EVLÂD-I FÂTİHAN

EVLÂD-I FÂTİHAN

Şu günler Afrin’den gelen şehit haberleriyle yüreğimiz dağlanıyor. Ocaklara ateş düşüyor. Analar, babalar, evlatlar hüznün doruklarında çile çiçekleri devşiriyor. Ruh dünyamızda vatan sevdasıyla, çoluk, çocuk, kardeş, ille de yar sevdası, içinden çıkamayacağımızı zannettiğimiz duygularla bizi sınıyor. Zaman zaman burnumuzu direği sızlıyor, bir bayrak gördüğümüzde… Kendimizi tutamıyor, ağlıyoruz, sonra geçmişin derinliklerine uzanıyoruz.

            Vatan sevdası, karşımıza dikiliyor… Bir sancak uğruna batan güneşler aklımıza geliyor, dilimiz tutuluyor… Ta Orta Asya’ya Kürşad’lara, Atillalara, Oğuz Kaanlara, Boğaç Hanlara uzanıyoruz… “ Daha gök, daha deniz, daha bayrak “ diye, bir elde kılıç, bir elde gök bayrakla ufuktan, ufuğa koşan cengâverlerimizi hatırlıyoruz…  Adlarına Manas destanı gibi milli destanlar meydan getiren bir milletin ruh dünyasının zenginliğini hatırlıyoruz. 

            Dokuzuncu yüzyıldan itibaren yeni bir ufuk yakalıyoruz… Dini mübini İslâm… İslâm inanıcının erişilmez güzelliklerini daha ileriye, daha öteye götürmek için cihada sarılıyoruz… Satuk Buğra Hanla başlıyor bu maceramız…

            Sırtına kefen giyip, ”Bu meydanda şehit olursam beni bu kefenle gömünüz!” diye ordusuna büyük bir heyecan veren Alpaslanlar yetiştiriyoruz. Selçuklu oluyoruz, Kılıçaslan’lar yetiştiriyoruz. Osmanlı oluyoruz; Orhanlar, Muradlar, Yıldırımlar, Fatihler, Yavuzlarla; adalet, insanlık ve İslam adına yeni ufuklar fethetmeye çıkıyoruz ak alnımızla…

            Genç Osman oluyoruz, Bağdat kapılarında… Gazi Osman Paşa oluyoruz Tuna Boylarında… Her cephede binlerce, on binlerce vatan evladını, uğruna seve seve ölmeyi yeğledikleri kara toprağa uğurluyoruz, bir avuç dualarımızla…

            Hangi ocaktan şehit vermedik ki, hangi bucaktan gazi çıkarmadık ki… Hiç şüphesiz bu vatanın her karışını kanımızla yoğurduk. Yoğurmaya da devam ediyoruz.

            Bu yüzden hepimiz birer Evlâd-ı Fâtihanız. Bunu asla unutmamalıyız. Zira bu unvan, bütün insanlık camiasının hayatına ışık tutan bir davanın şeref tacıdır.

            Nasıl ki, Şanlı Peygamberimiz Resulullah (s.a.v) bütün insanlığı nura kavuşturmak için gelmişse; cihan hakanı büyük atalarımız da aynı o mukaddes vazifenin yerine getirilmesi için var güçleriyle çalışmışlardır. Zalime diz çöktürmüşler, mazlumların yanında olmuşlardır. 

            Nasıl dün, fethedilen ülkelerin insanlarını zulümden, esaretten, haksızlıktan, katliamdan kurtarmak, İslâm’ın adaletine yükseltmek, küfrün karanlığından İslâm’ın aydınlığa çıkarmak için gaza yapmışlarsa; bugün Afrin’de yapılan da bundan başka bir şey değildir. Ülkemizi parçalayıp bölmek isteyen, iç ve dış güçlerin taşeronluğunu yapan hainlere kahramanca mücadele veriyoruz.  Bu uğruda verdiğimiz şehitler elbette olacaktır. Vatan onlardan razıdır. Allah da razı olsun.

            Dün olduğu gibi bu gün de kahramanlarımızın gayeleri: Sürüleri kurtlardan, insan topluluklarını haydutlardan, mabetleri de ateistlerden temizlemektir.

            Bu gayeyle savaşıp şehit olanların yüzleri elbette nurlanır, elbette ihtişamlı gülüşlerle sonsuzluğa uğurlanır…

Şair, bu duruş için bakın neler söylüyor:

“Nice bin sahne hayalimde coşup, canlanıyor.

O ne parlak görünüş? Sanki hayalim yanıyor…

 

Yanıyor, çünkü:

 

Büyük ecdadı, asırlar boyu deryalar aşan,

Kükremiş sel gibi, aktıkça ve coştukça taşan,

O ufuklarda bugün, fırtınalardır konuşan…

Biz, ecdadın asırlar boyu akmış kanıyız,

Onları düşmanı, her zihniyetin düşmanıyız…

 

Büyük ecdat, doludizgin aşıyorken Tuna’yı,

Sezdi şimşekli ufuktan kopacak fırtınayı;

Taktı al sancağının göğsüne yıldızla ayı;

Biz, ecdadın asırlar boyu akmış kanıyız,

Onları düşmanı, her zihniyetin düşmanıyız… “

      

                                               Mehmet Emin ULU