SEN DE KAFADAN ENGELLİSİN -8. BÖLÜM-

Engelli ve Akrabaları

Faydalı sohbetler edince insan kendini geliştiriyor. Karşımızdaki insan, konuşmamızı ciddiye alıyor, dinliyor ve faydalı şeyler konuşuyorsa, bir kitap değil binlerce kitap okumuş kadar bilgi sahibi oluyor insan. Bilgi ve sevgisi yüksek insanlarla konuşmak insan insana güç veriyor, faydalı bilgi ile gerçek samimi sevgi. Bunu Hüseyin ile yaptığımız sohbetlerde ve iş sohbetlerinde daha iyi görüyordum.

Kurumumuzda ve başka kurumlarda yaptığım seminerlerde başarı hikayem dışında (o da hayat hikayemizden belki insanlar ders çıkarır diye) ailevi konuları asla konuşmamaya ailemden örnekler vermemeye gayret ediyordum. Bunlar özel, şahsi şeylerdi. Çok zaman iş arkadaşlarım bile benim kaç çocuğum olduğunu bilmezdi. Çünkü iş arkadaşlarımla sadece iş konuşurdum. Başkalarının özel hayatı ile de ilgilenmezdim. Hatta bir bayan iş arkadaşımızın Bizim şirketin Müdürünün oğlu ile olan nişanlılığını bile bana gelen düğün davetiyesinden öğrenmiştim. Meğer 2 yıldır nişanlıymışlar. O kadar iş arkadaşlarımın özel hayatına ilgisizdim. Hadiste “kişi kendisini ilgilendirmeyen konuları terk etsin” mealinde söylememiş miydi yüce yol gösterici.

Hüseyin’e bile anne ve babası ve kardeşleri ile ilgili sorular sormamıştım. Galiba bu tutumun muhataplarımın hoşuna gidiyordu ki, onlar da sadece iş, gelişim odaklı konuşmamızdan faydalanıyorlardı. İşte iş konuşulmalıydı. O’nun bunun özel yaşamı ile ilgilenmektense kendimi okuyarak geliştirmek bana daha mantıklı ve mutluluk verici geliyordu.

Hüseyin ile yaptığımız 7 konuşmayı da aklımda kaldığınca hemen yazmıştım. Bunları topluca bir gözden geçirerek bir yerel gazetede yayınlanmak üzere verdim. Gazetenin Yazı işleri Müdürü Fatih Kılıç yazı serisini severek yayınlayacağını söyledi. Önce kendisi okuyarak düzenledi. Sonra bölüm bölüm yayınladı. “Bu yazı serisi okunur ağabey” dedi. Gazetede çıkınca özellikle yaşı gün görmüş tecrübeli ağabeylerimizden olumlu güzel tepkiler aldım. Olumsuz tepkilerden de faydalandım. Bunları düzeltmek için not tuttum. “Bunları kitap yaparsanız okuyanı çok olur” diyen çoktu. Ben de öyle yapacaktım zaten. Yayınlayacak yayınevi ve destekleyecek sponsorlar olduktan sonra kitap yazmak okumayı yazmayı seven insan için güzel şeydi. Olumsuz eleştirilerden faydalı olmayanları da dikkate almadım. Onlar “hiç yazmasan daha iyi olur” demişlerdi. Buna rağmen ben “iyi ki yazmışım” dedim. Arada fark buydu. Bir toplulukta insana deli diyende olur veli diyen de, o hesap. Herkese teşekkür ettim. Bazen kızsam da gelişmek istemeyene kızınca bizim kızgınlığımız yanıma kâr kalıyordu. Görmek istemeyene gerçekleri gördürmeye, duymak istemeyene gerçekleri duyurmak boşuna bir çabaydı.

Engellileri anlamayanlara aslında dua etmek ve onların ıslah olmasını istemek lazım ama ısrarla yanlış yapanlara da “kafadan engelli” dememiz sanırım boşa olmasa gerekir. Aklı başında insan engellilerin azimlerini gücü oranında maddi ve manevi olarak destekler. Yapılan her iyilik mükafatsız, yapılan her zülüm de cezasız kalmayacak er ya da geç. Ben engellilere ve yaşlılara yapılacak olan her iyiliğin karşılığının en az on misli insanlara huzur ve mutluluk olarak geri döneceğine inanan olumlu düşünen insanım. Olumsuz düşünsem elime ne geçecek ki?

Ben hayatımda gördüm ki, nankör olanlar hariç, kime iyilik yaptımsa onlar da bir zaman sonra bizlere iyilikte bulundular. Onlar iyilikte bulunmasa da Allah iyilikte bulunanları bana yolladı. Ben bunun engelli kardeşlerimiz için de böyle olduğunu düşünüyorum. Engelli kardeşine, akrabana gücün oranında maddi ve manevi destek ol ki, zamanla sen de ondan, ailesinden veya başka yoldan sana iyilik olarak geri dönsün. Ama bunu anlayan ve yapan toplumda kaç kişi vardı? Amacımız milleti kötülemek değil, onların yanlışlarını görmesine yardımcı olmak.

Bu düşünceler içerisinde o hafta “Engelliler ve Akrabaları” konusunu konuşacağımızdan bu konuda araştırmalar yapmaya devam ettim. Kitaplığımda, internette, kitaplara, blog yazılarına baktım. Köşe yazıları varsa okudum. 

