ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE ARMAĞAN (1)

Saygıdeğer Okuyucular,

                Gün be gün, zafer burcumuzun Dünya sahnelerinde dalgalandığı Çanakkale Savaşlarının 103.Yıldönümüne doğru yaklaşıyoruz.

                Afrin’de kahramanlarımızın destan yazdığı şu günlerde, geçmişi bir kez daha hatırlamak, Aziz şehitlerimizin hatıralarını yâd etmek, elbette boynumuzun borcudur. Bu yüzden kısa değil uzun bir yazı yazıyorum. Ve üç hafta boyunca bu konuyu anlatacağım. Kim bilir belki bu yazı bir konferans konusu bile olabilir.

                Bu yüzden şimdiden hakkınızı helal edin.     

                Kahraman Türk Milleti,

                Ruhunu, Allah, Peygamber, Kuran sevdasının yanında ilimle de mücehhez etmek için gecesini gündüzüne katan; İstiklalimizin ve İstikbalimizin ümidi Aziz gençler…

                Söze nereden başlamalı bilmem…

                Gençleri gördükçe yüreğim, coşkun seller gibi kabarıyor, içimde bilmediğin ufuklara doğru bir yolculuğa çıkıyorum…

                İlk aklıma gelen “Asım” oluyor… Mehmet Akif Ersoy’un Manevi evladı Asım…

                Etrafımızda yıllardır sürüp giden şu kan, ölüm, açlık, yoksulluk manzaraları; asumana yükselen mazlumların çığlıklarını duydukça içim burkuluyor, öteler ötesi bir dünyanın eşiğinde “Ordusu ve onu yöneten komutanlarını öven, Resulullah’ın huzuruna vardığımızda, bize: “Emaneti ne yaptınız?” diye sorarsa; ne cevap vereceğiz? Diye hüsrana duçar olmak istemiyorum…

                Onun için bugün, burada Çanakkale Ruhunu anlatmak için sarf edeceğimiz sözlerin kalplerimize nakşetmesi için Cenabı Allah’a dua ederek yazıma başlamak istiyorum…

 

Aziz Okuyucular,

 

                Büyük milletlerin yüzyıllar içinde idealleştirdikleri fikirleri, hayalleri ve arzuları vardır. Bir millette bu unsurlar olmadığı takdirde, o millet tarih sahnesinden silinmeye mahkûmdur.

                Tarihin bize öğrettiği en büyük derslerden biri, hiç şüphesiz milletler, milli ve manevi değerlerinden ne zaman uzaklaşmışsalar tarih sahnesinden o zaman silinmeye yüz tutmuşlardır.

                Milli ve manevi kültürün geçmişten geleceğe intikali, bir bakıma “köprü” görevi yapan “abide şahsiyetler ve kahramanlık destanlarıyla” olmaktadır.

                Milli kimliğinden uzaklaşan bir toplumun, milli şuur dinamiğini faaliyete geçiren bu abide şahsiyetler ve üstümüzden tesiri hiç gitmeyen onların manevi ruhları; tarihi tecrübe ve birikimlerin toplandığı bir noktadan heyecan, düşünce, millî şuur ve yeni nesilleri, dolayısıyla milletin istikbalini ihya edecek en taze güç kaynakları olduğunu unutmamak gerekir…

                Milletler, çoğu zaman kara günlerinde veya kara günler yaşamamak için bu şahsiyetlere ve onların meydana getirdiği kahramanlık günlerine sığınırlar.

                Kimi milletlerin ne böyle bir tarihi vardır, ne de böyle bir tarihi meydana getirecek kahramanları vardır.

                İşte biz bugün burada, Türk milletinin kaderini olduğu kadar, çağın akış yönünü de değiştiren Çanakkale Destanının ruhunu anlamak için bu yazıyı kaleme aldık.

                Çanakkale Savaşları, bütün dünyanın ittifak ettiği gibi milletlerin kaderine tesir eden, dünya siyasetinin yönünü değiştiren önemli olaylardan biridir.

