Kafadan engelli olmaktan nasıl kurtulacağız?

SEN KAFADAN ENGELLİSİN -10. BÖLÜM-

Hüseyin ile “Kafadan Engelli Olmak” esprisi ile yola çıkarak yaptığımız konuşmaların artık son bulması gerektiğine inanmaya başlamıştım.

Başka konular da konuşurduk tabii Hüseyin ile ama konumuz faydalı olmakla beraber başka olurdu. İş teklifimizi kabul ederse zaten beraber çok güzel şeylere imza atar, beraber kitap yazar, özel okul, resmi okul ve etüd merkezlerinde konuşmalar yapar, yerel gazetede yazılar yazarak gençlere ve çalışanlara farkındalık oluşturmak için ne gerekiyorsa severek yapardık. Bazen davet olursa başka illere de giderdik tabii. Köy okullarına kitap da hediye ederdik. Kendi çocuklarımıza da, akraba ve komşu çocuklarına da kitaplar hediye ederdik.

Bir gün Hüseyin okul çıkışı ziyaretime geldi. Gelmeden önce mesaj atmıştı zaten iş yerinde olup olmadığımı soruyordu. Ben de iş yerimde olduğumu ve akşam 3 civarı müsait olacağımızı söyleyince yanıma geldi.

Ben acaba iş teklifimize mi “evet” diyecek diye düşünürken hiç ummadığım bir şey söyledi: “Orhan ağabey Ömer Efendi ile tanışabilir miyiz?”

Ben hayretle yüzüne bakarken Ömer efendiye zaten çay söylemiştim. Ömer Efendi hemen çaylar ile kurabiyeler ile geldi. Güler yüzü ile bizi selamladıktan sonra ben Hüseyin’e gülümseyerek bakarken “Ömer efendi biraz oturun” dedim. Oturdu Ömer Efendi. Hüseyin:

“Ömer Efendi sizin kurabiyeleri hem burada hem de Orhan ağabey ile konuştuğumuz “Engelli sorunları” konusundaki konuşmalarımızda da konuşmamıza Orhan ağabeyin “Ömer Efendi Kurabiyeleri” dediği kurabiyeleriniz tat verdiler. Sizin ve eşinizin hayatını merak ettim. Bu konuşmalarımızı da bu hafta son kere konuşarak tamamlayacağız. İstedim ki son konuşmamızı sizin evde yapalım hem yenge hanım ile tanışalım. Bu güzel tat nereden geliyor görelim” dedi.

Ömer Efendi heyecanlanarak:

“Sizin gibi güzel insanları misafir etmekten büyük mutluluk duyarım güzel evlatlarım siz de benim çocuğum sayılırsınız” dedi.

Benim zamanım uygun olunca ve Hüseyin ile irtibata geçerek uygun zaman belirleyip Ömer efendiye söyleyecektik. Hüseyin ile mutabık kaldık. Ömer efendi odadan çıkarken:

“Bizim hanım misafir ağırlamayı çok sever, çok sevinecek bu ziyarete” dedi.

Gülümsedik Hüseyin ile ikimiz de...

Hüseyin fazla durmadan gitti. Konuşurken verdiğim Mustafa Kutlu hikayelerini zevkle olduğunu ve diğer hikayeleri de mutlaka okuyacağını ve çevresine hediye edeceğini söyledi.

Edebiyat öğretmeni olan Burhan Torun hoca aklıma geldi. TİSAV Başkanı Burhan Hocaya Mustafa Kutlu hikayelerinin yenileri çıkınca hemen 2 tane alıp, bir tanesini ben okuyup, ötekini Burhan Hocaya verişimi ve önce kendinin sonra kızının okumasını ve sonra da TİSAV Kütüphanesine üye gençlerin okuması...

Bizim hikayelerimizi anlatan Mustafa Kutlu’dan ne yazık ki ne edebiyat öğretmenlerinin çoğunun haberi var ne de sınıf öğretmenlerinin. Kendileri okusa Anadolu’daki birçok öğrenci de kendi hikayelerimiz olan Mustafa Kutlu hikayeleri okuyarak hem ülkelerini sevecek hem kitap okumayı hem de insanlarımızı anlayacaklar. İmkanım olsa her okula her eve bir “Mustafa Kutlu hikayeleri kütüphanesi” kurardım.