Kitaplığımda bulunan “ Acılar içinde başarıyı yakalayanlar” kitabını buldum. İki tane vardı. Bir tanesini Hüseyin’e hediye etsem mutlaka okurdu. Ömer Faruk Reca’nın bu kitabı “Engelleri Aşanlar” kitabındaki gibi hep engellilerin başarısını anlatmıyordu. Ford, Ferrari, Honda, Jakop, Walt Disney gibi isimleri ile marka olmuş insanların azim dolu hikayeleri anlatılıyordu. Yıllar önce okumuştum. Şimdi de Hüseyin okusun istedim. “Öyle çabala ki, öyle gayretle çalış ki ismin bu çabanın sonunda marka olsun”   mesajını veren kitabı okuyunca sıfırdan zirveye çıkanlara kimsenin torpil yapmasa bile evrenin torpil yaptığını görüyordum. Kitabı kitaplığımda bulduğumda evimde kahvemi içerken sayfalarını yeniden çevirerek okuduklarımı yeniden hatırladım. Azimle gayretle başarmışlardı. Yan gelip yatarak ve dedikodu ederek değil. Bu on dakikalık bir kahve içimi sürede kitabın sayfalarını çevirirken yaklaşık 300 sayfalık kitabı yeniden okumuş gibi bilgimi tazelemiştim. Hüseyin’e bu kitabı verme amacım olmasa da aklıma gelmeyecekti. Bu yüzden Hüseyin gibi bir arkadaşı bana nasip ettiği için teşekkür ettim rabbimize.

Ben bu sohbetleri bunun için seviyordum. “Öğretirken Öğrenmek”, “Yazarken Öğretmek”, “Konuşurken Öğretmek” amacı taşıyordu çünkü. Öğrenmek, öğretmek ve bunlara destek olmak, en güzel ibadetti bence. Ama insanlar ne öğreniyor ne de öğretiyorlardı. Bu yetmezmiş gibi destek yerine köstek oluyorlardı. Hayat boyu öğrenme ve öğretme amaçlı her sohbetleri faydalı buluyordum. Keşke ilimizdeki her lisede her fakültede, her devlet yurdunda, her özel yurtta davet etselerdi de her hafta en az iki yerde konuşma yaparak oradaki gençlere, en çok okuyanlara kitaplar hediye etseydim de onlar da başkalarına hediye ederek ülkemiz “Avrupa’nın en çok okuyan” ülkesi olsaydı. Hayal miydi bu? İmkansız mıydı? Olamaz mıydı? Hepimiz istersek olurdu. Ne kadar çok yetkilimiz isterse, ne kadar okul beni ve faydalı şeyler anlatan başarılı insanı davet ederse o kadar hayaller gerçek olurdu.

“Acılar İçinde Başarıyı Yakalayanlar” ve “Engelleri Aşanlar” kitaplarını masaya koydum bunları düşünürken. İçindeki hayatları tek tek gözden geçirdim. Başarı dolu hayatlar. İlk başladıkları zaman bizlerden daha fakir, kimsesiz, yardımcısız iken onlar sadece sabırla ve azimle ve “oku” emrini uygulayarak buralara gelmişler. Azim ve sabır. Özeti buydu buradaki onlarca insanın hayat hikayesi.

“Engelleri Aşanlar” kitabını hediye ettiğim bir genç ne demişti. “Ağabey, sıkıntılı olduğum her zaman Engelleri Aşanlar kitabında bir engelli insanın hayat hikayesini okudum. Bana ilaç gibi geldi. Kendimi daha iyi hissetmeye başladım. İlerde öğretmen olursam da öğrencilerime hediye edeceğim sizin gibi…” Öğretmenlerin görevi de bu olmalı. Engelli, fakir ama azimli insanların başarı dolu hayat hikayelerini öğrencilerine anlatmak. Gerekirse sponsor bularak kitapları alarak öğrencilere hediye etmek ve ailelerinin de bunları okumasını sağlamak.

Başka söze gerek var mı?

Başka bir engelli bayan kardeşimiz “Ağabey bu kitabı bir öğretim üyesi bana en sıkıntılı zamanımda hediye etti. Buradaki engellilerin hayatlarını okuyunca engelli memur sınavına daha gayretli olarak çalışmaya başladım ve iyi puan aldım. Sonrasında dua ettim ve gerçekten de beni seven bir eşim olmuş ve hayal ettiğim İstanbul’a yerleşerek yeni bir hayata yelken açtım. Bu engelli hikayeleri bana ilham verdi. Yani evren bana torpil yaptı.” demişti.

İyi niyetle okunan başarı hikayelerinde hayatımıza uygulayacağımız konuları uygulamak başarı getiriyordu. Uygulamak. Uygulamak. uygulamak. İşte en zoru buydu. Bunu başaran da başarısızlığa sünger çeken insan olurdu.

Bir bunlara baktım. Bir de yazarı ile alay edenlere ve “seni seviyoruz” deyip de kitabı alıp okumaya tenezzül etmeyenlere. Tercih işte. Sizce evren hangisine torpil yapacaktı? Boş adama evren torpil yapmazdı. Çalışıp çabalayana.

Hüseyin’e Engelli kitabı olarak da Turan Yalçın’ın ilk kitabı olan ve 2006 yılında Diyanet Vakfı tarafından basılarak hediye edilen ve başarılı işitme engelliler ile olan röportajlar olan “Sessiz Dünyadan Esintiler” adlı kitabı verecektim. Yeni baskısı yapılmayan ve şu an piyasada olmayan kitaptan da 2 tane buldum kitaplığımda, bir tanesini Hüseyin’e hediye edecektim. Kitabın arkasında yazarın yazdığı “Üniversite kapısında beklerken” diye Üniversiteye hazırlanan bir gençle bilge bir kişinin konuşmaları da vardı. Bundan dolayı da kitapçıma giderek kitap sipariş etme zahmetinden kurtulmuştum.” Keşke bu kitabı biraz düzenleyerek yeni baskısını yapsalar gençlere çok faydalı olmuştu” diye düşündüm.

