SEN DE KAFADAN ENGELLİSİN -9. BÖLÜM-

Engelli ve Komşusu

 

Hüseyin ile bu hafta engeli ve komşusunu konuşacaktık ya, komşuluk ile alakalı atasözleri aklıma geldi.

“Ev alma komşu al”, “Komşu komşunun gülüne muhtaçtır”, “düğün olur iki kişiye kaygısı düşer deli komşuya”, “gülme komşuna, gelir başına.”, “hayır dike komşuna, hayır gelsin başına”, “komşu hakkı tanrı hakkı gibidir”, “komşu kızı almak kalaylı tastan su içmek gibidir”, “komşuda pişer, bize de düşer”, “kötü komşu insanı dert sahibi yapar” gibi pek çok ata sözümüz vardı. O yüzden de komşuluk konusuna önem veriyordum.

Toplumun engellilere bakış açısını, gazetelerdeki anketlerden kitaplardaki anketlerden okuyorduk. Normalde engelli komşusunu sevmesi ve O’na yardım etmesi gereken insanlar engelli komşu istemiyordu.

İnternette ve kitaplığımdaki kitaplardan yaptığım araştırmalardan bunu görüyordum açıkça. Yapılan bir anket okudum. Toplum engellilere karşı o kadar önyargılı ki, insanların yüzde 70’i ortopedik engelli komşu istemiyor. Çünkü engellilere karşı önyargılı. Buna nazaran önyargılarını yıkarak engelli akrabası, komşusu ile ilgilenen onlara destek olan insanların mutlu olduğu saptanmış.

Engelli bir komşuyu insan niye istemez? Tabii ki kendisine zarar verdiğini düşündüğünden. Ben de bir insan olarak engelliye bu kadar önyargılı yaklaşan bilinçsiz insanlarla muhatap olmayı gerçekten de istemem.  Engelli insanlar kendi istekleri ile engelli olmadı ki.

“Her insan bir engelli adayıdır” gibi basit yorumlar yapmak yerine, engellilere destek olmak onların ürettiği sanat eserlerine sahip çıkmak, faydalı olamıyorsak bari zarar vermemek, sevmedikleri davranış ve sözlerden uzak durmak ve komşumuz engelliler ile rastladığımız zaman selamlaşmak ve hal hatır sormak, bayramlarda ve özel günlerde onları yalnız bırakmamak, “ben insanım” ya da “ben Müslümanım” veyahut “ben Türküm” diyen her insanın görevi olmalı. Ama hayatta  bu güzel hasletlere rastlamak pek de kolay olmuyor.

Aslında komşuluk ilişkileri sadece engellilere önyargı ile sınırlı kalmıyor. Başka dinlerden, düşüncelerden insanlar ile de toplum komşu olmak istemiyor. Halbuki büyük gurur duyduğumuz dedelerimiz geçmişte ayrı dinlerden, milletlerden insanlar ile çok iyi ilişkiler kurmuşlar. Bunu tarih kitaplarından okuyoruz.

Engelli insanlar çok zaman kimseye zarar vermeyen ve azimli insanlardır. Hatta engellileri iyi anlayan insanlar, onlarla sağlam komşuluk ilişkileri kursalar onlardan çok faydalanırlar. Mesela bir işitme engelli ile anlaşamadığını zanneden insanlar işaret dilini iyi öğrenir ve gerçekten de işitme engellilere faydalı olmak için öğrenerek işitme engellilere rastladığı zaman uygulasa bir süre sonra onlarla sıkı dostluk kurarak onlara yardım ederek mutlu olmanın sevincini yaşar. Görme engelli ve ortopedik engelliler ile olan ilişkilerde de. Yani demem şu ki engellileri gerçek manada ayrımcılık yapmadan sever ve onları anlamaya çalışırsak öyle korkulacak insanlar olmadıkları gibi onlardan faydalanacağımız çok şey olduğunu da göreceğiz.

Bunun en güzel örneğini Hüseyin ile 8 hafta boyunca yaşadığımız engellilik ve sorunları çözüm yolları sohbetlerinde çok iyi anladım. Önyargıları yıkıp da olaylara olumlu açıdan ve gerçekçi gözümüzle ve tarafsız olarak bakınca yanlış bildiğimiz çok şey kendiliğinden düzeliyor.

Engelli komşusuna önyargıyı yıkarak selam veren insan bu selamlaşmaları hal hatır sormaya ve muhabbete yöneltirse o zaman görecek ki pek çok engelli olmayan samimiyet, gayret onlarda var. Engelli olmak onları daha duygulu yaparak daha hassas olmaları dolayısı ile daha da insani yönlerinin ön plana çıkmasını sağlıyor.

Bir engelli hele de okuyup ve okuduklarını hayatına uyguluyorsa hem meslek sahibi olmuş olur hem de karşısındaki insanda önyargı yoksa sosyal ilişkileri düzelmiş olur.

Engelli komşu istememek “kafadan engelli olmak” yani önyargılı olmak ile eşit. Bunun da düşünme engelli ya da anlama engelli olmak ile aynı şey olduğunu söylersek söyler isek herhalde yanlış söylememiş oluruz. Yani toplumda her şeyden önce toplumun engellilere karşı önyargısını yıkacak “kafadan engelli” insan sayımızı azaltmaya bakacağız. Birlikte yaşama kültürünün yüceliğini öğrenerek aklımıza yerleştirdiğimiz zaman çok şey değişecek.

Hüseyin ile konuşmalarımız ve beraber özel etüd merkezlerine kolejlere davet edilmemiz ve konuşma yapmamız bu güzel çabanın bir sonucu olarak görüyordum. Engelli yazarların kitaplarının alınarak öğrencilerle paylaşılması ve onların okullara kolejlere davet edilerek konuşmalar yapmalarının sağlanması, öğrencilerin de birlikte yaşama kültürünün bir parçası olarak öğrencilerin önyargılarını yıkarak hayata ve engellilere daha olumlu bakmalarına sebep oluyordu.