Bazen kitapçımda veya seyahat ettiğim yerlerde kitapçılarda “Mustafa Kutlu kitapları”nın 40 tanesini bir arada görünce maddi imkanım olsa da hepsini satın alarak burada kitaplığı olmayan bir okula hediye etsem, gençler sıraya girerek bu hikayeleri okusalar diye geçiririm aklımdan. Geçen gün okuduğum bir yazıda Mustafa Kutlu’nun çoğu hikaye olmak üzere 40 kitabı olduğunu öğrendim. 71 yaşında 40 kitap üreten ihtiyar delikanlı Mustafa Kutlu fuarlarda imza günlerinde boy göstermez.  Gazetede yazılarını yazar o yazıları ile konuşur, hikayeleri ile sohbet eder okuru ile…

Hüseyin gittikten sonra ben de işlerime gömüldüm. Akşam çıkarak evime gittim. Evimde ailemle yemekten sonra oturma odamızdaki çalışma masama oturur, her gün okuduğum zıt fikirdeki 3 gazetenin köşe yazılarını tek tek okuyarak uzun uzun düşünür çayımı yudumlarken de her gün bir bölümünü okuduğum romanlara geçerdim. Yazılacak yazılar varsa onları yazmayı da ihmal etmezdim tabii ki.

Hüseyin ile o hafta “Kafadan Engelli Olmaktan Nasıl Kurtulur Toplum?” diye konuşacaktık. Burada amacımız toplumu küçümsemek asla olmayacaktı. “Ben engelli komşu istemem” diyen yüzde 70’lik kesim beni düşündürüyordu. Üniversite kesiminde bu oran yüzde 56’ya düşse de gene de yüksek bir rakamdı. Bu nasıl bir önyargı? Halbuki gelenek ve göreneklerimizde atalarımız ve dinimizde engellilere ve yaşlılara saygı ve sevgi emrediyordu. Tarihimizde engelli ve yaşlılara devletimizin ve milletimizin sevgisi yazıyordu.

Toplum olarak tek tek ve gayretle istesek engellileri sevecek hale gelebilirdik. Bunun için bilinçlenmemiz, önyargıları yıkamaz için lise ve Üniversiteliler ile sık sık bir araya gelerek engellilere yardım ederken öğreneceğimiz ve huzur bulacağımızı anlatabilirdik.

Bunları düşünürken araştırmalarım sonucun not defterime notlar aldım. Hüseyin de mutlaka notlar alıyordu. Araştırıyordu belki benden daha çok araştırıyordu. Ben engellilere empati yapabilirdim ama o bizzat yaşıyordu engelliliğin zorluklarını ve kolaylıklarını da. Engelliye empati yapmak başka engelli olarak zorlukları yaşamak başka şeydi tabii ki.

Araştırmalarıma devam ederken Kütüphanemde İkişer tane olan kitaplardan birer tanesini “kardeş payı” misali olarak Hüseyin’e hediye etmek üzere ayırdım.

Genç Gelişim, süper beyin ve beyin gücü ve Lamure Dergilerinin eski sayıları. Bu sayılarda Turan Yalçın yazılarını zevkle okumuştum.

Baktım Adem Özbay’ın “Melek ve Şeytanın Romanı”, “Beynini Kullanan Adam”, kitapları ile Selçuk Alkan Hocanın  “Kafka’nın Böceği” kitabı var. Bunlar okuyana güzel dersler veren kitaplardı. Bunlar çantama sığmayacağından büyük bir bez poşete ayırdım.

İbrahim Özbay’ın” Ya çık ortalığı inlet ya da çekil beni seyret” kitabı da gerçekten özgüven veren kitaptı. İmkanım olsa kitaplığımı hep Hüseyin’e ya da okullara bağışlardım ama ben de zaman zaman eski kitapları okuyarak bilgilerimi tazelemem ve hayata daha özgüvenle bakmam lazımdı. Yani “Önce can sonra canan.” Benim başkalarını aydınlatmam için benim deha güçlü aydınlanmam lazımdı. Bunun en kestirme yolu da çok okumaktı. Bende akşamları evimde bunu yapıyordum.

Ertesi günü iş yerimde çalışırken bir genç bayan misafirim olduğun söylediler şaşırmıştım. Gelen etüd merkezinde konuşmamız sırasında beni dinleyen ama o zaman soru sorma cesaretinde bulunamayan Fitnat adında bir sınıf öğretmenliği mezunu KPSS sınavına hazırlanan genç kızdı.