Sonra da “bu kitabı okursa Hüseyin çok faydalanır ve dua eder. Duası yani evrene verdiği mesaj kabul olur da bu kitapta yeni baskılar yapar.” diye geçirdim ve gülümsedim.

Paylaşmak güzel şeydi. Aslında engellilerin de istedikleri paylaşmaktı. Sevgiyi, ilgiyi ve güzellikleri. Burada Hüseyin’e yaptığımız şey çok fazla bir şey değildi ama okuyup da faydalanan insan için, nasıl ki ben okuyup gelişiyorsam, okuyan engelli Hüseyin için de çok faydalı bir şeydi. Tabii ki okuyarak gelişileceğine inanmayan insana bir şey anlatamazdık ki.

“Çam sakızı çoban armağanı” misali biz bizde olanı paylaşıyorduk. Rabbimiz bu az ama öz paylaşımlarımızı çoğaltıyordu şüphesiz. “Oku” diye emrettiği, şiddetle emrettiği kullarının birbirine kitap hediye etmesinin mükafatını elbette o verecekti en çok. Ama “oku”duktan sonra sabretmek de lazımdı. Okuyup, uygulayıp da insanların da anlaması için sabretmek, dayatmada bulunmamak önemliydi. Ben bu düşünceler içerisinde araştırmalarıma devam ediyordum. Hüseyin ile engelliler ile alakalı konuşmalarımızı on bölümde tamamlamaya karar vermiştik. Daha fazla uzatacak olursak hem o hem ben sıkılacaktık. O yüzden on bölüm en uygun bir kitap olurdu. Tabii ki dostluğumuz devamlı olurdu ama başka şeylerden de konuşurduk. Muhabbette amaç iyi niyet olursa, insan konuştuklarından faydalanırsa, sır varsa saklanacaksa, yani faydalı olacaksa her konu konuşulabilirdi. Maksat konuşmak değil, konuşmamızı faydalanmak için dinleyecek ve bunu da hayatı kolaylaştırmak için hayatına uygulayacak insanı bulmaktı. Konuşmamızdan iletişimimizden sıkılacak insana bir şey vermememiz mümkün olmuyordu. Kırk yıllık hayat tecrübemle buna şahit olmuştum.

Her şey tadında bırakılmalıydı… Güzel konuşmalar bile. Üniversitede okurken görmüştüm. Hoca dersi iki saatten fazla uzatırsa öğrenciler en güzel konudan bahseden en güzel ve en bilgili hatip olsa da sıkılıyorlardı. O yüzden beni konferansa davet ettikleri zaman 45 dakika veya 1 saatten fazla uzatmazdım konuyu.

Meyveyi olgunlaşmadan yemek acı, olgunlaştıktan sonra çürüyünce yemek ekşi tad verir. En iyisi meyveyi tam olgun olunca yemektir. Bizim konuşmalarımız da bir meyve gibi olmalıydı. Tadında yemek ve bırakmak. Demir bile tavında dövülürse sağlam olurdu. Bunu da ustası yapardı. Söz ustası da sözünü zamanında yerinde ve insana göre söyleyecekti ki faydalı olsun.

Engelli kardeşlerimize yaklaşımımız da aynen böyledir. Bilmeden veya bilerek aldatmak amacı ile “seviyor” görünerek önyargılı yaklaşmak acı, aşırı yani normalden fazla ilgi göstermek de ekşi tad verir. O yüzden ölçülü yaklaşmak gerekir ki faydalı olalım engellilere. Bu tespitimi hemen not aldım. Hüseyin ile bu konuyu konuşmak etraflıca tartışmak istiyordum. Engellilere yaklaşım önemliydi. Onları üzmeden kırmadan konuşmak ve onlara adil davranmak onların bize dost veya düşman olmasını sağlar. Bunu topluma anlayana anlatmak lazım. Israrla “ ben kafadan engelliyim” anlamam da anlamam diyenlere ne yapabilirdik ki? “Ben kafadan engelliyim” diyenler, bilinçsiz yaşayanlar, yani farkında olmayan ve farkındalık yaşamak istemeyenlerdi.

Bu arada ilginç bir şey oldu ve Mustafa Ateş bir büyük demet çiçekle rehber öğretmen Esra Hanım ile iş yerinde beni ziyarete geldiler. Aynı büyüklükte bir çiçek de tabii ki Ömer Efendi ve hanımına da getirmişlerdi. Patronlarımızı unutmamışlardı tabii ki. Onlara da çiçek sundular. Çiçek “sizi seviyoruz” sözünün sembolüydü.