Bu yüzden ben her zaman derim ki engelliler ve aileleri çocuklarının okuması sağlamlardan daha çok okuyarak bilinçlenerek zorluklarla sağlamlardan daha gayretli olarak mücadele etmeli ki hayat kolay olsun. Bunu başaran Hüseyin hayatını gittikçe kolaylaştırıyordu.

Patronlarımızla konuşmuştuk. Hüseyin’e burs verdikten sonra da iş teklif edecektik. Çünkü başarılı bir engellinin şirketimize güç katacağını ve toplum ve müşterilerimiz nezdinde daha prestijli firma olmamıza sebep olacağını hepimiz biliyorduk.

Kişi vardır çalıştığı kuruma güç verir, güçlü ve bilgili kişiliği ile kimi vardır zayıf kişiliklidir ve kurumundan güç alır. Biz kurumumuza güç veren ve ondan da yeterince güç alan insanlar olmak için Hüseyin, ben patronlar ve diğer arkadaşlarımız tüm gücümüzle çalışacaktık.

Kimi insan vardır. Kursa gider, okula gider, hayatta onunla bununla sohbet eder. Ama uygulamaya geçmeyince bir şey elde edemez. Kimi insan da engellidir ama uygulamak için okur gelişir. Hayatta sizce hangisi engelli? Burada demek istediğimiz “sen kafadan engellisin” daha net ortaya çıkmıyor mu?

Komşumuz olan engellilere onlardan ders alalım diyerek olumlu bakalım. Bakalım o zaman toplumda herkes de olumlu baksa yüzde 70 olan “engelli komşu istemem” oranı ne kadar da çok düşecek.

Hüseyin ile buluşmamız bu sefer etüd merkezinde olacaktı. Bülent Dal’a telefonda söylemiştim. O da “kantinimizde, odamızda, tabii ki görüşebilirsiniz” size bizim kapımız her zaman açık ağabey.” demişti.

Bunu Hüseyin’e anlatınca o da sevindi. Farklı insanlarla tanışmak, farklı kurumlarda yer almak ona da heyecan veriyordu.

Hüseyin’e bu sefer hediye olarak vereceğim kitapları seçtim. Bu sefer engellilikle alakalı bir kitap vermeyecektim.

Bu sefer bir kişisel gelişim kitabı olarak “Başarının Götürdüğü Yere Git” adlı Niyazi Fırat Eres kitabı hediye edecektim.

Sonrasında kitapları ile yeni tanıştığımız ve tiryakisi olduğum Mustafa Kutlu Hocanın “Uzun Hikaye” ve “Beyhude Ömrüm” kitaplarını götürecektim. Aslında Mustafa Kutlu’nun 30’u geçmiş kitaplarının hepsini okutmak lazımdı gençlere. “Ben iki tanesini hediye edeyim Hüseyin beğenirse nasıl olsa okur ötekileri de okur” diye düşündüm.

Aslında konuma yaptığım yerlerde de amacım verdiğim kitapları okuduktan sonra o yazarın diğer kitaplarını okuyup da gelişmeleri için. Ben tanıştırıyorum devam ettirmek de onların görevi olmalı. Yüzlerce gençle tanışmıştım. Ama dostluğu devam ettirmek gençlerin görevi. Ama bir süre sıkılarak küsen gençler bizlerden uzaklaşarak kendileri gibi geyik muhabbeti yapan insanlara yanaşıyor sonra da “gelişememekten” yakınıyorlardı. Gelişmek için gelişmiş ve sınırları aşarak ortalamadan daha üst seviyeye çıkmış insanlarla bir arada olmak, onlarla sohbet etmekle gelişebilirdi insan.

Bu kitapları kitapçımdan rahatça bulabilmiştim. Yani beklemeye gerek kalmadı. Kitapçım bana çay ısmarladı. İstersem yemeğe götürebileceğini söyledi. Bu davranışı beni şaşırtmıştı. Sebebini sorarken çaylarımız gelmişti. Garson gittikten sonra kitapçım gülerek açıklamada bulundu:

“Hocam siz sipariş verdiğiniz kitapları alıp gittikten bir hafta ya da 10 gün sonra birkaç genç gelerek sizin okuduğunuz kitaplardan istiyorlar. Bunun sebebini anlamadım. Halbuki siz öğretmen değilsiniz. Bir yayınlanmış kitabı olan yazar değilsiniz. Üniversitede hoca değilsiniz. Bu kadar etkili olmanıza şaşırdım.

Kitapçımın böyle düşünmesi son derece normaldi. Ben bunu açıklama gereği duydum. “Kardeşim sadece hoca veya Üniversite hocası, öğrenci, yazar kitap okur başkaları okumaz bir önyargı. Toplumun her kesimi kitap okumalı. Gelişmiş ülkelerde herkes metroda, otobüste veya başka yerlerde kitap okuyarak toplumca gelişiyorlar. Ben yurt dışına gitmedim ama yurt dışında senelerce çalışmış insanlardan duydum. Oku emri geneldir. Biz dar kapsamlı anladığımızdan gelişememişiz. Şimdi asıl konuya gelirsem.”