Onu odamıza buyur ettim. Çay ve “Ömer Efendi kurabiyeleri” ikram ettim. Fitnat bana aynen şunları söyledi:

“Orhan ağabey, o gün o kadar güzel konuştunuz ki, ben o güne kadar özgüveni olmayan bir kızdım ve öğretmen olunca neler yapacağım konusunda bir fikrim yoktu. KPSS kursunda ve okulda öğretmenlerimizle de yakinen iletişim kuramıyordum. Size o gün bunları sormak istedim ama “beni arkadaşlarım ayıplar mı, soru sorarken heyecanlanır mıyım? bana gülerler mi?” diye korkumdan soramadım. En sonunda güzel soru sorduğu için arkadaşıma hediye ettiğiniz Adil Maviş’in “ Etkili ve Başarılı Konuşma Sanatı” kitabını bana okumam için vermesini rica ettim. Alıp gece gündüz tam 3 kere okudum, notlar çıkardım. Eskiden kitapları okur geçerdim ama bu sefer not tutmaya ve üzerinde düşünmeye başladım. Yurtta oda arkadaşımla ve okul arkadaşlarımla daha etkili konuşmaya karar verdim. Arkadaşlarım şaşırdılar ama tam de belli etmediler. Ben de iletişimi sürdürdüm. Özgüvenim geldi.

Konferansta Bülent Dal Hocamız “Engelleri Aşanlar” kitabını hediye etmişti. Kitabın arkasında Yazarı Turan Yalçın’ın özgeçmişi vardı ve hiç duymadığı ama okullarda konferanslar verdiği yazıyordu. O da başarısızken okuyarak başarı elde etmiş. Ben önce “İşitme engelli bir insan nasıl konferans verir” desem de araştırınca bunun doğru olduğunu öğrendim. O da hiç kursa gitmeden kitap okuyarak gelişmiş. İnternette araştırınca yüzlerce yazısına rastladım. Her yere gitmiş ama bizim okula gelmemiş. Herhalde davet etmemişler. Ben olsam davet ederdim. Kitaptaki tüm engelli hayatlarını okudum. Çok şaşırdım ve onlarda eskiden harekete geçemeyen insanlar iken öğrendiklerini uygulayarak etkili insanlar olmuşlar.”

Ben hiç hayret etmeden dikkatle Fitnat’ı dinlerken o heyecanla anlatıyordu:

“Bu kitabı da heyecanla okudum. Her başarılı insanın 10 maddede başarı sırrını analiz etmiş.  “Ortak payda okumak ve devamlı çalışmak” yani evren bana torpil yapıyordu bu kitapları okuduğum zaman. Oradaki 60 engellinin hayat hikayesini düşününce benim de iyi bir öğretmen olmak için hiçbir engelimin olmadığını anladım. Zamanımı kitap okuyarak değerlendirince baktım eskiden KPSS denemesinde uzun gelen paragraflar bana kolay gelmeye başladı ve deneme sınavında daha yüksek puanlar almaya başladım. Hayretle gördüm. O zaman içimden “Orhan ağabeyin verdiği konferansı bize ortaokulda verseydi daha gayretli çalışırdım” diye geçirmeye başladım.”

Gülümsedim. Çaylarımız bitmişti tazeledim. İşlerim vardı ama fitnat o kadar güzel anlatıyordu ki hevesini kırmak istemedim. Anlatması bitene kadar dinleyecektim. O heyecanla anlatmaya devam etti:

“Artık kendime güvenim var ve atanacak puanı alacağıma inanıyorum. Öğretmen olarak atanınca hayatım boyunca sizin bu iyiliğinizi unutmayacağım ve teşekkür etmeye geldim.”

“Ama yalnız gelmişsiniz “ dedim.

Önce anlamadı ama anlayınca gülümsedi.

“Evet yalnız geldim. Arkadaşlarım hep beraber takılır. Bu özgüveni onlarla beraber elde edemezdim. Bireysel çaba harcadım. Onlar da sizden etkilendiler ama cesaret ederek gelip teşekkür edemediler. O zaman arkadaş grubu ile takılmanın ve onlar ne derse onların peşinde gitmenin hayatımda ne kadar çok şey çaldığını gördüm. Lisede ve Üniversitede parti parti gezmeseydim o zaman partilere harcayacağımız zamanı kitap okumaya ayırsam daha da özgüvenli insan olurdum. Yani adı üstünde öz güven ve kendine güven duyman kendi sorunun kendi gayretinle elde edeceğim şey. ” dedi.