Mustafa Ateş patronların ve Ömer Efendinin de bulunduğu ortamda şunları söyledi bizlere:

“Orhan Kardeşimizin önerilerine uyarak aklımıza gelmeyen şeyleri aklımıza getiren Orhan kardeşimizin “davet edelim”, “şunu yapalım” dediği her şeyi yaptık ve pişman da olmadık. Geçen hafta her öğrencimize 1 tane olmak üzere dağıttığımız kitaplar, öğrencilerimizin evlerinde 1 haftadan bu yana elden ele gönülden gönüle gezerek “öğrencilere kitap hediye eden kolej” imajını pekiştirdi. Gerçekten de ucuz ve en etkili reklamı yaptık. Orhan bey kardeşimiz boşuna reklam amaçlı eşantiyonlar üreten şirkette çalışmıyor. O mesleğini severek ve tüm zamanlarını mesleği ve ailesine ayırarak çok güzel şeyler yapıyor. O yüzden biz Orhan beye bu çiçeği vererek sadece küçük bir şey yapıyoruz. Orhan beyden faydalanamayan bu şehir bilmem bu tutumumuzdan ders alır mı? Ama biz dersimizi gerçekten de yaşayarak aldık” dedi.

Patronlarımız memnun olmuştu. Mustafa Ateş son olarak dedi ki:

“Ömer efendi ve hanımının sadece Allah rızası için bu yaşta kurabiyeler yaparak bunun geliri ile burs vermesi ülkemiz için çalışması gerçekten de onur verici. Umarım kahve köşelerinde oturan ve “ben çok çalışkanım ama torpilim yok” diyen gençler biraz gayret ederek Ömer Efendi, hanımı ve komşularından ders alarak kendilerine bir torpil yapsınlar. İnsan çalışmak isterse Evren de torpilini esirgemez. Zenginlere kızmak yerine nasıl para kazandıklarını da öğrenmek lazım. Kazandıklarını halk ile paylaşıyorlar mı? Ona bakmak lazım.” Dedi.

Mustafa Ateş, sonra durdu. Düşündü. Konuşmaya başladı:

“Turan Yalçın konferansında diğer okul ve etüd merkezi müdürleri sizinle tanışmaktan mutlu olmuşlardı. Ben de ‘siz neden okula davet etmiyorsunuz?’ dediğimde akıllarına gelmediğini söyledi. Ben de davet ederseniz sizin okul ve etüd merkezinizde dağıtılmak üzere çıktığı an “sen de kafadan engellisin” kitabını hediye edeceğim kolej olarak, eğer o zaman yetişmezse “Engelleri Aşanlar”ın yeni baskısını yayınevinden temin ederek hediye ederiz. İlk daveti de etüd merkezi müdürü Bülent Dal yapacak. Ben de O’na üzerinde ‘… koleji hediyesidir’ baskılı 200 kitap hediye edeceğim, bunun ödülü olarak. Gerekirse bu sayıyı da artırırım. Yeter ki gençlerimiz okusun.” dedi.

Ben heyecanlanmıştım. Patronlarımız gururlanmıştı. Ömer Efendi “Ben de öğrencilere hediye edilmek üzere birkaç kutu kurabiye getireyim” dedi. Hepimiz çok duygulandık. Bu yaşlı ama gönlü genç ve heyecanlı adamdan, tembel tembel oturup da “bizim torpilimiz yok” diyen insanlar ibret almalıydı.

O an hepimiz de heyecanlıydık. İmkanlarımız ölçüsünde bu ülkenin geleceği olan gençlere kimimiz kitap satın alarak, kimimiz tecrübelerimizi anlatarak, kimimiz de kurabiye hediye ederek bir şeyler veriyorduk. Onlara da dinlemek, okumak, uygulamak ve çalışarak ülkemizi daha ileri götürmek düşüyordu.

Ben fırsatını bulunca bir gün akşam konuyu konuşmak üzere Hüseyin’i aradım. Hüseyin de bizlere alışmış ve O’nu aramamı bekliyormuş. Tamam dedi. Bahane üretmeden hemen evet demesi beni şaşırtıyordu. O’na buluşunca bunu bir kere daha soracaktım.

Şu tepede buluşmayı çok sevmiştik. Sessiz ve sakindi. Hafta içi akşamları da kimseler olmuyordu. Biz de konuşuyorduk. Sıkılınca hava güzelse yandaki koruda hem gezmek hem güzel hava almak hem konuşmak hem de sevgimizi paylaşmaktan ikimiz de mutlu oluyorduk. Telefonda “orada buluşalım” dediğimde Hüseyin’in sesinden nasıl mutlu olduğunu anlayabiliyordum.

Telefon ettiğimin ertesi günü Hüseyin ile buluştuk. Baktım Hüseyin’in elinde bir kutu yaş pasta. “Hüseyin bu ne?” der gibi bakınca gülümsedi. “Dün yaş günümdü. Tabii siz bilmiyorsunuz. Bu mutlu 20 yaş günümü sizinle kutlamak istedim” dedi. Gururlanmıştım. Hüseyin bilgili ve ince düşünceli kardeşimiz “Ben Üniversiteliyim. Param yok” demiyor, bana pasta getiriyordu. Yirmi milyon kere teşekkür ettim ona.

Kanepeye oturunca fark ettim ki bu sefer “Ömer Efendi Kurabiyeleri”ni unutmuşum. Aklıma gelince espriyi söyledim:

“Ömer Efendi kurabiyeleri getirmeyi unuttum ama bana Hüseyin ‘Hüseyin paşa pastası’ getirmiş” dedim.

Hüseyin bunun üzerin espriyi patlattı:

“O zaman ben okulu bitince ortak ‘Hüseyin Paşa pastaları’ üreterek ‘Orhan müşir pastaneleri’ açalım.” dedi. Bu ince espriye güldük. Pastanın mumlarını çıkarınca Hüseyin güler yüzlü garson gelerek hemen mumları yaktı. Hüseyin üfleyerek yeni yaşına bastı. Patayı keserek gelen çayları içmeye başladık ve pastadan birer dilim aldık. Bu kısa töreni hemen atlatarak konuşmaya başlamak gerektiğini hatırlattım. Hüseyin anlayışla karşıladı. Aklıma gelmişken hemen sordum.