                Elbette, sizleri savaşın başlangıcından sonucuna kadar uzanan tarih ve rakamlara boğarak zamanınızı almak istemiyorum.

                Fakat bu savaş başlamadan önce Devlet-i Aliye-i Osmaniye’nin ahvalinden kısaca bahsetmek istiyorum.

                Bilindiği gibi dört yüz yıl adaletle hükmettiğimiz Balkan devletleri, kendi aralarında birleşerek devletimize 1912 yılında savaş açtılar.

                Mehmet Akif, “Issız Yurt” isimli şiirinde bu savaşın acılarını anlatır.

                Vatanın parçalandığını her yerinin mezar olduğunu, ziyaretçilerinden mahrum kalan vatanın durumunu şöyle anlatır:

"Geçenler varsa şu İslâm’ın çiğnenmiş diyarından  

Şu yüz binlerce yurdun kanlı zâirsiz mezârından."

                Bu acı tablo şairi maziye çeker. Gözünde şanlı tarih bütün haşmetiyle canlanır:

                “Bu ıssız âşinalar bir zaman gayet muazzezdi.

                Bu damlar böyle baykuş seslerinden çın çın ötmezdi.”

                Derinden gelen bu feryat gittikçe elem ve kudretini artırır. Çaresiz kalan şair, olayın büyüklüğü altında adeta ezilir. Bu ezikliği ve eksikliği şöyle dile getirir.

"Vefasız yurt! Öz evladın için olsun vefa yok mu?

Neden kalbin kabarmış? Bir ocaktan bir ziya yok mu?

İlahi kimsesizlikten bunaldım, âşina yok mu?

Vatansız, hanümansız bir garibim, mültecâ yok mu?

Bütün yokluk mu her yer? Bari bir “yok” der sedâ yok mu?”

                Mehmet Akif, bu acıklı ve perişan durumda iken koca devlet gittikçe çöküyordu. Şair bu çöküntüyü gördükçe kendisini tutamıyor;

“Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım.

Elemim, bir yüreğin kârı değil paylaşalım!” diyordu.

                Bu feryatları gökyüzüne salarken; gözü o güzel vatanın topraklarındaki tüyler ürpertici manzaralarla karşılaşır, kendini suçlu görür ve:

"Ah! Karşımda vatan namına bir kabristân,

Yatıyor şimdi… Nasıl yerlere geçmez insan?”

Söyleyişi ile büyük bir felaketi dile getirip hadisenin sebebini şöyle anlatıyor:

“Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri,

Üzengi öpmeye hasretti garbın elçileri!”

                Beyitinde olduğu gibi batılılar alçak ruhluydular. Bu alçaklığı her yerde gösterdikleri gibi 1. Cihan Savaşında ve Çanakkale Savaşlarında da göstermişlerdir.

                Ehli salibin Çanakkale için düşündüklerine en çarpıcı örnek 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferinden sonra boynu bükük bir şekilde İngiltere meclisinden Çanakkale’ye çıkarma yapmak için yeni asker ve destek isteyen Churçhil’in hatıralarında rastlamak mümkündür.

                Churçhil, buruk bir şekilde kekeleyerek isteklerini sıraladıktan sonra, meclis üyelerinden biri söz alıyor:

                -Sayın Lordum, Londra’ya gelen haberlere bakılırsa düşman Çanakkale’de hiç de boş değilmiş. Diye ağız arıyor…

                Churçhil: Konuyu açıklamak için tereddüt ederken bir başka meclis üyesi, sinirli bir kahkaha attıktan sonra…

                -Vah zavallı Türkler! Hangi güçleriyle, hangi akıllarıyla kendilerini savunacaklar!...

                Toplarımızın önüne siper diye etlerini mi yığacaklar? Hah hah  hah!...