Maşallah çok güzel özetlemişti Fitnat. İşlerimin çok olduğunu görünce, güvenle çantasından bir kalem çıkararak bu kalemi de size teşekkür olarak aldım çiçek alsam solardı. Kalem aldım ki yazdıkça beni hatırlayasınız. Öğrencilerime de sevgiyle kitaplar hediye edeceğim ve sizin çıkacak olan “Sen de Kafadan Engellisin” adlı kitabınızı da merakla bekleyeceğim. Okuyacağım.” dedi.

Birer daha çay içtik. O ayrıldı arada gelmesini ve sohbet edebileceğimizi söyledim. Ama asıl teşekkürü beni davet eden ve onlarla tanışmama vesile olan Bülent Dal’a yapmasını tavsiye ettim.

“Aaa doğru ilk fırsatta ona da teşekkür edeceğim” dedi.

Sonra çantasından bir gazete çıkararak konferans sonrasında şule Şahin’in çektiği ve gazetenin ilk sayfasında çıkan haberi ve fotoğrafı gösterdi:

“Gazetede çıkmak ve fotoğrafımın yer alması da gerçekten beni motive etti.” dedi.

Teşekkür ederek ayrıldı. Ben o akşama kadar işlerimi tamamlayıp biraz geç de olsa eve geçtim. İnsanlara faydalı olmanın, özgüven aşılamanın ve onlarında öğrencilerine ve çevrelerine özgüven aşılayacakları hayali ile insanlara faydalı olmanın sevinci ile ailemle daha huzurlu oldum.

Akşam evde biten çerezlerden eşim isteyince sitenin bakkalı Osman’a uğradım. Osman bey benim çok okuduğumu bilir. Ama okullarda konuşma yaptığımı bilmez. Ama o gün gülerek dedi ki: “Orhan bey, sizi herkes tanımış şöhret olmuşsunuz ama bizim sitenin haberi yok” dedi.

Ben hayretle:

“Ne şöhreti Osman Kardeşim” deyince. Osman Bakkalımız kahkahayı patlatarak:

“Beni mi kandırıyorsun? Bu şehirde olan her şeyden önce bakkalların haberi olur.” Dedi.

Sonra masanın çekmecesinden yerel gazeteyi çıkardı:

“İşte buradan” dedi.

O zaman anladım. Güzel şeyler böyle yayılsın. Millet birbirinin dedikodusunu yapacağına çevresindeki bilgili insanların farkına vararak onlardan hayatta faydalı olacak bilgileri alsın.

“Öğrencilere hediye ettiğin kitaplardan biz bakkalına niye kitap hediye etmiyorsunuz Orhan bey.” dedi.

Hayretle O’na bakarken, sordum:

“Benim kitap hediye ettiğimi nereden biliyorsun, Bakkal Osman kardeşim?” dedi.

“Gözüme bak benden kaçar mı?” dedi. Çekmeceden bir kitap çıkardı. Bu etüd merkezinde öğrenciye hediye ettiğim “Limitsiz” kitabıydı. O’na hayretle baktığımı görünce...

“Bu kitabı hediye ettiğiniz öğrenci karşı sitede oturuyor. Geçen gün elinde bu kitapla dükkana gelince ben de merak ederek bu kitabı görerek okumak istedim. O öğrenci okuyarak bir günde getirdi.  Nereden aldığını söyleyince anlattı. Baktım gerçekten de bu kitabı okuyunca gelişmenin sınırı olmadığını anladım 50 yaşındayım ama 30 senelik bu bakkalı genişletemeyeceğimi düşünürdüm ama “Limitsizi” okuyunca bunu da başaracağıma inandım. Madem ona buna kitap hediye ediyorsunuz bana da hediye edin” dedi.

Ben de:

“Okuyana kitaplar kurban olsun. Bakkala gelen boş insanlarla muhatap olacağına okuyacaksan ben sana kitaplar getireyim yeter ki sen oku” dedim. O da gülümseyerek cevap verdi.

Eve geçince okuduğum romanlardan birkaç bölüm daha okuduktan sonra yattım. Günün yorgunluğu ve mutlu huzuru buydu işte.