”Hüseyin 8 haftadan bu yana buluşuyoruz. Ne zaman seni konuşmak üzere davet etsem hemen geldin. Hiç itiraz etmedin. Bu 8 haftada ben seni davet ettiğim zaman hiç mi sohbete gitmiyordun?” veya “hiç mi sınava çalışmıyordun?” veyahut da “hiç mi memleketten misafirin gelmedi” benden hiç mi sıkılmadın?

Hüseyin gülümsemeye başladı:

“Bunlar klasik öğrenci bahanesi bilirim. Ama böyle bahane uyduranlar sınıfta kalmamak için hiç mazeret uydurmadan devamsızlığın sınırında olsalar da en nefret ettikleri derse koşarak giderler. Siz ize bana severek hayatta en güzel dersler olan şeyleri anlatıyor ev anlattırıyorsunuz. Benim okulda öğrendiğim işletme dersleri belki sadece işimde faydalı olacak ama sizin anlattıklarınız hayatın 7/24 denen zamanında lazım olacak. Bu güzel derse varken bahane üretmek aptallık olsa gerekir. Evren bana torpil yapıyorken bunu ret etmek sonra da beşeri torpillere bel bağlamak ve olmayınca da “torpilim yok” demek insanın biraz da kendini inkar etmesi anlamına geliyor. Alında….”

Burada biraz durdu Hüseyin. Belli ki anlatmak istediği ama anlatamadığı bir şey vardı. Sustu. Yutkundu. Bir yudum çay içti. Pastasından bir dilim aldı. Bana baktı ‘anlatayım mı’ diye. Ben de Ona  ‘istersen anlat’ der gibi baktım. O da yeniden yutkunduktan sonra:

“Orhan ağabey insan çevresinden çok etkileniyor. Özellikle Üniversite öğrencileri. Şunu tespit ettim ki, anne ve babalar ve arkadaş çevresi özgüvenli insanlardan oluşmuyorsa gençlerde özgüvenli olmuyor. Özgüvenli olmak için de çaba harcamıyorlar. Bu da onların  yeni tanıştıkları insanlara  güvenememesi ve yeni tanıştıkları insanların “acaba bu benimle tanışıyor ama  bir beklentisi veya benden çıkar mı var? sorusunu kendisine sormasına sebep oluyor. Gençlerin yüzde 90’ı benden kesin bir beklentisi var veya niyeti kötü derken yüzden 7 veya 8’i önce olumlu yaklaşsa da sonradan çevrenin etkisi ve nefsi yani egosunun etkisi ile güzel duyguları olumsuz duygulara dönüşüyor. Sizinle ilk tanışmamız çok mecbur kaldığım bir zamandaydı. Hatta sınavdan sonra sizi ziyaret edip etmemek konusunda çok “gel- git”ler yaşadım. Ama sonra da “iyi niyetliyse muhabbete devam ederiz, kötü niyetliyse bu ortaya çıkınca gitmem artık yanına” diyerek daha gitmem diye düşünerek sizin bu teklifinize evet dedim. Sonradan anladım ki bu bir sınav bana. Bu sınavı yani kötü duygularımı ve düşüncelerimi olumlu hale getirince hayat bana güldü. Onlarca içi bilgi dolu kitap ve burs  aldım.” O bunu söyleyince ben gülümsedim:

“Daha güzel şeylerde kazanacaksın” dedim.

“Bu olumlu ve güzel duygularla devam edersem gerçekten de daha güzel şeylere sahip olurum. Yeter ki insanların dedikodusunu yapmadan, bilgi ve sevgilerine bakarak onlardan faydalanmayı bileyim. İnsanları yanlış tanımayayım. Bana açıkça olumsuz tavrı olmayan insanı onun bunun dedikodusu ile yani el alemin dedikleri ile değerlendirmeyeyim.”

Hüseyin’in uzun açıklamasını yeterli bulmuştum ve beni ikna etmişti. Ona:

“Bu kadar açıklaman yeterli Hüseyin, beni ikna ettin. Bu ikna kabiliyetini nasıl elde ettin?”

“Tabii ki sizin verdiğiniz kitapları dikkatli okuyarak ve uygulayarak ve sizinle sohbetlerin etkisi ile…”

“Peki bu sohbetleri kitap yapsak okuyan da sizin kadar etkilenir, faydalanır mı?

“Bu okuyanın niyetine ve bu yazdıklarınıza inanmasına bağlı. Kimisi okuyup uygular hayatına olumlu yön verir. Kimisi de vay be adam amma atmış, bizi gaza getirmeye çalışmış” diye olumsuz bakar. Bu bakış açısı da normal. İnsanlar farklı yani. Ama gerçeği sonradan anlar tembel insan tembelliğinin farkında değil ki…”

Ben de yaşadıklarımla bunu anlamıştım. Çok kişi ile açık sözlü olduğumdan dolayı da arama mesafe girmişti. 40 yaşında bir arkadaşa “tembel” dediğim zaman “Tembellik mi o da ne ağabey” demişti. Demek ki tembeller tembelliğin farkında değil. Ben de genç ilken öyleydim ama ben de Hüseyin yaşında olmasam da okuduklarımla bilinçlenmeye erken başlamıştım. Hüseyin benden de erken başlamıştı. Çünkü ona yol gösteren vardı.