Burada durdum çayımdan bir yudum aldım ve konuşmaya devam ettim:

“Bir engelli kardeşimizle engelli sorunlarını konuşuyoruz. O’na her buluşmamızda kitaplar hediye ediyorum. “En güzel hediye kitaptır” diyerek. Birbirimize konu hakkında fikirlerimizi anlatıyoruz. Engelli kardeşlerimizin toplumda daha çok anlaşılması için neler yapılması gerektiğini kısaca konuşuyoruz. Yani edebiyat konuşması gibi şey. Edebiyatın da insanı geliştirme gibi amacı var. Bunu anlamayan çok edebiyatçı, akademisyen “kişisel gelişim” kavramını da anlamadığından karşı çıkar. Herkes kendi alanının en önemli alan olduğunu zannederek konuşuyor. Halbuki okullarda hepsini de anlatıyorlar. Anlayan insan hepsinden faydalanır. “Benim alanım önemli, öteki alanlar önemsiz, ben iyi niyetliyim, ötekilerin amacı para” gibi önyargılarla yaklaşmak bizlerin arasının açılmasına sebep olur. Bu yüzden “ben de önemliyim ama onlar da önemli” diye düşünerek çok aşırı olmayanlar ile fikir alış verişine bakmak lazım.”

Çayımı içtim. Kitapçım yeni çay ısmarladı. Ben konuşmaya devam ettim:

“Benim hediye ettiğim kitabı merak ederek insanlar kitap alıyor, okuyorsa ne mutlu. Benim amacım da o zaten. Keşke herkes birbirine okudukları kitapları hediye etseler. Sigara ikramı yerine kitap ikramı hediyesi etsek o zaman hayat daha güzel olacak. İnsanoğlu ne yazık ki az okuyup çok konuşarak fikir alış verişinde bulunduğunu zannediyor. Yaptıklarının çoğu karşımızdaki insanı nasıl düşüncemizle yeneriz derdinde. Karşımdaki inanın fikirlerinden faydalanayım derdi yok. Özellikle engelli insanlarımız hiçbir şey bilmez, biz alay edelim dalga geçelim cahilliğine dalmak bir nevi insanın kendisini de inkar etmek gibi bir şey. Sadede gelecek olursak benim kitap hediye etmem ve onları gençlerin talep etmesi ve okuması ilimiz ve ülkemiz adına güzel bir şey” dedim.

Kitapçım saygı ile elimi sıktı. Kitap okuyan ve hediye eden insana kitapçısının böyle saygı göstermesi gerçekten ülkemiz adına güzel bir şeydi ve ben bundan memnun kaldım. Kitapçımız bunu fark etmiş olacak ki:

“Hocam siz akademisyenlerden de etkili ve güzel konuşuyorsunuz. Demek ki işin sırrı okumak.” dedi.

Ben hemen:

“Okumak değil düşünerek okumak, uygulamak ve arada da anlamış mıyım? diye düşünmek.

“Doğru hocam. Sizinle sohbet etmek güzel keke yemeğe çıksaydık” dedi.

İşimin acele olduğunu söyleyerek çıktım. Evde ailem beni yemeğe bekliyordu. Faydalı a olsa başkaları ile yemek yemektense ailemle beraber olmak bana daha mutluluk veriyordu.

Tam kitapçıdan çıkmışken arkamdan bir ses duydum.

”Orhan bey, Orhan bey “diye biri bana sesleniyordu.

Dönüp baktım. Etüd Merkezi Müdürü Bülent Dal. Hasretle kucaklaştık. Yeni tanışmamıza rağmen iletişimle alakalı yazı ve kitapları okuyunca insan iletişimini böyle geliştirerek yeni tanıştığı insanlar ile bile hemen samimi olabiliyordu. İki insanın amacı da gelecek nesillere faydalı olmak olunca çabucak kaynaşarak bütünleşebiliyorlardı insanlar. Bülent Dal bana:

“Hocam bizim etüd merkezinde memuriyet sınavına hazırlanan gençlere vereceğiniz konferans konusunu konuşmak üzere şurada 5 dakikalığına çay içelim” diyerek az ilerdeki bir çay evini gösterdi.

Hava güzeldi ve çay evinin önüne konan taburelere oturduk. Çaylarımızı söyledik. Bülent Dal: “Hocam bizim öğrenciler lisans mezunu olacak veya olan insanlar onlara kitap okumanın öneminden çok atandıkları zaman nasıl başarılı olacakları konusunda bir sunumda bulunursunuz. Bu arada öğrenciler bizim kursumuz bitince bile bizi hatırlasın isteriz. Sizce ne yapmalıyız?”

Biraz düşündüm. En güzeli bizim imzalı kitabımızın hediye edilmesiydi ama henüz yayınlanan bir kitabım yoktu ki. Hemen aklıma geldi, “Engelleri Aşanlar” ve “Acılar İçinde Başarıyı Yakalayanlar” içindeki engelli veya azimli insan hikayeleri hayata atılacak gençlere de çok şey katacaktı.  Belki de yeni atanacak öğretmenler de öğrencilerine hediye edecekti. Bunu anlatınca duygulandı Bülent Dal ve dedim ki:

“Bir kaşe yaptır ve kolejinin hediyesidir diye bunu her kitabın sayfalarına basarsın okuyanlarda seni ve etüd merkezini hatırlar. Hatta senin adını da yazarak” bu kitap… etüd merkezi müdürü Bülent Dal hediyesidir” diyerek verirsin. Okuyup beğenen de öğrencilerine ve yeni mezun olacak arkadaşlarına verir hem sen tanınırsın hem de etüd merkezin” dedim.

Konuşmamıza daha 5 gün vardı. Kitapçıma sipariş verse ya da yayınevinden istese yollarlardı. Hemen harekete geçeceğini söyleyerek bardaklarımızda kalan çayları da içerek hemen kalktık. Evde ev ahalisi beni bekliyordu.

Konferans gününe kadar zevkli geçti. İşlerime dalınca ve insan iletişimine ağırlık verince zamanın nasıl geçtiğini adeta unutuyordu.

Akşamları araştırmalarıma devam ediyor, Hüseyin ile konuşacağım konu üzerine ve vereceğim konferans üzerine notlar alıyordum.