Ertesi gün akşama doğru işlerim tamamlanmak üzereydi ki o gün evdekilerin misafirliğe gideceğini öğrenmiştim. Ömer efendiye sorunca hazır olduğunu söyledi o akşama. Ben de hemen Hüseyin’e telefon ettim. Son dersten çıkınca gelecekti. Hüseyin’e hediye edeceğim kitapları zaten hazırlayınca arabanın bagajına koymuştum bu konuda sorun yoktu.

İşlerimi tamamlamıştım ki, Hüseyin geldi. Mesaimiz bitmişti ve Ömer efendi de çay ocağındaki bir kaç işini tamamlayınca hep beraber Ömer efendinin şehrin üst taraflarında bulunan baba yadigarı bahçeli evine gittik.

Hava karardığı için bahçesini tam göremesek de karanlıkta çok temiz bir bahçe olduğunu fark ettik. Hüseyin ile beraber Ömer efendinin iç güzelliğinin bahçeye yansıdığını gördük. Bahçede köşede küçük bir ve fırın vardı. “Ömer efendi kurabiyeleri”nin burada yapıldığı, pişirildiği belli oluyordu.

Kapıda bizi en az Ömer Efendi gibi güler yüzlü olan Şerife Nene karşıladı. Bizi içeri buyur etti. Ev tertemiz ve düzenliydi. Kapıdan girerken önümüze terlikler kondu. Terlikleri giyerek son derece temiz ve düzenli misafir odasına geçtik. Yaşlı olmalarına rağmen ikisi de bizlere karşı sanki çocuklarıymışız gibi davranıyorlardı. Bu da hem beni hem de Şerife Hanımı mutlu etti.

Biz Hüseyin ile odaya girince Ömer Efendi de, hanımı da gelerek yanımıza oturdular. Ömer efendi kolonya ve şeker tuttu. Biz Ömer efendiye konuyu anlatmıştık ama Şerife Hanıma da Ömer bey anlatmış. Böylece bizim tekrar konuyu izah etmemize gerek yoktu.

Şerife Hanım çayların hazır olduğunu belirterek, mutfaktan çayları ve “Ömer efendi Kurabiyeleri”ni getirdi. Şerife Hanım kurabiyelere “Ömer efendi kurabiyeleri” denmesinden son derece mutlu görünüyordu. Başkası olsa kıskançlık gösterirdi. Bunu Şerife hanıma kinayeli olarak anlattığımızda:

“Orhan bey oğlum, biz Ömer Efendi ile komşu çocuklarıydık. Çocukluğumuzdan beri yan yana evlerde büyüdük. Evleneceğimiz zaman da oturup konuşarak asla birbirimizi kıskanmayacağımıza, hep seveceğimize, acı ve tatlı günlerde beraber olacağımıza, hiçbir şeyi dert etmeyeceğimize ve çocuklarımıza da bunları aşılayacağımız konusunda söz verdik. Bu sözümüzde de hep durduk. O yüzden ha Ömer efendi ha şerife bacı ne fark eder? Şimdi gençlere bakıyoruz da hemen en basit şey dert ederek boşanıyorlar. Sanki evlilik değil evcilik. Onlar da anlamaya çalışıyoruz ama evlenmeden önce bizim yaptığımızı yapsalar belki de daha rahat ederlerdi. “ dedi.

Şerife hanımda en azından Ömer bey kadar bilgiliydi.

Misafir odasında en azından 500 kitaplık bir kütüphanede oğlu ve kızının, ailesinin fotoğrafları vardı. Fotoğraflara baktığım zaman çocuklarının ve torunlarının da mutlu ve huzurlu tavırları fotoğrafta da olsa yüzlerine yansıyordu. Yüz okuma sanatı kitapları okuduğumdan dolayı bu iç yüzlerindeki güzelliklerin yüzlerine yansıdığını görebiliyordum.

Şerife Hanım konuşmasını bitirince Hüseyin’e baktım. “Ömer efendi kurabiyelerini yerken çayını da yudumladıktan sonra:

“Şerife nene, bu kurabiyeler hazır kurabiyelerden ve annemin Malatya’da yaptıklarından da  lezzetli. Bunu nasıl başarıyorsunuz. Üç ay önce sizin kurabiyelerle tanıştıktan bu yana bunu soruyorum kendime.” dedi.