Bunu düşününce de gülümsedim. “Bana yol gösteren yoktu” da insanın hatasını anlamaması için çok büyük bahaneydi. Sanki bizlere yol göstermek için insanlar sıraya giriyordu. Canlı yol gösteren yoksa anlamı “okumak” olan Kur’an-ı okuyaydın. Siyer okuyaydın düşüneydin. Onu da yapamadın ama dedikoduları dikkatle dinledin ve yaydın. Bunu sende ben de yaptık. Hatamızı kabullenerek evrenden ve kendimizden özür dileyelim ve bu andan itibaren gelişmeye bakalım. Doğrusu olan geçmişe sövmek yerine geleceğimize bakarak mum yakalım ve biz aydınlanamamışsak bari çocuklarımız aydınlansın.

Hüseyin not defterini çıkararak tuttuğu notların olduğu sayfayı açtı. Bu tavrı “geçen sefer verdiğiniz kitapların birer paragraflık özetini yapacağım” demekti. Ben sustum. O konuşmaya başladı:

“Bana verdiğiniz “Kör Uçuş” kitabında, Gültekin Yazgan gerçekten de görme engelli olarak çok mücadele etmiş, sadece avukatlık etmemiş, onun yanında öğretmenlik yaparak kitaplar yazmış. İnsanlar günümüzde bir mesleği yapamazken görme engelli hali ile O’nun iki mesleği birden yaparak iki de psikoloji profesörü evlat yetiştirmek ve görme engelliler için dernekler kurarak kütüphaneler oluşturmak ayakta alkışlanacak şey. Gültekin Yazgan’ın hayatını gerçi “Engelleri Aşanlar” kitabında okumuştum ama detaylı okumak beni daha çok bilgilendirdi. Doğan Cüceloğlu üstadın da onları okuyarak yorumlaması onlarla röportaj yaparak buna destek olması gerçekten de çok isabetli bir çalışma olmuş. Ben de bunları arkadaşlarıma tavsiye edeceğim bahane üretenlere.” Dedi.

Sonra sustu. Bir fırt aldık çaylarımızdan:

“Ferrasini Satan Bilge” ve “Aile Bilgeliği” kitabında ise manevi huzurun her zaman pahalı arabalara sahip olmaktan daha büyük zenginlik olduğunu anlatıyor. Aile de huzurun ise şahsi huzurdan daha önemli olduğu anlatılarak aile kurumuna herkesin çok önem vermesini tavsiye ediyor. Robin Sharma Gültekin Yazgan’ı tanısa gerçekten de o da takdir ederdi. İnsanların sahip olduklarının değerini bilerek sahip olamayacakları şeyler peşinde koşarak, maddi şeyler peşinde koşarak mutlu olmasının zorluğunu daha iyi anlardı. Gültekin Yazgan’a Allah rahmet eylesin. Engellilerin gururu O.” dedi.

Hüseyin okuduğu kitapları özetleyince artık konumuza geçmenin zamanı gelmişti. Aslında bu kitaplar hakkında da konuşmalar yaparak bunları da ayrı bir kitap yapabilirdik. Her insan bir kitap gibiyse her kitap da bir insan gibidir. Onları da başka kitaplarda anlatmak ve tanıtmak ne güzel duygu oluyordu. Bunu şimdi yeni fark edebiliyordum. Bunu Hüseyin’le paylaşınca.

“Orhan ağabey, işte insanlar kimseye menfaatsiz bir şey vermeyince, sırf sizin beni severek güvenerek kitaplar hediye etmeniz işte burada çok anlamlı oluyor ve kitapları okuyunca işte bu yüzden daha çok etkileniyor ve bu etkilenme sonucu daha çok öğrenme hevesi ile okuyunca faydalanıyorum. Sanırım her kitap okuyanda bu kadar etkilenmez.” dedi.

Bu düşünceler içerisinde konuya artık başlamamız gerektiğini düşünerek:

“Hüseyin bugün ‘engelli ve akrabaları’ konusunu konuşacağız. Sen engelli insan olarak akrabalarından nasıl bir ilgi gördün? Destek mi yoksa köstek mi oldular?”

“Akrabalarımız da aşağı yukarı anne ve babam gibi ilkokul okumuş ama sonradan ellerine ne kitap ne gazete almış insanlardı. Bizim okumalarımız da ders kitaplarımız dışında bir şey yoktu. Okumaya gerek de duymazdık. Öğretmenlerimiz okumanın öneminden bahsederdi ama kendileri okumazlardı. Evde ve akrabalarımızda kitap okuyan yoktu. Lisede okuyan akrabalarımız bile pek kitap okumazlardı. Çevresinde kitap okuyanı göremeyen çocuk nasıl okusun? Belki inanmayacaksınız ama bana ilk kitabı hediye eden sizsiniz. Siz kitap hediye ettiğiniz zaman benim arkadaşlarım ‘Ya Hüseyin dikkat et kimse babasının hayrına kitap vermiyor, aman yasak kitap ne olmasın, adam ana ideolojisini aşılamak için çaba harcamasın.’ dediler. Okumaktan ve kitap hediye edenden o kadar korkuyordu yani insanlar. Yani kırsal kesimde sağlam olanlar okumuyor ve engelliye güzel gözle bakmıyorlar ki. Kitabını okumayan peygamberinin hayatını köy imamının anlatmasından öteye bilemeyen insanlardan engelliye destek olmasını beklemek zor.”

Anladım ki Hüseyin de pek çok engelli gibi ailesinden de çevresinden de akrabalarından da destek görmemiş.

