olacağımızı sormak lazım. Engellileri aileleri başta olmak üzere ciddiyetle dinlemeli, nasıl dünya, nasıl bir aile istiyorlar ona göre davranılması önemli. Aile sadece samimi olmalı ve engelli çocuğunun da sevgiye muhtaç insan olduğunu unutmadan öyle davranılmalı. Hatta onun durumunda olup da mesela görme engelli bir insan başarılı görme engelliler ile tanıştırılarak “bunun durumu da senin gibi ama bu çalışmış, okumuş çabalamış ve başarılı olmuş “denilerek onu yüreklendirmeli. Ben engellilerle yapılan röportajları okurum gazetelerde engellilerin istekleri bunlar. Yani abartıya kaçmadan insan yerine konmak, sevilmek. Nice engelli insan ailelerin yanlış tutumunu değiştirdikten sonra yılarca ev hapsinden sonra kurslara, okullara giderek hem meslek sahibi oluyorlar, hem şiir, hikaye yazarak, bunları kitaplaştırarak kendilerini ifade etme başarısı gösteriyorlar. Ne yazık ki toplum engellileri anlamadığı gibi ürettikleri kitaplar ve eserler üzerine düşünecek yerde onların yazdığı kitapları satın alarak okumak, ibret almak, başkalarına da hediye etmek yerine o kitaplarla alay ederek sonra da engellinin karşısına geçip “seni çok seviyoruz” diyerek alaylarının dozajını artırdıkça artırıyor.”

Hüseyin burada dinlendiğimi görünce espriyi patlattı:

“Kafadan engelliler ne olacak? Kafadan engelliden başka ne beklersin? Hep şaka hep boş şey hep alay.”

Kahkahayı patlattık. Ben konuşmaya devam ettim:

“İşte bu alaylar karşısında bazı bilinçsiz aileler “seni seviyorlar, şakalaşıyorlar” anlamıyorsun derler. Engelli olan da “bu şakaları valilerine belediye başkanlarına da yapsınlar da görelim” dediği zaman da cevap veremezler. Çünkü mevki makam farklı olsa da “insanlık hassasiyeti yönünden tüm insanlar eşittir.” Bunu herkes bilmeli. Normal olan o dur. Bu alay etmelerin hem bu dünyada hem öbür dünyada hesabını da soran olacak. Bunu unutmamalı alay edenler ve aileler de engelli çocukları ile kimsenin alay etmesine müsaade etmemeli.”

“Kuyu kazanın bir gün kuyusu da kazılır yani Orhan ağabey.”

“Aynen öyle Hüseyin.”

Çaylar gene bitmişti. Çaylarımızı tazeledi güler yüzlü garson. Bizim önemli bir konu konuştuğumuzu anlayınca saygısı daha da arttı. Biz de ona “Ömer efendi kurabiyelerinden ikram ettik.”

Hüseyin:

“Yani insan kendisine ve çocuklarına yapılmasını istemediği bir şakayı başkasına ve onun engelli çocuğuna da yapmamalı.”

Baktım zaman geçiyor ve vaktimiz de dolmak üzere konuyu detaylı olmasa da anlayan anlayacak kadar anlattığımıza göre ben çantamdan Hüseyin’e hediye edeceğim kitapları çıkardım.

Onlar Benim Kahramanım ve Kör Uçuş’u vererek anlattım kitapları özetle. Sonrasında Başarı Bilimi, Ferrasini Satan Bilge kitabını ve Aile Bilgeliği kitabını verdim. Bunlardan Ferrarisini Satan Bilge kitabını okumuş Hüseyin ama uzun zaman geçmiş aradan, “yeniden okumak çok faydalı olacak” dedi. Aile Bilgeliği kitabını da merak ettiğini söyledi.

Ona “Kafadan Engellilik “ sohbetlerimizin ilk 6 bölümünün yazıya dökülmüş halini vererek Kolejdeki Turan YALÇIN konferansını anlattım. Kitap olacak bu çalışmamıza hem Mustafa Ateş beyin hem de bizim firmanın sponsor olacağını söyledim. Mutlu oldu.

“Bu konuşmalarımızı merak eden arkadaşlarımız da böylece kitaptan okurlar. İnşallah ders çıkararak onlar da engellilere bakış açısını değiştirerek hayata daha umutla bakarlar. Allah kimseyi “Kafadan Engelli yapmasın.” dedi.

Ben “amin” dedim. Bir çay ve su istedik. Kuruyan dudaklarımızı ıslatalım diye. Sonrasında da yemediğimiz “Ömer Efendi Kurabiyelerini” bize hizmet eden o sevimli garsona hediye ettik. Arabada bulunan bir iki kutu kurabiyeyi de Hüseyin’e verdim ve “Bunu da arkadaşlarınızla yersiniz” dedim.

Hüseyin’e notlarıma bakarak “Haftaya ‘engeli ve akrabaları’ konusunu konuşalım, dedim. O da “çok yerinde bir konu”  dedi.

Araba ile şehir merkezine inerek Hüseyin’i inmek istediği yerde bıraktım. Ben de haftalık alışverişimizi yapmak üzere eşimle buluşmak amacıyla markete yöneldim. Eşim de merakla beni bekliyordu muhakkak.

Hüseyin ile engellileri severek onlara nasıl davranmak gerektiği konusunda kısa sohbetlerin faydasına bir kere daha inandım.

7. BÖLÜM SONU