Şerife Hanım gülümseyerek:

“Evladım her işimize besmele ile başlar işimizi yaparken dedikodu etmez dualar okuruz: Bereket duası, aklımıza gelen gönlümüzden kopan dualar. Bu dualara sevgimizi de kattığımız zaman sanırım lezzetli oluyor. Biz imanlı ve gerçekten sağlam gençlere yardım ettiğimiz zaman onların ve ailelerinin de duaları içten teşekkürleri bu yaptığımız ise lezzet ve bereket katıyor. Her insan işini sevmeli. Biz gayret ettikçe Allah sıhhat veriyor işte. Biz ülkemizi sevecek gençleri destekleyince Yüce Yaradan da gerçekten de bize güç kuvvet veriyor. Bunu komşu kadınlara da aşıladık ve el ele gönül gönüle bereketli çalışmalar yapıyoruz.” dedi.

Ben Hüseyin ile Şerife Hanımın bu güzel muhabbetine hayranlıkla bakarken, Ömer efendi de aynı hayranlıkla bakıyordu onlara. Çaylarımızı yudumlamıştık ki bu sefer çayları doldurmaya Ömer efendi gitti. Demek ki bu iki gönlü genç ama yaşlı insanlar her işi beraber yapıyorlardı. Gerçek sevgi buydu yani.

Çaylarımızı içerken konuya başlayacağımızı söyleyerek.

Evet Hüseyin kardeşimiz sizi dinliyoruz” dedim.

Hüseyin çantasından defterini çıkararak önüne koydu:

“Orhan ağabey geçen sefer bana verdiğiniz “Başarını götürdüğü Yere Git” kitabını baştan sona okudum ve gerçekten de “Niyazi Fırat Eres” spor hocasının nasıl olacağını hayatına uyguladığı gibi kitabına da yansıtmış “Sağlam Kafalar Sağlam Vücutlarda Olur” diyen Atatürk’ün sözünü anlayarak hem beyin hem de vücut gelişimin önemini anlatmış. Bu kitabı okuyunca gayretli olmanın daha çok önemini anladım.” dedi.

Daha sonra Mustafa Kutlu hikayelerini ilk defa okuduğunu ve çok sevdiğini söyleyince, Ömer efendi:

“Biz de Mustafa Kutlu hikayeleri okuyarak akşamları mutlu oluyoruz. Anadolu insanının saf ve temiz duygularını yansıtıyor. Bu hikayeleri gerçek manada okuyan herkes aile bağlarına daha sıkı bağlanır. Kötü alışkanlıkların ne kadar zararlı olduğunu görerek dostluğun önemini kavrayarak gücü yettiği eli tuttuğu kadar çalışmaya gayret eder.” dedi.

Hüseyin “Bu Ömer efendi gerçekten de kitapta mı okurmuş” diye hayretle bakarken ben: “Hüseyin hayret etme, kitap okuma sevgisi edinmenin yaşı ve tahsili yok. Hiç okuma bilmeyenle kitap okuma alışkanlığı olmayan insan arasında fark yok. Ben iş yerinde nice Üniversite tamamlamış insanla muhatap oluyorum ki, işten, siyasetten, dedikodudan başka bir şey bilmiyorlar da “Okumaya zaman yok”, “Kitap fuarına gidecektim de param yoktu” yalanlarını sanki gururlanacak şeymiş gibi anlatıyorlar. Ömer efendi ise işi ile ilgilenerek bizlere de hayatımızı istersek her zaman sevgi ile devam ettireceğimiz mesajı veriyor. Mübalağasız anlatıyorum ki, Ömer efendi 3 kişinin işini tek başına yapıyor da şikayet etmiyor. O yüzden Ömer efendiyiz engin zannederek para pul isteyen oluyor da Ömer efendi ihtiyaç sahibini bilerek verir ama dolandırmaya çalışan kötü niyetli insana da bakmaz.” dedim.

Burada aslında Hüseyin’e açıkça olmasa da üstü kapalı olarak “Kötü niyetli insanlara karşı dikkatli ol” demek istiyordum ve bunda da başarılı oluyordum galiba. Hüseyin ilk tanıştığımız zamandan beri daha bilgili ve olgun davranıyordu. Zaten amacım da gençlerle sohbet ederken daha bilgili ve olgun davranmalarına destek olmaktı. Siyaset, diyanet ve başka şeyler konuşmayı pek sevmezdim. İşte, ailede ve hayatta başarılı olmak üzerine sohbetler etmeyi severdim.

