Safiye 9. Bölüm

Okul biter hayat bitmez…

Hüseyin, yaşadığı şehir Pazar’ı da seviyordu. Okuluna devam etmek istiyordu ama Tokat’a gidecek ne maddi imkanları ne de özgüveni vardı. “Kendi yağı ile kavrulmak” deyimindeki gibi kendi ailesinde kendi muhitinde yaşamak ve daha sevimli geliyordu. Bu tutumunun ömür boyu süreceğini o zaman Hüseyin de bilemiyordu. Çünkü daha çocuk sayılırdı anne ve babasına göre. Hangi anne ve baba çocuğunun büyüdüğünü görüyordu ki.

Düğünlerde, cenazelerde, topluca yapılan törenlerde her zaman Hüseyin önde oluyordu. Özellikle Halay çekmeyi severdi. Göre oynaya halay çekmeyi de öğreniyordu. “Anca beraber kanca beraber” misali arkadaşları ile ailesi ile beraber olmak ona mutluluk veriyordu. Bu davranışlar galiba Hüseyin’in gelişmesi ve erkenden büyümesi ve yaşına göre erken olgun olması anlamına da geliyordu. Pazar tarihi Samsun Sivas İpekyolu üzerindedir. Selçuklulardan kalma Mahperi Hatun Kervansarayı, camileri, hamamları, köprüsü ile Tokat’ın tarihini tamamlayan, Tokat’tan Amasya’ya giderken önemli bir şehir imiş eskilerde.

Hüseyin’in en büyük zevklerinden biri de tarihi Halilbey Hamamında düğünlerde damatların kına hamamına gitmekti. Damat yıkanırken arkadaşları şakalaşır ve gençler sonra çalar oynarlar, sonra da düğün evinde yemek yerlerdi Pazar düğünlerinde yemek yemenin hamama gitmenin önemli yeri vardı geleneklerinde. Bunda inançlarının sağlamlığının payı da vardı.

Halilbey Hamamı çok eskiydi. Bu hamamda Bağdat seferine giderken 4. Murat’ın, Mehmet Çelebi’nin, Şah İsmail’in, Uzun Hasan’ın yıkandığı söyleniyordu. Bu yüzden gençler kına hamamlarında yıkanırken kendilerini padişah gibi hissederler, şakalaşırlardı. Her damat da evinin padişahıydı sonuçta. Ağabeyi Tahsin de askerden gelmiş evlenmek için gün sayıyordu. Etem dayının kızı Hatice ile nişanlanmış ama düğün ilerde bir tarihte yapılacaktı. Sonra sıra Hüseyin ‘e gelecekti yani. Bakalım hayat ne diyecekti? Dünyada misafiriz. Misafir umduğunu değil bulduğunu yer misali dünyada Hüseyin‘de, Safiye de dünyada ne umacak ne bulacaklardı bakalım? Dünya bir hapishanedir, kendini dünyana hapsedersen. Ya da cennetlerden cennettir. Haddini ve Rabbini bilerek hayatı seversen. Orada gönlünden sevdiğin kadar özgür olursun.

Ülke ve Pazar, dünya savaşından çıkmanın, ülkemizin de bu savaşa katılmamış olmasının buruk sevincini yaşıyordu. Ülkemiz savaşa katılmamıştı ama dünyadaki kıtlık, savaşın verdiği perişanlık, ülkemizin ekonomisini de etkilemişti. Almanya, Japonya yerle bir olmuş, atom bombasının verdiği dehşet yıkımlar ile tüm dünyada insanlara, milyonlarca, milyarlarca insanlara savaşın verdiği psikolojik yıkım bu şirin kasabayı da dolaylı yoldan etkilemişti. Ama asıl yıkım savaşa girmeyen ama ruhlara atılan bombalarla dünyanın tüm vatandaşlarına olmuştu. Bu savaşı bizzat ya da Türk Vatandaşları gibi dolaylı yoldan yaşayanların bu psikolojik yıkımı, çocuklarına ve torunlarına anlata anlata on yıllar boyu bitiremeyeceklerdi. Yazarlar romanlarında anlatacak, ressamlar resmedecek, sinemacılar yüzlerce binlerce filme konu edeceklerdi ikinci dünya savaşının maddi ve manevi yıkımlarını.

Öksüzlük, yetimlik, okulsuzluk, eğitimsizlik, okuma yazma bilmeyen anne ve babalar, “çocuklarımı okutmam” diyen anne ve babalar ve bununla gurur duyan, daha sonra da 40 sene de gurur duyacak “torunlarımı okutmam” diyecek akrabaların olduğu bir yerdi Pazar. Öyle ki 70 sene sonra bile “zenginler okumasın, sadece fakirler okusun” diyen insanlar olacaktı Pazar’da. Yani okumayı sadece meslek sahibi olmak zanneden, 60 yaşında insanların ikinci dünya savaşının etkileri ile okuyamaması sonucu, sonraki 2000’li yıllarda ortaokul ve liseyi dışardan bitirmesi karşısında “bravo okudu adam, Allah’ın ilk emri “oku”yu 60 yaşında uygulayanlara helal olsun” diyecek yerde “60’ında okuyup da işe mi girecek” diyenler vardı. “Oku”yu anlamayan insanın torunu da anlamıyordu işte. “Dedem okumadıysa babam okumadıysa ben okuyayım” demiyorlardı da. İlerde sorarlarsa “Biz dedemizden böyle, babamızdan böyle gördük” diyerek cahiliyye devrindekiler gibi cehaletleri ile sülale boyu gurur duyarlardı. “Babamızdan daha da ileride olalım” diye kimse düşünmüyordu. İleriye değil geriye bakan kıyaslamaları bile geçmişle olan bir toplumun hızla ilerlemesini beklemek abesle iştigal olurdu.

(DEVAM EDECEK)