Vefatının 29. Hüseyin Akbaş


İnsan, umud dolu dünyanın bir kapısından girip öbür kapısından çıkan fani bir varlık… Ne kadar yaşasak, ne kadar uğraşıp didinsek de faydası yok… Sonunda “Mutlak Gerçek”in kapısını er geç açacağız ve sonsuz bir dünyada ebedi bir hayat süreceğiz.

                İnsanın yaratılısından bu güne kadar geçen zaman içinde geçmişte yaşayanlar, “Gelecek Nesillere” bir şeyler bırakmadan, bir eşya veya nesne gibi kaybolsalardı; bu gün ne hakikati bu kadar net olarak anlayabilirdik, ne de medeniyet bu seviyelere yükselebilirdi.

                Aklı başında olan her insan, insanlık âleminin yükselmesi için yapılan abidelere mutlaka bir taş koymuştur. Eğer bu taş, bir gayretin ve becerinin eseri olarak yaşadığımız dünyada bir iz bırakırsa, insanlık abidesini yükseltenleri kimse unutmayacaktır.

                Hüseyin Akbaş, yine bir sanat eseri olan kendi “Zaman Kilimini” yoksulluğun pençesinde çırpına çırpına 1934 yılından itibaren dokumaya başlamış; 1954 yılında Dünya pazarlarına çıkarak sayısız renkleri ve desenleri ekleyip 1989 yılının 15 Şubatında tamamlamıştır.

                Onun hayat çizgisinin hemen her anında; insanlık âlemi içi acı ve tatlı birçok hatıralar vardır. Fizikî bakımdan zayıf, fakat ruhî güzelliklerin zirvesini yakalamış bir insanı tanımak anlamak ve onun hakkında kitap yazmak oldukça zordur. Fakat bu zoru başardık. Adına “Hüseyin Akbaş Efsanesi” adıyla bir kitap yazdık.  O’nun dokuduğu “Zaman Kilimi”nin ne baha biçilmez bir kıymette olduğunu onu tanıyanlar çok iyi bilirler.  

Aslında Akbaş, içimizden biridir.  Belki O’ndaki farklılık, birçoğumuzun vasfını bir arda toplamış olmasındandır. Üstelik bu özelliklerin pek çoğu âdeta O’nda BAYRAKLAŞMIŞTIR.  Bir milletin şeref ve gururunun şahlanışı olmuştur.

                Bunca yanlışlığın, bunca kaybedilmiş inanlık değerlerinin yanında, Akbaş gibi bir şahsiyeti tanımak; O’nun hayatını âşina olmak, insanımıza yeni bir güç ve yeni bir heyecan vermiştir. Genç nesiller timsal alacakları şahsiyetleri analiz ederek, daha iyiyi, daha güzeli yakalamak için gayret sarf etmelidirler. Akbaş, bu şahsiyetlerden biridir.

                Akbaş, zaman zaman horlanan, aşağılanan ve toplumdan dışlanan sakatların; Kırılan Gururlarının Yükselen Bayrağı olmuştur.

                Onun vefatından bunca yıl geçti. Acaba ona layık işler yapabildik mi? Bilemiyorum. Yapılacak çok şey vardı. Bir defa Akbaş gibi birinin hayatı bir sinema filmi konusu olabilirdi. Fakat olmadı. Adına yapılan belgesel son derece cılız kaldı. Yine her adına ihdas edilen Güreş Turnuvası, bir türlü geliştirilemedi.  Adını büyük şehirlerde bir caddeye, bir sokağa veya bir semte vermedik. Adına bir müze ev yaptıramadık.   Onunla güreşen dostlarından yaşayanları bir araya getirip de hatıralarını yâd edemedik… Yapılacak çok şey var… Fakat itiraf etmeliyim, bu konuda çok başarılı olamadık. Hele güreş sporunu bir türlü halka sevdiremedik. O’nun gibi bir pehlivan yetiştiremedik…

                Siz bu yazıyı okumaya başladığınızda, ben Onun mezarı başında dua edeceğim. Akrabalarıyla buluşacağım. Kim bilir belki “Hüseyin Akbaş Efsanesi” adlı kitabın ikinci baskısını yapmak için hazırlıklara girişeceğim. Dileğim o ki, bir de çocuklara yönelik bir kitabı çıksın. Bunu yazmaya ben hazırım… Fakat onu sevenler ve destek verecekler hazır mı? Bilemiyorum.

                Bildiğim bir şey varsa; O’nun ruhu, uhrevi âlemde huzur içindedir. Zira dini bütün bir Müslüman’dı. Nur içinde yatsın. Allah, cennetteki mekanını yüceltsin!..

                Biz onun adına çalışmaya hazırız. Görelim Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler.

Mehmet Emin ULU