Bana bazen “keşke sizin gibi insanların sayısı çok olsa” derler ama sonra benim disiplinli halimden sıkılırlar. Ama disiplin olmadan başarı olur mu size sorarım. Bu disiplini Hüseyin yaşadığından faydalanabilmişti. Ben de buna benzer disiplinle yaşamıştım Üniversitede. Hayatta başarılı olan insanlara baktığım zaman onların bazen benden daha disiplinli çalışarak başarılı olduklarına da şahit oluyordum.

Konuya hemen başlamak lazımdı. Konuya Şerife Hanımı da katarak onun fikirlerini de almak istiyordum. Daha önceki konuşmalarımızda “kafadan engelli olma hali”nin ne olacağını kısaca Hüseyin Ömer efendi ve Şerife Hanıma anlattı.

Ben:

“Şerife Hanım, siz ve şirket olarak biz ve çok insan engellileri seviyoruz. Onların kimseye muhtaç olmadan yaşamalarına destek oluyoruz. Ama yapılan araştırmalar toplumun yüzde 70’inin engelli komşu istemediklerini Üniversite öğrencilerinin yüzde 56’sının da “engelli arkadaş” istemediklerini gösteriyor. Bu konuda ne diyorsunuz?” deyince.

“Evladım kendi ailesinde engelli olmayan, başına gelmeyen kolay kolay anlamıyor.” derler ya “bir müsibet bin nasihattan hayırlıdır” diye. İnsanlarımız iletişim kurmaktan korkar hale gelmişler ve tanımadıkları insanları anlamıyor daha doğrusu da anlamak istemiyorlar. Bu da bencilliğin sonucu. İnsanlar dünyayı anlasalar şükretmekten başka şey yapmazlardı. Yapacak bir şey yok ve engellileri biz sevmeye devam edelim. Biz sevelim bakarsınız bizden görüp başkaları da ibret alarak destek olurlar.” Ben sustum. Bilgece söz söyleyen Şerife Hanım’ın bu güzel sözlerine bir şey söyleyemezdim ki.

“Hüseyin sence engelliler toplumdan ne bekliyorlar?”

“Empati yapmalarını bekleriz. Yalnız engelliler gününde gözleri kapamakla, kulakları tıkamakla olmuyor. Empati yapmakla olur. Lafta empati değil ama gerçekten hissederek. Engelliler hisseder onlara karşı yapmacık olmamak lazım. “Seni seviyorum” yalanı yerine “seni sevmiyorum” deseniz üzülmezler.

Engellilere önyargılı yaklaşımı terk etmek lazım. Onlara empati yapılırsa zaten önyargı da kalmaz. Onlara normal adam gibi ne çok severek ne de çok şaka ederek, alay ederek yaklaşmak lazım. Normal insanmış gibi davranmak onları mutlu eder.

Bir işi başardıkları zaman tebrik edilmeyi, takdir edilmeyi ve çalışmalarının geniş kitlelere ulaşmasını isterler. Sizin bana yaptığınız gibi dostça yaklaşmak, adam gibi değer verilmesini istemek de engellilerin hakkı. Sizin bana yaklaşımınızı hep doğru buldum. Teşekkür ederim. Ben de size doğru davranınca evren yani Yaratan bolluk ve bereketi bizlere sundu.”

Çaylar bitmişti. Bu sefer Şerife Hanım kalktı çayları getirmek üzere. Bu arada kapı çalındı. Şerife Hanım biraz sonra yanında güler yüzlü genç bir bayanla geldi. Elinde pasta tabağı vardı. Şerife Hanım gülerek:

“Bu da komşum Leyla Hanım, daha doğrusu manevi kızım. Kurabiyeleri beraber yaparız” dedi.

Leyla Hanım güler yüzlü, sanki annesinin evine gelmiş gibi rahat tavırları ile gelerek yanımıza oturdu. Leyla Hanımın buraya gelmesi tesadüftü. Yani bizim orada olduğumuzu bilmiyordu ve gelmesine kimse de şaşırmamıştı.

Şerife Hanım hemen sehpaya Leyla hanımın getirdiği pastayı koydu. Ona da çay getirdi. Bizim çayları da yeniledi. Leyla Hanım söz almak istediğini gösteren tavırla bakınca hepimiz ona baktık. O da anlattı:

“Ömer Efendi hep sizleri anlatır bize. Okumayı sevmeniz, gençlere eğitimler vermeniz. Engellileri sevmeniz ve kurabiyelerimizi yiyerek bizlere teşekkür ve dua etmeniz sizlerin bizim katımızda değerli insan olmanızı sağladı. Burada sizinle tanışmaktan mutluluk duyduk.