                Daha şimdiden dağların, derelerin, tepelerin çıplak ve perişan Türk leşleriyle dolu olduğunu görür gibiyim…

                Tez gençlere duyurun… Kilise çanları çalsın… Bütün İngiliz Gençliği Çanakkale’ye akın etsin...”

                Genç İngiliz Şairlerinden biri olan Robert Brook, Londra Meydanlarında yapılan bir miting sırasında gençlere şöyle hitap ediyor:

                “-Ben İngiltere gençliğinin sembolü Robert Brook’um…

                Benim gözümde Türkler beş para etmez.

                Hepsi barbardır, katildir. Batının ezeli ve ebedi düşmanlarıdır.

                Ayasofya’nın katilleridir.

                Bu savaş bizim için büyük bir fırsat…

                Şarkı, kahredici yumruğumuzla yerle bir edeceğiz…

                Zafer bizimle olacak…

 

                Türk soyunu kurutmak bize nasip olacak…

                Buna yürekten inanıyorum!...

                Hep birlikte gideceğiz,

                Sekiz asır önce yarım kalmış olan işi, biz bitireceğiz…

 

 

                Genç arkadaşlarım toplanın!

                Türklerle savaşa gidiyoruz!

 

 

                Galata Kulesini toplarımızla yerle bir etmeğe;

                Denizleri Türk leşleriyle doldurup;

                Her yeri, kana bulamaya gidiyoruz…

                Kan içmeğe gidiyoruz… Kan içmeğe…

 

 

                Ayasofya’nın altın mozaiklerini yağmalama,

                Türk kızlarının tenlerini koklamaya gidiyoruz…

                Haydi, savaşa gidiyoruz, savaşa…

                Osmanlıyı yakıp yıkmaya gidiyoruz…

                Oh tanrım! Hiç bu kadar mutlu olmamıştım…

                Hiç bu kadar kana susamamıştım…

                Anladım bu nasıl iştir?

                Bin yıllık kinimiz bizi beslemiştir…

                Haydi, yağmaya hurra hurra!

                Haydi, zafere hurra hurra!..."

 

                Bir büyüğümüz diyor ki:

                “İki ordu ve iki millet birbiriyle savaşırken birisinin galip, diğerinin mağlup olması neticesini veren amiller, iki tarafın felsefeleridir.

                Ferdi hayatını, vatanın istiklâlinden;

                Şahsi menfaatini,  namus ve vazifeden daha kıymetli gören bir ordu, mutlaka mağlup olur.” (Ziya Gökalp) Evet, İngilizler işte bu ruhla, bu anlayışla yola çıkmışlardı…

                Bu sebepten M. Akif:

                “Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!

                Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!

                Tükürün Ehl-i Salibin o hayâsız yüzüne!

                Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!

                Medeniyet denilen maskara mahlûku görün;

                Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün!..” diyordu…

Mehmet Akif:

                "Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

                En kesif orduların yükleniyor dördü beşi…” Diye başladığı Çanakkale Destanını, varlığının en yüksek makamlarında yaşayarak ruhuna kazıyordu…

                Peki, bu şiiri devam ettirmeden birkaç soru sorsam, cevabını hep birlikte vicdanlarımızda nasıl veririz acaba?

                Bu ülkede yaşayan insanların hepsini yanıma çağırıp; Çanakkale’de Destanlar Yazan Mehmetçiklerimizi seviyor musunuz; onların aşkını, heyecanını, vecdini ruhunuzda duyuyor musunuz? Diye sorsam, şüphesiz alacağım cevap kahir bir ekseriyetle: Evet, olacaktır.

                Dürüst olalım. Çanakkale Şehitlerini ve orada Destanlar Yazan Kahramanlarımızı dilimizle sevdiğimizi söyleyebiliriz; Fakat ruhumuzla, hayatımızla, yaşayışımızla sevdiğimizi söylemek biraz saf dillik olmaz mı?  

                Haftaya Konuyu Daha Genişleterek Ele Alacağız…

Mehmet Emin ULU