“Üniversite öğrencilerinin yüzde 56’sının engelli arkadaş istemediği” bölümü okuyunca hüzünlendim. Konuyu konferansta anlatmaya karar verdim.

Üniversitelilerin bu önyargısının engellileri üzdüğünü bir “engelli konferansında” engelliler anlatmıştı. Şimdi hatırlayınca ben de üzüldüm. Elinde olmayan bir şey için dışlanmak, Önyargılı olmak suçlananın değil suçlayanın asıl suçlu olduğunu gösterir. En büyük engelli önyargılı olmak” desem de yanlış yapmış olmam sanırım.

Önyargılı olmak, mantıklı düşünememek ve bunu düzletmemek de bir nevi” kafadan engelli olmak” ile aynı şeydi. Allah kafadan engelli olmaktan korusun bizi. Amin.

            Konu hakkında araştırdıkça, öğretme isteği de öğrenme isteğini tetikliyordu. Öğrenmek ve öğretmek dolu hayat boşa geçirilmemiş hayat demekti benim için. Faydalanılan adam olmak ve engellilerin hayatına bakarak faydalanmak ve destek olmak, Hüseyin gibi bir gençle tanışmak hayatın bize sunduğu bereketti. Hayat bize adeta “sen engelliler hakkında önyargını yıktığın zaman ben de hayat olarak sana maddi ve manevi daha çok mutlu olacağın şeyler sunuyorum. Sana adeta torpil yapıyorum” diye mesaj sunuyordu bizlere.

Nihayet konferans vereceğim zaman geldi. Bir iş hanının 4. katında olan etüd merkezine asansör de olmayınca daracık merdivenlerden yavaş yavaş tırmandım. Elimde ağır çantam da olunca biraz zor oldu. Her gün bu merdivenlerden inip çıkan insanları düşündükçe de halime şükrettim. Bülent Dal geldiğimi görünce kapıya çıkarak karşıladı. Sonrasında Müdür Yardımcıları. Bir de baktım Hüseyin benden önce gelerek Bülent Dal ile sohbet etmiş. İlerde iş sınava girerse nasıl yöntem izlemesi gerektiği konusunda bilgi almış. Bülent Dal da ona ajanda, etüd merkezini anlatan broşürler, kalemler vererek motive etmeye çalışmış. Yüzlerinden onların tanışmaktan sohbet etmekten çok mutlu olduklarını anlıyordum.

Ben gelen çayı içince baktım, etüd merkezinin başta rehber öğretmeni olmak üzere tüm öğretmenleri gelerek elimizi sıkıp “hoş geldiniz” dediler. Beraber birer çay içerek çantamdaki Ömer efendi kurabiyelerinden çıkararak ikram ettim. Konuyu anlatınca hepsi de gülümseyerek ve memnun olmuş tavırlarıyla teşekkür ettiler. Bülent Dal da kurabiyeleri yiyerek çok beğendiğini anlattı. Niyetin güzel olmasının kurabiyelere yansıdığını da anlattı. Çayını içen öğretmenler odadan ayrıldı. Konferansa daha 1 saat vardı. Odada ben, Hüseyin ve Bülent Dal kaldık.

Hüseyin ile konuşmaya hazır olduğumuzu belirten bakışla bakışınca Hüseyin anlatmaya başladı:

“Acılar İçinde Başarıyı Yakalayanlar” kitabı, hepsi birer marka olmuş Renault, Ford, Toyata, Honda gibi markaları yaratanların ilk başta ne kadar fakir oldukları ve zorluklarla nasıl mücadele ettiklerini anlatıyordu. Engelleri Aşanlar kitabındaki insanlar engelli ama burada hayatı anlatılan insanlar engelli değil. Yani herkesin ibret alması gereken insanlar hayatta yaptıkları ile…”

Sustu. Notlarına baktı:

“Sessiz Dünyadan Esintiler kitabında hepsi işitme engelli insanlarla röportaj var. Ne güzel işitme engelliler zoru başarmış.  Kitabın ikinci bölümündeki “Üniversite Kapısında Beklerken” Üniversiteye hazırlanan bir gençle bilge bir insanın konuşmalarını anlatıyor. Bu bölümü okurken sizin ve benim konuşmalarım aklıma geldi. Çok güzel bir farkındalık kitabı.  Aradan 15 yıl geçtiği halde yeni baskısı yapılmamış ama yankısı büyük olmuş.” dedi.

Gerçekten de okuyanın çevresine de tavsiye edeceği bir kitaptı bu.

Baktım Bülent Dal da kitabı okumak için not alıyordu. Konuşmamıza hiç müdahale etmeden sabırla bizi dinliyordu. Konuşmamıza katılması gereken yerlerde ben de ona sorular soracaktım. O da cevaplar ve konuşmamıza katkı sağlardı. Artık konuyu konuşmaya başlasak iyi olacaktı:

“Hüseyin geçen bu konuyu araştırırken insanların yüzde 70’inin engelli komşu istemediği, Üniversite öğrencilerinin de yüzde 56’sının engelli arkadaş istemedikleri tespit edilmiş. Bu konuda ne diyorsunuz?”

“Orhan ağabey, toplumumuzun önyargılı olmasının sonucu işte bu. Yapılan filmlerde, yazılan kitaplarda, okullarda onlarca engelli etkinliği yapılmasına rağmen geldiğimiz nokta işte bu. Kitap fuarlarında engelli yazarları ne kadar güzel yazarsa yazsınlar kimse ciddiye almazken hep internet yazarı gençlere gene gençler kitaplarını alıp okuyarak sahip çıkıyorlar. Engellileri sevdiğini söyleyen insanlar ve teşkilatlarda engelli yazarlara, gençlerin genç yazarlara sahip çıktığı gibi sahip çıksa o zaman engelli yazarlar da hak ettiği değeri bulurlar. Bu sadece engelli yazarlar konusu. Engelli sanatkârlar, sporcular için de geçerli.”