“Ben gene halime şükrettim. Çünkü, sağlam olan insanların bile okumasına engel olan ortamda anne ve babam benim Üniversite okumamı desteklediler. Maddi olarak desteklemeseler de, sevgi de eksik olmadılar. Çok sağ olsunlar bu açıdan ben şanslıyım. Evren bana torpil yaptı” dedi.

Gülümsedim bu evrenden torpil işi de aramızda iyi espri konusu oluyordu. Ama fazlası da zarardı ve kabak tadı veriyordu. Ben böyle espri yapmamaya karar verdim Ama Hüseyin yapabilirdi tabii ki.

“Nasıl bir akrabaların olsun bir engelli olarak Hüseyin?”

“Bana yapamazsın, edemezsin diyen değil, yapabilirsin, başaracak gücün var. Engellisin ama kafan çalışıyor, sen yılmadan oku. Üniversite tamamlarsan kimseye muhtaç olmazsın. Okumaktan vazgeçme…”

Araya girdim:

“Bunu sağlamlara da kimse demiyor Hüseyin kardeşim. Biz millet olarak toplum olarak insanları yüreklendirmekten çok korkutmayı, bizi geçen adamı pısırıklaştırmayı tercih ediyoruz. Toplumda egosu şişkin insanlarız. O yüzden çalışan üretenden rahatsız oluruz. Bunun yolu el alem ne deri bırakarak doğru bildiklerimizden şaşmamamız.”

“Hüseyin kardeşim, engelli insana yardım etmek yerine, onları saf ve aptal görerek “hadi sen şöyle büyüksün bize çay ısmarla, kahve ısmarla, biz de sana ısmarlarız.” deyip de sonradan “ben öyle demedim” ki diyen çok olur. O yüzden ben engellilerin boş konuşan insanlardan uzak durarak faydalı kitaplar okumasından yanayım ve o yüzden sana kitaplar hediye ettim. Engellilerden faydalanmayı sadece sağlamlar yapmaz. Kendini akıllı gören çok engelli de saf gördüğünü kullanmaya bakar. Saf gördüğü insan da bunu kabullenmezse yıldırmaya bakar. Yılmazsa ondan daha kötüsü olmaz, çok insan bu sefer ondan uzaklaşır veya küser. Engellilerden akrabaları beklenti içinde olur. Halbuki engelli akrabamız kimseye muhtaç olmuyor diye sevinmesi lazım. Okuyan bilinçlenen engelli kimseye muhtaç da olmaz. Haklarını bilen ve arayan insana da. Engelli ki kendini seviyor kim de kendini kullanmak istiyor iyi bilirse sıkıntı da çekmez.”

Biz konuşurken zamanın nasıl geçtiğini unutuyorduk ama bazen de susuyorduk. Ağzımız kuruyordu. Dinlenmek icap ediyordu. Garsondan su ve yeni çay istedik. Çaylardan yudumlarken, Meteorolojiden emekli Lütfi Yılmaz ağabeyimiz geldi mekana. Yanımıza geldi. Çay sevmez ama benim hatırıma bir çay içerek pastadan bir dilim aldı. Beş dakika sonra bir arkadaşı gelince kalktı. Biz konuşmaya devam ettik. Ben:

“Toplum birbirinden beklenti halinde, “kimseye muhtaç olmayayım çalışayım”  demek yerine “ben çalışmayayım sen bana bak.” zihniyeti insanlar arasında huzursuzluğa sebep oluyor.” Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” zihniyeti de gelişmemize engel oluyor. İnsanlar artık birbirinin fikirlerinden faydalanmak için değil birbiri ile alay etmek için muhatap olmaya bakıyor. “Yalnız kalmayayım”  diye boş konuşmaları dinlemek zorunda kalıyor çok insan. O yüzden de toplumumuzun gelişimi zor oluyor.”

“Aynen öyle Orhan ağabey. İnsanlar konuştuklarına dikkat etmiyorlar. Dilleri bol sevgi dağıtıyor ama gönüllerinde para sevgisi var. “Niye çok sevdiğini söylediğin engelli yazar arkadaşının imza gününe gitmedin, kitabını almadın?” diye sorsam, “param yok” der. “Sigaraya nasıl para buluyorsun?” desem, susar. 60 yaşına gelmiş zararlı ve kârlı şeyi ayıramayan adama ne edelim ki?”

Hüseyin ile konuşurken aklıma geldi. Anlattım:

“Hüseyin işitme engelli yazar Turan YALÇIN’a konferansında soruyorlarmış. “Güzel konuşuyorsun. Niye cihazını kullanmıyorsun? O da “Sizin yalanlarınızı duymamak için” diyormuş. Tabii, insanlar biraz bozulsa da bu sözü en çok alkış alan cümle oluyormuş.”

Hüseyin:

“Yalan kötüdür ama karşısındaki insana küçümseyerek “aptal nasıl olsa buna inanır” gözü ile bakarak yalan üstüne yalan söylemek daha kötüdür. İnsanı aldatmanın yalan söylemenin şakası şukası yoktur. İnsanlar biraz bilinçlenseler...”

 Baktım çok oturmaktan sıkıldık. Şehir ile tepe arasında 15 dakika boyunca arabada devam etmek için çıktık. Konuşmaya arabada devam edecektik. Arabaya binince Hüseyin sordu:

“Engelli insana akrabaları yardım etmiyor dedik. Bunu maddi yardım açısından mı söyledi?

