REŞADİYE

Geçenler arkadaşım Hakkı Yıldız’ın cenazesine katıldım Allah rahmet etsin. Bu arada Reşadiye’yi gözlemledim. Ortaokula başladığımız günden eser kalmamış. Sadece çevredeki dağlar değişmemiş. Zaman su gibi akıp giderken ilçemiz de o eski günlerini hepten kaybetmiş. Her taraf dükkanlarla dolmuş ortalık arabadan geçilmiyor. Ya binalar? Deprem bölgesi olan bu yerde altı, yedi katlı binaların ne işi var. 1939 Erzincan depreminde Reşadiye’nin yerle bir olduğunu bilen bir insan kolay kolay bu binalarda oturmayı düşünmez.

                65 Yıl önce 1953’de ortaokula başladığım zamanki Reşadiye gözümün önüne geldi. Köyümüz Darıderesi’nden Erzurum’a iki arabanın yan yana zor geçtiği toprak yoldan ulaşırdık Reşadiye’ye. Yolculuğumuz yayan yapıldak, bulabilirsek kamyon kasalarında olurdu. Bugün Reşadiye’ye girilen köprünün 300 metre üst yanında bulunan ahşap köprüden girilirdi ilçeye. Şehir merkezine evler arasından geçen dar bi yolla ulaşılırdı. Bütün evler iki katlı olup altı taş duvar, üstü ahşaptı. İlçede sadece bir ilkokul vardı. 1953’de kimin öncülük yaptığını bilmiyorum ama halkın elbirliği ile ortaokul yapıldı ki ben de ilk öğrencilerinden biriydim. Rahmi Dönmez müdür olarak ilk öğretmenimizdi. Hatırladığıma göre üç yıl içinde müdür ile birlikte dört öğretmenimiz oldu. Müdürümüz Rahmi Bey mualla, ender, müşkülpesent bir insandı. İlkokulu bitirdikten sonra başka okul olmadığından bekleyen, haytalaşan, sermest olan çocukları yola getirmek zordu. Yerine göre sevgi, şefkat, sabır, hoşgörü, bağışlama yöntemlerini uyguladı. Nush ile uslanmayanları kötekle yola getirdi. Hiçbir zaman okuldan atma kolaylığına başvurmadı. Gençleri kurtardı adam etti. Onlarda büyük emeği vardır.

                Köyden gelen öğrenciler birleşip evlerin alt karlarında duruyorlardı. Her türlü işlerini kendileri görürlerdi. Öğretmenimiz Osman Bolulu onların can yoldaşıydı. Paldır küldür yaşamalarını önlemek için sürekli kontrollerde bulunurdu. Yani anne – baba gibiydi. Rahmi ve Osman Beylerin Reşadiye’nin kültürünün artmasında büyük katkıları vardır. İkisi de edebiyatçı olarak yazdıkları kitaplarla sadece Reşadiye değil bütün Türkiye’ye faydalı olmuşlardır. Allah rahmet etsin ikisi de ölene dek öğretmenlik yaptılar, hala da yapıyorlar eserleriyle. Ulaşamadıklarına melul melul bakan öğrencilere hep yardımcı oldular. Bunu zevkle yapıyor ormana bakarken ağacı görüyorlardı.

                O zaman Reşadiye köyleri gurbeti bilmezlerdi. Herkes köyünün özelliğine göre yetiştirdiği ürettiği ürünlerle geçinirdi. İnsanlar kan ter içinde kalsalar da, erken ölseler de mutluydular. Hepsi birer üreticiydi. Pazartesi bugünkü gibi yine Pazar kurulurdu. Köylüler satacağı ürünleri eşeğine yükleyerek getirip satarlardı. Dönüşte aydınlanma maddesi olan gazını, tuzunu ve  diğer ihtiyaçlarını alıp eşeği ile köyüne dönerdi. Pazar o kadar kalabalık olurdu ki ilçenin bugünkü ana caddesinde kalabalıktan yürümekte zorluk çekilirdi. Bugün arabadan geçilmeyen cadde insandan geçilmezdi. İlçenin halkı da beraber yaşamaktan mutluydu. Giyim kuşamların ayrı bir güzelliği vardı. Örneğin ilçemizin o zaman ki müftüsü Sayın Bekir Önder tam bir beyefendiydi. Göreviyle, giyim kuşamıyla halkın önderiydi.

                Bugün köyler boşaldı. Gençler doğduğu değil doyduğu yeri tercih eder oldu. Köyde kalan yaşlı köylüler tüketici durumunda kaldılar. Emekli olup gelenler de yumurtalarını bile ilçeden alıyorlar. Bir kümese beş, altı tavuk koymaya üşenir oldular.  Ülkenin geleceğini gören yok. Üniversite mezunu çoğaldıkça baktığını göremeyen, okuduğunu anlayamayan insanlar olduk. Ülkenin kalkınmasının üretici olmaktan geçtiğini göremiyoruz. Gıda ithal ettiğimiz ülkeler yarın kendi kendilerine yeter olunca açlıktan ölmemiz mi gerekecek? Taşıma suyla değirmenin dönmeyeceğini unuttuk. Üretimin önemini görmeli ve bu yönde çalışmalar yapmalıyız.

Saygılarımla.

30. 01. 2018

Mehmet Tapar

 

Emekli Öğretmen