“Yani anlamamakta direniyoruz. Ama sizce neden?”

“Okumuyoruz. Okumadığımızdan da anlamıyoruz. Dinlemiyoruz Orhan ağabey, hutbelerde dürüst ol, kızma diyen hocaları dışarda ona buna bağırırken görünce insan onları nasıl ciddiye alsın. “Oku” diyen hocasını mesai dışı öğretmenevinde okey oynarken gören çocuk kitap mı okur, okeye mi alışır? Çocuğunu bakkala sigara almaya yollayan baba çocuğunu “sigara içme” dese ne kadar etkili olur, Orhan ağabey?”

“Demek ki insanın yaptıkları ile söyledikleri arasında tutarlılık olacak.”

“Evet geçen sefer buluşmamızda söylediğimiz gibi kişisel tutarlılık içinde olmayan insan çevresinde ilgi görmez. Ciddiye alınmaz.”

“Sen bir engelli olarak komşuların sana nasıl davrandı?”

“Komşularımızın davranışı da aynen anne ve babamızın davranışı gibiydi. Yani insanlar başarılı olduğumuz zaman tebrik etmekte cimri davranır, başarısız olduğumuz zaman ise bizi ayıplamakta küçümsemekte cömert davranırlardı. Sadece komşularımız değil, İnsanlar aynen böyle. Sadece bir komşumuz bana ciddi olarak hiç engelli olduğumu hissettirmeden davranmıştı. Çünkü onun çocuğu da engelliydi. Ama pek çok engelli çocuğu olan kişi de engellilere karşı önyargılı. Özellikle başarılı olan engellilere karşı.”

Güzel ve doğru tespitler karşısında bana söylenecek fazla söz de kalmıyordu. Baktım Bülent Dal da engelli Hüseyin’in söyledikleri karşısında O’na saygısını artırıyor ve takdirlerini yüz ve mimiklerinden anlıyordum.

“Sence Hüseyin engellinin komşusu nasıl olmalı?”

“Komşuda pişer bize de düşer misali komşusu paylaşacağı aşı, ekmeği ve yemeği dışında komşusu güzel şeyler üretiyorsa onları satın alarak onları çevresine hediye edebilir veya sadece kendisi alıp faydalanabilir. Resim, kitap, veya sanatkarsa neyi üretiyorsa. Bu engelliyi mutlu eder. Mesela burada beni ciddiye alarak dinlemeniz bile beni mutlu ediyor.”

Başka ne yapabilir? Bülent’e baktım. Bülent konuşmaya istekli ve hevesli tutumunu devam ettirerek ve konuşmak istediğini söyleyen tavrı ile:

“Benim yaptığım gibi engellileri öğrencilerle tanıştırarak, bak bunlar başarılı olmuş, siz de isterseniz başarılı olursunuz” imajını pekiştirebilir değil mi?

“Aynen öyle Bülent ağabey. Önemli olan engelliye değer verildiğini göstermek ve değerli olduğunu hissettirmek. Ben seviliyorum hissini tattırmak.”

Ben bu diyalogdan memnun kalmıştım. Aklıma gelmişti.

“Komşusu engelliler konusunda gazete, televizyonda veya radyodan duyduğu güzel gelişmeleri haberdar etmeli. Engellilere iş sınavı var, size uygun kurs var, size uygun bir sosyal etkinlik var gibi. Lokman Ayva’nın amcası aldığı radyoyu Lokman Ayva’ya küçükken hediye etmiş. Oradan Braille alfabesi olduğunu ve kursu olduğunu öğrenince hemen kursa yazılmış. Kursta da görme engelliler için okul olduğunu öğrenince 5 yıl evde hapis gibi yaşayan Lokman Ayva’nın önlenemeyen yükselişi başlamış. Bir küçük akraba jesti, komşunun haber vermesi engelliye böyle kapılar açar.” dedim.

“Ama çok zaman bunu da yapmıyor komşu ya da akrabası Orhan ağabey.  Umarız bu konuşmamız kitap olursa ve okuyan daha dikkatli olur engelli komşuları hakkında.

Bülent Dal araya girerek:

“Engelleri Aşanlar” kitabını seneler önce eşim Nihal’e hediye etmiştim. Sosyal Hizmet Uzmanlığı okuyordu. Gerçekten de çok faydalı olmuş ve arkadaşlarına da okutmuş. Kızım da okuyacak oğlum da. Sizin bu çalışmanız da gerçekten sosyal hizmet uzmanlığı başta olmak üzere öğrencilere faydalı olur. Çünkü bizzat engelli olan Hüseyin kendi ağzından anlatıyor sorunlarını engellilerin. Güzel de çözüm yolları var. Onunla tanışmak bana mutluluk verdi.” dedi.

Çaylarımızın bittiğini gören Bülent Dal, çaylarla beraber kekler de getirtti. Bir “Engelleri Aşanlar” kitabı gösterdi kaşe basılmış ve hediye edilecek hale gelmişti. Böyle kitapları görünce gıpta ile okuyorum ve “bir gün ben de böyle kitap yazsam” diyordum. Hüseyin’in bu sıcak sohbetleri bana özgüven verdi. Bu konuşmalarımız kitap olacak kapasiteye geldi. Bunu anlatınca Hüseyin de Bülent Dal da gülümsediler. Ben devam ettim:

“Yani komşunun engelli ile diyalogu ona fayda sağlayacak, artı değer katacak şeyler olmalı sohbet. Yoksa geyik muhabbeti olsun, alay etme dalga geçme anlamında engelli ile muhabbet edecekse akraba ya da komşu hiç muhatap olmasın daha iyi. Yani faydalı olamıyorsa zarar vermesin daha iyi yani.