“Hayır Hüseyin. Mesela bir insan düşününki, bir teyzesi var bir de halası, Annesinden dolayı teyzesi ve çocuklarını seviyor. Halası ile annesi sürtüşmesinden dolayı da halasını sevememiş. Tek halasının tek engelli oğlu var. Ziyaret etmiyor ama teyze oğlunu sık sık kocası ve çocukları ile ziyaret ediyor. Sonra da ben teyzemin oğulları ile halamın oğlunu eşit severim diyor, buna kim inanır. Lafta eşit sevmek kolay ama. Karşındaki buna inanmazsa, sen olsan inanır mısın?” Ben seviyorum da o anlamıyor, diyebiliyor. Sonra da dindar insan havası veriyor kendine. Benim demek istediğim insanlar özü ve sözü bir değil ve kişisel bütünlükleri yok.”

Hüseyin hayretle:

“Kişisel bütünlük de ne demek? Kişisel gelişimi anlarım da, kişisel bütünlük anlamadım.” Dedi.

“Hüseyin, Mevlana’nın ‘Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol’ sözünün bir başka anlamlandırılması. Kişinin özü ve sözünün bir olması. “Kişisel gelişim” kavramı da yanlış anlaşılıyor.   Herkes her şeyi yapamaz. Ama gayret edenler gayret etmeyenlere, oturup dedikodu edenlere oranla daha iyi yapar. Mesela ben sana kitap veriyorum konusu “nasıl güzel konuşulur” sen okuyor düşünüyor ve uyguluyorsun, aynı kitabı arkadaşına veriyorum. O da “bunlar boş şeyler” diyerek çöpe atıyor. Sonra da “kişisel gelişim boş şey” diyor. Biz ne yapalım böyle insana?”

“İnanmak ve harekete geçmek en büyük güç Orhan ağabey. Bakış açısı bu ne yapalım ki? Cevizi kıramayan tamamını kabuk sanır. Cevizin içi bir vitamin ama dışı odun. İçini görmek istemeyen de odun kalır işte.”

Hüseyin doğru söylüyordu. Engellileri ikna etmek için bol yalan söylemek insana ne kazandırıyordu. Sevmiyorsan adam gibi söyle de yalancı olma. Herkes engelliyi sevmek zorunda değil. Engelliler neden var? Bunu anlamayan insana engellileri sevmesini söyleyemezsin ki.

Bunu Hüseyin ile paylaşınca bana hak verdi. Hüseyin konuşmaya başladı:

“Bütün bunlara rağmen engellileri seven insanların bundan hem manevi ve hem maddi kazançları elde ettikleri de gerçek. Kendini aşarak evrenin kanunlarına uyup da onun bunun dedikodusunu bırakarak sevecek insanları gerçek manada sevenler tabii maddi ve manevi huzur içinde olurlar. Bunu da her kişi değil, er kişi olan anlar.” dedi.

Filozofça bir cevaptı ve ben gerçekten de bu cevaplardan çok şey öğreniyordum. Hüseyin engelliydi ama önce insandı. Okuduklarını uygulayan ve kelimeleri doğru anlayan ve bunun sonucu olarak da iletişimi güçlü olan insandı. Kendini anlamayanı bir kenara bırakarak kendini anlayana koşarak gidiyordu. Ne kadar uzakta olsa da.  Peygamberimiz de “İlim Çin’de olsa da arayınız” dememiş miydi? Bundan 1500 yıl önce Arabistan ve Çin mesafesini siz düşünün. Demek ki “gerçeği aramak”, “insana faydalı ilmi aramak” çok önemiydi.

Biz bunları konuşurken şehir merkezine de gelmiştik.  Arabayı park ettikten sonra aklıma geldi. TİSAV Kütüphanesine giderek Başkan Burhan Torun hoca ile sohbet ederek bir çayını içecektik. Önce yakın bir çay evine uğrayarak Hüseyin’e hediye edeceğim “Acılar İçinde Başarıyı Yakalayanlar” kitabını ve “Sessiz Dünyadan Esintiler” adlı kitaplar verdim. Sonra da:

“Gelecek sefere de ‘Engelliler ve Komşusu” konusunu konuşalım.” dedim.

“Tamam güzel konu” dedi.

TİSAV’a gittiğimizde kocaman bir kütüphaneyle karşılaştı Hüseyin. Burayı bilmiyormuş. Burhan Beyle tanıştırdım. Emekli Edebiyat Öğretmeni olan Burhan Bey bu vakıf kütüphanesinde burs alan gençler ve gelen misafirlerle ilgileniyordu. Sık sık uğrayarak yeni çıkan kitaplardan özellikle Mustafa Kutlu kitaplarını hediye ederdim. Mustafa Kutlu kitaplarının tiryakisi olan Burhan Hoca gençlere de tavsiye ediyordu bunları.

Biz TİSAV’da otururken Emin Fidan diye bir kardeşimiz geldi. Konuşmayı seven Emin ile sohbet ettikten sonra Burhan beye teşekkür ederek ayrıldık.

Haftaya veya uygun zamanda buluşmak üzere Hüseyin’den ayrıldım.

Ben Hüseyin’den ayrılmıştım ki telefonum çaldı. Tam bir hafta sonra Bülent Dal beni memur sınavına hazırlanan gençlere konuşma yapmak üzere etüd merkezine davet ediyordu. Severek kabul ettim. Hüseyin ile beraber gidecektik. Kolejde nasip olmamıştı ama etüd merkezinde çok faydalı bir konuşma yapacaktık ikimiz de.

 

8. BÖLÜM SONU…