UNUTAMADIKLARIMIZ… (2)

 

                Tedavi süresince Hayrettin ağabeye uğrar ya da telefonla bilgi alırdım. Yaşadığı süreçleri biliyor ve dua ediyordum. Son günlerinde yoğun bakım süreleri uzadı, uzamanın anlamı açıktı. Misafirdi. İnsan hayatının zorluğu ve sevdiklerinin bir anda uçmağa varmasıydı. Ellerinizle toprağa bırakıyor, ebedi yerine bırakıyorsun.

                Ölüm bir gerçek ve biz onu hemen her gün yaşıyoruz. Duyuyoruz. Katılıyoruz ve dahi yanıyoruz. Baki âleme gitmek mi, yolcu etmek mi? Sanırım dünya hayatını yaşamak kolay değil.  Gözlerimizi ilk açtığımızda ağladığımızı biliyoruz. Nefes almak dünyaya merhaba demektir. Göçtüğümüzde de dönüş olmayan yolculuğun başladığıdır. Dünyaya ilk temasımızda ağlama mecburiyetiyle gözlerimizi açtık. Ölüm ve sonrasını bilmiyoruz. Ağlayanımız olacak mıdır?

                Aramızdan ayrılan unutamadıklarımız vardır. Daha rahatsızlığı öğrenildiği, tedaviye başladığı andan itibaren sonucu bildiğimiz halde son nefese kadar yaşatmak için elimizden geleni ve gelmeyeni yaptığımızdan emin olduklarımız. Çağın en acımasız hastalığı kansere teslim olmamak için hem hastanın kendisi hem de hasta sahibi olarak dik olmak, diri olmak hatta umudu kaybetmemek mecburiyetini biliriz. Biliriz de elimizde, önümüzde gün be gün kayacağını izleriz.

                Dünya hayatının uzunu, kısası ne ola ki, gidecek olduktan sonra. “İnsan başına dert gelir, ilaç çare etmez de ölüm gelir.” Denmiştir.

                “Kendini bırakma oğul… Solma, soldurma. Aha bu çorbamı pişiren, suyumu veren koca karıdan başka hepsi gittiler. Bir bir elimden uçtular. Üzerlerine ellerimle toprak örttüm. Akşam güneşin kaybolduğuna kanma, sabaha yine gelecektir.” Sözün bittiği anlarda hep yanımda oldun Hüseyin dede. Hep sana koştum. Bir çay içimlikten öte nice şeyler paylaştık. Bir selam verişlik sana geldim. Biliyor musun sana gelirken ne kadar ağladım. Gözyaşı döktüm. Sen bilmiyorsun sana göstermedim. Gösteremedim. Sen kuruyan gözlerimi ve titrediğimi gördün.”

                Derdin dertle bütünleştiği hayatların dayanılmaz anlarında olgun olmak ne zordur. Herkes kaderine koşuyor. Yaşıyor. Uzun ömür ile kısa ömür arasında farkı ilerleyen yıllarda değerlendirme dahi yapmayacağımızı biliyorum. Yaşamayanlar için uzun ya da kısa hayatın var mıdır?

                Kelkit kıyısında yalnızlığımı senle paylaştım Hüseyin dede. Tokat-Ankara hattında geçen ayların tüm yorgunluğunu ve ıslanışını Kelkit’e verdim.

                Dünya hayatında canlıların farklı ömürleri vardır. Dağların, ırmakların, yıldızların, ağaçların, hayvanların hayatını incelediğimizde her şeye hazır olmanın gerekliliğini görmekteyiz. Dünyaya nasıl geldik, hayata gelirken bilmediğimiz, hissetmediğimizi ya da habersizliğimizi ölürken haberli ve heybemizdekileri biliyoruz.

                                                                                              ***

                Konur sokak, 66/ 7 adresindeki Kültür Ajans’ta misafir bekliyoruz. O günlerde Sheraton Ankara otel, kongre merkezinde 13-16 Kasım 2017 düzenlenen Türk Dili Konuşan Ülkeler Kurultayı katılımcılarının birçoğu tanıdık olduğu açılış günü programa katılıyorum. Görüştüğümüz birkaç dostum Erhan’ın rahatsızlığını duymuşlar. Hayretin beye uğramayı düşündüklerini ifadeleri üzerine

                Özbekistan’dan katılan Yard.Doç.Dr. Tahir Kahhar ile ziyaret programını yapıyoruz.