“Aynen öyle Orhan ağabey. Bazen boş konuşmalardan ben de sıkılıyorum. Hayatımıza artı değer katmayan, faydalı olmayan her sözden kaçınmak lazım. Hayat eğlenme yeri değil öğrenme ve öğretme yeri çünkü.”

Bülent Dal bizi zevkle izliyordu. Gülerek.

“Süzün gibi insanlarla komşu ya da akraba olmak insan için çok büyük şans olmalı” dedi. Bu arada bir öğretmen gelerek salonun hazır olduğunu ve bir sınıfta yaklaşık 30-40 memur sınavına hazırlık kursu öğrencisinin bizi beklediğini söyledi.

Tam bu sırada nasıl haberi olduysa bu çalışmamızı yazı serisi yapan yerel gazetenin Yazı İşleri Müdürü Fatih Kılıç, genç ve yetenekli muhabiri Şule Şahin geldiler. Konferansı izleyerek haber yapacaklarmış. Hüseyin ve bana büyük sürpriz oldu. Demek ki çalışmalarımız hem okur hem de gazete nezdinde karşılık buluyor ve kabul görüyordu. Nasıl faydalı iş yaptığımızı o zaman Hüseyin ile daha iyi anladık.

Bülent Dal’a burada konuştuklarımızın aslında bir prova olduğunu, engelliler ve hayatı anlatacağımı ama biraz değişik anlatacağımı söyledim. Bülent Dal, “nasıl isterseniz öyle olsun ağabey. Siz en iyisini bilirsiniz.” dedi.

Konferans vereceğimiz sınıfa girince okuldan yeni mezun olacak 20 - 23 yaş civarı meraklı gözlerle bizleri izleyen 40 kadar kızlı erkekli grupla karşılaştık. Hüseyin koltuk değneğine yaslanarak hatip kürsüsünde bizlere ayrılan yere oturdu. Baktı içerinde sanırım arkadaşı olan kimse yoktu dinleyiciler arasında.

Bülent Dal kısa takdimden sonra konuşma yapmak için bize söz verdi.

Kısaca engellilerin haklarından ve Üniversitelilerin engellilere yardım etmesinin eğer engelliyi gerçekten anlarsalar derslerine ve sosyal hayatlarına çok etki edeceğini ve ilerde öğretmen olacak öğrencilerin engelli öğrencileri ile özel ilgilenmeleri halinde engellilerin onları asla unutmayacaklarını anlattım. “Engelleri Aşanlar” kitabında Mitat Enç ve Gültekin Yazgan’ın hayat hikayesinden bahsettim. Helen Keller’in hayatını kısaca anlattım. Öğrenciler ilgi ile dinlediler.

Sonra Hüseyin konuşmaya başladı. O da engelli olarak yaşadığı zorlukları, kitap okumasını, özgüven sahibi olmasını, sonrasında da konuşmalara davet edilmesini tanışma hikayemizi, evrenin torpil yapması konusunu anlattı. Baktım kendileri yaşlarında olan ama özgüven sahibi bir engellinin düzgün ve güzel konuşmasına herkes hayret etmişti. Hüseyin tüm bunları hiç kursa gitmeden ve kendi kendine kitap okuyarak elde ettiğini söyleyerek kendilerinin memur sınavı için kursa gelme imkanı buldukları için şanslı olduklarını söyledi.

Hüseyin’den sonra ben tekrar söz alarak bunun hayret edilecek bir şey olmadığını ve çalışılarak hitabeti geliştireceklerini söyledim. Okulda bunu fazla anlatmadıklarını anlattılar. Okulda anlatılmıyorsa siz kitap bularak okuyaydınız dedim.

Güzel soru soranlara getirdiğim kitaplardan hediye edeceğimi söyleyince, gençler de sorularını sormaya başladılar.

SORU- Konuşmanızda bizlere kitap okumanın öneminden bahsettiniz. Her şey kitap okuyarak öğrenilebilir mi? (Ayşe-Samsun)

Cevap - Okumak gerek. Tabii ki dersi derste dinlemek de önemli, dersi derste dinleterek sonrasında güzel not tutmak ve bu notları da okumak da okumak gerektiren bir şey. Öğrenciler görsel mi işitsel mi dokunsal mı olduklarını iyi tespit ederek ona göre öğrenebilir. Görme engelli bir insanın dikkatli dinleyerek, işitme engelli olan insanın da çok okuyarak başarıyı yakalaması mümkün. Okula ve kursa gitme imkanı olmayan insanlar da çok okuyarak bunu telafi edebilir. Günümüzde nerede ise her alanda kitap yayınlanmakta. Tabii ki çoğunuz anne ve babanızdan, öğretmenlerinizden okuma sevgisi edinemediğiniz ve kendi çabanızla da öğrenmeye gayret etmediğiniz için sizler okumak ile öğrenebileceğiniz konusunda kuşkuya düşebilirsiniz. Önce okumanın gücüne inanmak gerekir. Bu inanma gerçek manada olunca sonrası gelir zaten. Sadece siz okumayacak öğrencileriniz de sizin okuduğunuzu görerek bilinçaltından onlar da okumayı sevecek ve ilerde sizi sevgiyle anacaklardır. Özellikle köylerde çocuklara okuma sevgisi aşılamak çok önemli.

Bu güzel soruyu soran Ayşe Kardeşimize “Her Şey Seninle Başlar”ı hediye ettim. Adını duyduğu ama okuyamadığı bu kitabı sevgiyle okuyacağını ve ilerde öğretmen olursa öğrencilerine de okutacağını söyledi.

Ayşe’ye kitap hediye ettiğimi görenler heyecanlanarak onlarda soru sormak için hamle yapmaya baktılar.