Eliyle kitaplığı göstererek:

“Bu kitaplıktan sadece Ömer Efendi ve Şerife Hanım değil bizim çocuklar da faydalandı. Okuyarak üniversite kazandılar. Orhan bey siz de çok kitap hediye etmişsiniz Ömer efendiye. Özellikle özgüven ve hitabet üzerine hediye ettiğiniz kitapları ben ailem severek okuduk ve uyguladık. Başkaları olsa çekinir ama ben topluluklarda bu sizin hediye ettiğiniz kitapları okuyup uygulayarak severek konuşuyorum.” dedi.

Ben hayretle ona bakıyordum. Ömer efendi gözümde bir daha devleşti. Gerçekten Ömer efendi okuyan, çocuklarına, komşularına da okuma sevgisi aşılayan insan olarak kalbimizi fethetti. Hüseyin bu özgüvene hayran kalmıştı ve Leyla Hanımı tebrik etti. Leyla hanımın oğlu da İşletme okuyormuş şehrimizde, daha ilk sınıftaymış. Leyla Hanım hemen telefon ederek oğlunu davet etti, Hüseyin ile tanışmasını istedi. Ben bu özgüvene hayran kaldım. Tanıdığı insanlar ile hemen oğlunu tanıştıran ve gelişmesine katkı sağlayan anne. Tüm anneler böyle olsa ülkemiz ne kadar güzel ülke olurdu. Leyla Hanımın oğlu Ahmet de tatlı dilli güler yüzlü insandı. Hüseyin’i okulda gördüğünü, uzaktan tanıdığını söyleyerek tanışmaktan memnunluk duyduğunu anlattı. “Bizlere tecrübelerinizi paylaşırsınız Hüseyin ağabey” dedi. Ahmet okuldaki fakir insanları tespit ederek annesi ve Şerife Hanıma getirerek burs vermesini sağlıyormuş.

Hüseyin konuşmasına devam ederek:

“Engellileri anlamak için onlarla sohbet etmek, onların ne ihtiyaçlarını olduğunu öğrenmek lazım. Hepimiz engellileri neden sevmemiz gerektiğini çevremize anlatmamız lazım. Engellilerin hepsi yardıma muhtaç değil. Engelliler çok çalışarak başarılı olup başkalarına da faydalı oluyor. İşte çok insan bunu hazmedemiyor ve engelli insanların onlara yardım edemeyeceğini sanıyor, yazdığı kitapları almak istemiyor, yaptığı el sanatlarına ve resimlere değer vermiyorlar. Buna değer veren var ama az. Engelliler de normal insanlar gibi güzel resim yaparak, kitaplar yazıyorlar. Okumasını bilen alıyor, hediye ediyor.” dedi.

Şerife Hanım:

“Engelli kardeşlerim de olumsuzluklardan yılmayarak toplum içine çıkarak münasebetsiz insanlara aldırmayarak çalışmalarına devam etmeliler. Ne kadar sabır ve mücadele o kadar önyargıları yıkmış oluruz. Nasıl ki engeller aşılmak için ise önyargılar da yıkılmak için vardır. Bu yüzden mücadeleyi bırakmayın çocuklar. Ben 70 yaşımı geçtim. Halen kötülüklerle mücadele ederim, siz benden gençsiniz, siz daha çok mücadele edin.”

Bu samimi konuşma hepimizi mutlu etti. Ömer Efendi ve eşini, komşularını tanımaktan mutlu olmuştuk.

Bu arada telefonum çaldı. Hanım eve gelmek gerektiğini söyledi. Çocuğumuz ateşlenmiş.  Durumu oradakilere anlattım. Hüseyin ile kalktık.

Ben arabaya binmeden önce bagajdan kitapları alarak Hüseyin’e hediye ettim. Arada sırada ziyarete gelmesini söyledim.

Ben evime giderken Hüseyin’i yurduna bıraktım.

Engellilere karşı önyargıları biraz olsun yıktığımız için mutlu ve bahtiyardık ikimiz de. Önyargılar da böyle yıkılmayacak mıydı zaten? “Kafadan engelli” olmaktan kurtulmak için de önyargıların yıkılması gerekiyordu. Bu çalışmamız umarız bunun için bir rehber olmuştur.

 

10. BÖLÜM SONU