                14 Kasım 2017 Salı günü misafirleri bekliyorken Hayrettin Beyin telefonu çalıyor. Son günlerde Ankara Tıp Fakültesi yoğun bakım bölümde tedavi gören oğlu Erhan İvgin ile ilgili. Konuşmasından anlıyoruz ki hasta ile ilgili verilen bilgiler ses tonu ve hareketleri değiştiriyor. Telefon görüşmesi biter bitmez, “misafirlerle siz ilgilenin. Acilen hastaneye gediyorum. Erhan’ın kalbi durmuş. Doktorlar başında kalp masaj yapıyorlarmış.”

                Kısa bir süre sonra misafirlerimiz geldi. Aslın da Erhan İvgin’in rahatsızlığını da biliyorlardı. Nezaket ve geçmiş olsun dileklerini iletmek istiyorlardı. Nail Tan Bey son durum hakkında bilgi verdi. Sohbet ve bilgi veriş devam ederken telefonum çalıyor. Arayan Hayrettin Bey zor konuşuyor. Biliyorum ki ses tonu ile gözyaşları bütünleşmiş. Yan odaya geçiyorum. “Osman gardaş Erhan’ı kaybettim.”sözün bittiği ve zamanın donduğu anları yaşıyorum. “İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raci’un” “Şüphesiz biz Allah’tan geldik ve şüphesiz dönüşümüz O’nadır.” Odaya geçiyor, durumu açıklıyor ve hastaneye geçmem için müsaade alıyorum.

                Cenaze ile ilgili iş ve işlemleri çok iyi biliyorum. Babam, Hacer annem, en son eşim ve onlarca eş dost ve akrabalarım hastaneden alıp defnettim.

                Zamanın ve duyguların morg koridorlarında sefere çıktığı dakikalar. İzahı ve dozu sadece yaşayanlar tarafından anlatılabilen, yazılabilen anlardayım. Kelimelerin yok olduğu, ateşin alevlenip gökyüzüne doğru uçmağa vardığı dünyalık hüznün ve acının vaktindeyim.

                Bir gecelik misafir olarak hastane morguna bırakıyor, Erhan kardeşimi sabah almak üzere ayrılıyoruz.

                                                                                              ***

                Akşamın ve gecenin kendi halini yaklaşık 15 yıldır tanıdığım, yayın hayatınım unutulmazlarına birlikte yön verdiğimiz, çıkardığımız bir dost olarak daima yaşayacaksın. Bizim Kümbet, Kümbet altında dergilerini 2014 yılına kadar birlikte çıkardığımız günler ve sen asla unutulmayacaksın.

                O günler TİKA Akay caddesinde, Konur sokağa çok yakın. Rahmetli İsa Kayacan, Nail Tan ve Hayrettin İvgin bir üçlü olarak Türk Dünyası ile ilgileri ve akademik çalışmaları benim ufkumla örtüşüyor.  Fırsat buldukça bir araya geliyoruz.

                Erhan bu ailenin genç delikanlısı idi. Yayın ile ilgili hemen tüm bilgi ve birikimlerini bizimle paylaştı.

                Bir yılı artık teşhis ve tedavi sürecinde bir kez olsun rahatsızlığının safhasını, kitlelerin nerede olduğunu, Kemoterapi ve ışın alışlarındaki gelişmelerle ilgili hiç sohbet etmedik. Sormadım, soramadım. Bir ara beyindeki tümör alındı. Hastane ve evde uzun süre dinlendi. Ajansta görüştüğümüzde sadece “geçmiş olsun. Çok iyisin.” Diyebildim. Sonra normal sohbet etmeye başlardık.

                Kanser illetini çok yakinen bilenlerdenim. Hastanın gün gün, gram gram eridiğini izler tüm safhalarını yaşarsınız.

                Kanser hastalarının tedavi süresince yaşadıkları ebedi hayatlarına artı olarak yansıyacaktır diye düşünüyorum.

                Uçmağa vardı gün Karşıyaka mezarlığında baba dostları, kendi dostları, arkadaşları, aile yakınları oradaydı.

                Ben oradaydım. Ufukların ötesinden gülümseyen dualara ortak olan yüreğim toprağa olan dostluğumun o anki sancı ve burukluğu ile namaz ve duamı tamamlıyorum.

Seni ebedi istirahatına el verip bırakanlardan biri de bendim. Toprağın bol olsun. Allah rahmet eylesin. Mekânın Cennet olsun.

                Artık aramızda yaşıyorsunuz. Bugün dahi babana yaptığım ziyarette seni andık ve konuştuk.

                Hakkım sana helâldir kardeşim.

                23.02.2018 /Ankara

                Osman BAŞ