Soru- Özgüvenin öneminden bahsettiniz. Özgüvenli insan olmamız öğrencilerimizi de mi özgüveni yapar? (Arife –Tokat)

Cevap- Bu soruyu sorma cesareti göstermeniz sizin özgüvenli insan olduğunuzu gösteriyor. Belli ki anne ve babanız da özgüvenli insanlardı ve bu bilinçli olarak veya bilinçaltından size geçti. Siz de atanarak öğretmen olursanız bu da öğrencilerinize geçer. Anne ve babam mesela özgüvenli insanlardı. Annem ve babam kardeşlerine amca çocuklarına nazaran okumuş insanlar. Dedelerimiz de okumuş ve özgüvenli insanlar. Demek ki özgüven bulaşıcı bir şey. Özgüvenli arkadaşlarınız ile iletişimi devam ettirirseniz sizin de özgüveniniz müthiş artar. Bu da öğrencilerinize yansır. Arife Kardeşim ben sizin Anadolu’da bir köye öğrencilerinize özgüveni aşılarken, özgüvenin önemini anlatırken görüyorum ve hissediyorum. Bunun için sizi tebrik ederim.

Bu güzel sorunuzdan dolayı da sizi Mümin Sekman’ın ‘Limitsiz’ adlı kitabı ile ödüllendiriyorum.

Soru- Hüseyin Kardeşimiz, bir üniversite öğrencisi olarak hitabetinizi geliştirmişsiniz. Çok insan hitabetin doğuştan gelen bir şey olduğunu söyler, doğru değil mi? (Ahmet –Kahramanmaraş)

CEVAP- Ahmet kardeşim, hiç kimse annesinden konuşarak doğmadı. Önce “anne” veya “dede” diyerek başladı konuşmaya. Anneden anne sesi duya duya, dede sesi duya duya öğrendi bunları. Hitabette usta olanlar okullarda derslerden yetinmediler ve özel hocalardan dersler aldılar. Yani çaba harcadılar. Kimi az kimi çok ama çok çaba harcayanlar da güzel konuştular yani. Ben dergilerde,   gazetelerde “nasıl güzel konuşulur” yazılarını okudum. Etkili hitabet konusunda kitaplar okudum. Güzel konuşan hocalarımı izledim. Okula konferans vermeye gelen güzel hatipleri dikkatle dinledim. Konferans bitince hemen gitmedim. Bekledim onlarla ilimizden gidene kadar sohbetler ettim. Benimle ilgilenen herkesle iletişim geliştirerek onlarla dostluklar kurdum. Orhan ağabeyle tanışmamız da bunlardan birisi. Ama çok öğrenci güzel konuşan insana rastlayınca hemen kaçıyor. İletişimi geliştirmiyor. Sonra da niye hitabetim gelişmedi diyor. Mesela ben Orhan ağabeye rastladığım zaman da bu tereddütleri yaşadım ama sonunda onunla dostluk kurarak hitabetime daha çok gelişim sağladım. Özgüven işte böyle şey. Tanıştığın herkesten faydalanmasını bileceksin. Ama bu faydalanma para isteme maddi faydalanma değil manevi faydalanma.

Ahmet, anladım der dibi başını salladı. Ben çantamda olan Adil Maviş’in “Etkili ve Başarılı Konuşma Sanatı” kitabını hediye ettim.

Bunu gören Hüseyin “Dur o kitabı bana hediye etmemiştin Orhan ağabey, bana ver O’na verme” dedi. Gülüştük. Ben de espriyle:

“Sen çok güzel konuşuyorsun o kitaba ihtiyacın yok ki” dedim. Tüm salon gülerek alkışladı.

Güzel soru sorana kitap hediye etme öğrencilerin hoşuna gidince dedim ki:

“En güzel motivasyon aracı kitap hediye etmektir. Siz de öğretmen olunca öğrencileriniz dersini iyi yapınca güzel soru sorunca böyle kitaplar hediye edin. Ben bana ilk kitap hediye eden insanları aradan 40 sene geçtiği halde unutmadım ve çocuklarına teşekkür ediyorum. Anılarımda bunları yazacağım. Gönüllerde yer etmenin diğer adı kitaplar hediye etmektir.

Soru- Üniversite öğrencilerinin yüzde 56’sı engelli arkadaş istemiyor dediniz. Bunu değiştirmek biz öğretmen adayının elinde mi? (Şeyma-Tokat)

CEVAP-  Tabii ki, öğretmenler engelli ve başarılı öğrencilerini motive edecek ve sevecek ki, öğrenciler de daha ilkokuldan başlayarak engellilerin alanında sevilip yardım edildiği takdirde onların başarısına da etki edeceğini görsünler. Mesela engelli bir arkadaşa derste yardım ederken onun tekrar öğreneceğini ve öğrendiğini pekiştireceğini öğrencinin bilinçaltına işlerseniz onlar da bunu hem arkadaşlarına hem de çocuklarına öğretecek ve engellilere karşı önyargı da böylece yıkılmış olacak. Siz öğretmenler eğer okumayı sever, bilinçli olursanız ülkemizin gelişimi için çok büyük güçsünüz. Bunu anlamanız ve daha gayretle çalışmanız lazım. Bunun için Müdürünüz Bülent Dal ve ekibi çok gayretle çalışıyorlar maşallah.

Bu güzel sorunuz için size de “Acılar İçinde Başarıyı Yakalayanlar” kitabını hediye edelim, oku ve öğretmen olunca öğrencilerine de okutursun Şeyma.

“Hocam ilk defa bir insandan kitap hediyesi alıyorum” desem yalan olmaz. Sizi asla unutmayacağım ve öğrencilerime anlatacağım. “Sen de Kafadan engellisin” kitabınız çıkınca ben alıp okuyacak ve öğrencilerime de okutacağım.

