Safiye 9. Bölüm

Okul biter hayat bitmez…

1946 yılı gelmişti. Hayat ne kadar da hızlı geçiyordu Pazar’da. Pazar’da pazar vardı ama nazar da vardı. Herkes birbirine biraz gıpta biraz haset nazarı ile bakardı ama sevgi ve şefkatin hası da vardı. Hayat bu minvalde akıp gidiyordu. Aşağıda Yeşilırmak’ın Tozanlı kolu, üst tarafta şehirde hayat akıp giderdi durmamacasına… İnsanlar ölür ama Tozanlı akar, insanlar bazen bakar bazen de kendini o suda yıkar, bazen hayatlar o sularda son bulur, bazen Tozanlı kolunun varlığı ile insan mutlu olur bazen ona lanet okur, ne yapsa da suya muhtaç insan. Vücudunun çoğu su değil mi? “Doğarken ve ölürken üstümüzden geçer su” dememiş mi şair? Susuz yaşamayacağımızı anlatmak için. Kazova için de Yeşilırmak Tozanlı kolu işte bundan dolayı hayat demekti. Can demekti canan demekti. Ahmet Efendi ve ailesi için. Ama…. Ama… gerisi için hikayemizi okumak lazım.

Şair ne demişti?

“Çok hızlı dönme dünya,

Başım döndü, midem bulandı.

Sana yetişemedim,

Ayaklarım birbirine dolandı.

Biraz yavaş git, sana yetişeyim.

Savaşayım kötülüklerle,

Yavaş aksın Yeşilırmak Tozanlı kolu.

Olsun üstünde bir köprü,

Uzamasın yollar, kırılmasın gönüller.

Kim iyi, kim kötü biraz daha bileyim.”

Hüseyin 14 yaşına gelmiş ve babası ile beraber tarlalarında çalışıyordu, kah Cangula bağlarında, kah ırmağın öte geçesinde Güçükburun’da tarlasında kah da Kocabağ’da, kah Eriklik’de,  bazen de başka tarlalarda. Gerçekten çiftçiliği seviyordu Hüseyin. Doğayla baş başa olmak, toprakla uğraşmak kendini mutlu ediyordu. Alın teri ile kazanmak, helal yemek, harama bulaşmamak, O’nun şiarıydı. Ne de olsa o Hz. Hüseyin’in torunlarından, Seyyid Ali’nin torunuydu. Aşık Veysel’in dediği gibi  “Benim sadık yârim kara topraktır” diyordu.

Bazen insanlar gerçekleri kabul etmese de insanın kimim soyundan geldiğinden çok ne olduğu önemliydi. İnsanlara kimim soyundan geldiği değil hayatta neler yaptığı ve insanlara faydalı olup olmadığı hem bu dünyada hem inanlar için öbür dünyada sorulacak, insanların hası olanlar has insanları böyle değerlendireceklerdi. Tabii ki bunun yanında soya sopa ve paraya pula, mevki makama çok önem veren insanlar da çıkacaktı da genel geçer akçe insan olmaktı insan gibi yaşayanlar için. Tarihte kötü izler bırakmış insanların soyundan gelen iyi insanlar olduğu gibi peygamber soyundan gelerek kötü olan insanlar da vardı. Tarihe baktığımız zaman hemen hemen her insanın bin yıllar önce soyunun bir peygambere dayandığını göreceğiz. “Hepimiz Adem’in torunlarıyız” veya “Nuh’tan sonra hepimiz Nuh’un torunlarıyız” klişe sloganlarını, vecizlerini düşünelim bir. Bu manada her insanın “ben peygamber torunuyum” deme hakkı vardı ama yaşamak farklıydı. Nereden geldiğimizden çok nereye gideceğimizi de düşünsek biraz da.

“Tarih kitabında böyle yazıyor” dediğimiz zaman “Yazar ne biliyormuş” diyenlere “sen de ne biliyorsun” diye sorduğumuz zaman kızarlar işte. Yazar’ın her yazdığı doğru olmayabilir ama hayatta her şey de doğru mu ki? Sen sözünü doğru söyle yazar doğruyu yazmasa da. Yazarın kurgu yapmak hakkı yok mu sanki?

Ergenlik başındaki Hüseyin’in galiba bir başka yâri daha oluyordu. Bu ne anne ne baba sevgisine ne Hak sevgisine, ne de hakikat sevgisine benziyordu. Bu sevgi bambaşkaydı. Kardeş dediği birine artık duyguları başka türlü bakıyordu. Babasının annesini sevdiği gibi bir sevgiye benziyordu ama öyle bir sevgi miydi? Babasının annesinin ne gibi bir sevgi ile birbirine bağlı olduğunu gözlemleyebilirdi ama hissedemezdi ki. Yaşamak, hissetmek başka gözlemlemek ve dışardan bakmak başka şeydi. Hüseyin kendisi ile baş başa kaldığı günlerde bunları da düşünüyordu.

Hüseyin işte böyle bir dönemden geçiyordu. Ergenlik döneminin başlangıcında Safiye’ye duyduğu kardeşçe duygularda yavaş yavaş başka duygulara dönüşüyordu. Büyüyecek, meslek sahibi olacak, evlenecek ve çoluk çocuk sahibi de olacaktı. Safiye’yi annesi İrebiç sevince Hüseyin de annesi kadar sevmişti yani şimdiye kadar. Hüseyin’in Kız kardeşi olmayınca, annesi de dayısının kızı Safiye’yi kızı gibi sevince galiba Hüseyin de o çocukça ve safça duygularla “saf ve temiz” anlamına gelen Safiye ismini de Safiye’yi de sevmişti işte. Ama annesinin amcasının kızı Medine Hanım gerçekten de bir kardeş kadar yakındı Hüseyin ve kardeşlerine. Zaten Hüseyin ve kardeşlerinin çocukları da İrebiç Hanım’ın amcasının kızı Medine’ye hala diyecekler ve gerçek bir hala kadar seveceklerdi. Medine Hanım’ın çocukları da dayı diyeceklerdi Hüseyin ve kardeşlerine. Ama bu sevgi anne sevgisinden başka bir sevgiydi. Şimdiye kadar tatmadığı bir sevgi. Kardeşlikten de öte denilen bir sevgiydi. Şimdi bu sevgi evrilerek, devrilerek, dönüşecek, güzelleşerek başka bir sevgiye dönüşüyordu. Galiba buna aşk diyorlardı ama Hüseyin bunu tarif edemiyordu. Safiye’den bahsedilince kalbi atıyor, O’nu görünce de dünyanın en mesut insanı oluyordu.

DEVAM EDECEK