Hayret etmiştim Üniversiteye kadar gelen bir insana ben ilk kitap hediye eden kişi oluyordum. Halbuki bunlar 15 yıldan bu yana eğitim alıyorlardı. Öğrencisine 15 yıl boyunca ders veren hocalardan 1 tanesi de mi kitap hediye etmez?

Bu arada aklıma geldi. Gençlere şöyle dedim:

“Torpilim yok dediniz. Ben de evrenden torpiliniz var.” dedim. Şimdi size evrenden nasıl torpil yapıldığını göstereceğim. Hüseyin’le çok yağmurlu bir günde tanıştık. Muhabbet ettik. Ben uzun otobüs yolculuklarında her gençle muhabbet eder, kartvizitimi veririm. Ama kimse gelmez. Hüseyin ise kendi deyimi ile uzun tereddütlerden sonra yanımıza gelerek sohbet etmeye başladık. O da gelmeyebilirdi. Çünkü gençleri önyargılar, özgüvensizlikler, toplum baskısı, “senin baban yaşındaki insanlarla dost olmaya hakkın yok” gibi esir alıyor. Hüseyin’le engelliler konusunda 9 konuşma yaptık. Zamanla onun bana, benim ona güvenim arttı ve ona burs verdik. Şimdi şirketimiz adına ona iş teklif ederek “evrenin torpili”ni yapıyorum. Bu aslında torpil değil özgüven sahibi olması, toplumun yanlış değerlerine karşı çıkması (toplumun yüzde 70’inin engelli komşu istememesi, hangi ahlaki ve dini değerlerimizle  bağdaşıyor) kendi egosunu yenmesi, güvenmesi ve gerçek manada gelişimi istemesi ve harekete geçmesinin uzun vadede ödülü. Doğrusunu isterseniz bu 9 haftada böyle gelişime ben de hayret ettim. Ama iyi düşününce gördüm ki, tüm dünyayı yaradan insanların hizmetine vermiş. İnsan önyargıları, özgüvensizlikleri, harekete geçememesi, tembelliğinden dolayı dünyada manevi güzellikleri bırakıp da maddi şeylere aşırı dalınca “kafadan engelli” olma haline geçerek bencilleşmiş. Bu maddiyata önem vermeyin anlamına gelmiyor. Tabii ki insanın geçimini sağlayacağı geliri ve barınacağı evi ile her yere gideceği bir vasıtası olmalı ama aşırı derecede maddiyata bağlanmak da çevremizde sahte insanların çoğalmasına sebep olur. Biz düşünce de sahte insanlar çil yavrusu gibi etrafımızdan dağılır gider.”

Salon alkıştan inledi.

Daha da konuşacaktım ama uzun konuşmalar dinlenmez ve insanlar sıkılırdı. Ben de çok fazla konuşunca sıkılırdım. O yüzden gençlerin anlattıklarımı çok iyi anladığına kanaat getirince konuşmamı da tamamladım.

Hüseyin:

“Teklifiniz için teşekkür ederim Orhan ağabey, ciddiyetle değerlendireceğim.” dedi.

Bu arada sorulara ara vermiştik. Ve su içmek için dinlenmeye başlamıştık ki, Bülent Dal kocaman bir pasta ve bir koliyi içeri getirmelerini istedi. Pastada mumlar vardı ve Bülent Dal şöyle açıkladı:

“Bu güzel sohbeti tatlı yiyelim tatlı analım bugünü diyerek pasta yaptırdım. Siz yeter ki çalışarak memur sınavında bizim gururumuz olun. Ve sürpriz yaparak da “Engelleri Aşanlar” kitabını hepinize hediye ediyoruz.

Sınıf alkıştan inliyordu. Etüd merkezi öğrencileri kendi çocuklar gibi görüyor ve onları pastalar ve kitaplar ile sevgi ve bilgiye boğuyordu. Biraz sonra pastadaki mumları üfleyerek söndürmüştük ki, iki öğretmen bir bana bir de Hüseyin’e birer buket çiçek getirdiler.

Kitapları öğrencilere dağıtıldı. Pastalar yenildi ve sorular cevaplandı. Zamanın nasıl geçtiğini unutan bizler saatimize baktığımız zaman akşam olmak üzereydi ve Bülent Dal’ın odasına geçtiğimizde, hocam sizi yemek yemeden bırakmam, dedi.

Bülent Dal’ın odasında o hafta Hüseyin’e hediye edeceğim kitapları sundum. “Başarının Götürdüğü Yere git”, Niyazi Fırat Eres kitabını baştan sona okuduğum ve başarılı insan olmanın özelliklerini anlatan güzel bir kitaptı zevkle okumuştum. Bunu Hüseyin’e anlattım. “Ben de zevkle okurum Orhan ağabey” dedi.

Mustafa Kutlu geç tanıdığım ve çok hikayesini okuduğum bir yazarımız. Hüseyin’e “UZUN Hikaye” ve “Beyhude Ömrüm” hikayelerini verirken, bunlar iki tane ama Mustafa Kutlu’nun tüm hikayelerini okumak lazım. Orada kendini göreceksin. Anadolu İnsanının hikayeleri.” dedim.

Haftaya “Sen de Kafadan engellisin” çalışmamızın son bölümü olan “Kafadan engelli olmaktan nasıl kurtulalım?” konusunu konuşarak bu konuyu tamamlayalım Hüseyin” dedim.

Tamam, dedi.

Bülent Dal, ben ve Hüseyin yemek yemek üzere dışarı çıktık. Hava hafif serinlemişti. Bülent Dal “çok güzel bir etkinlik oldu” dedi. Kapıdan giren rüzgara karşı Bülent Dal’ın samimi teşekkürü içimizi ısıttı.

 

9. BÖLÜM SONU