Okul biter hayat bitmez…

O GÜN

17.Temmuz 1948

Seyyid Ahmet Efendi gün ışıması ile beraber öte geçede Yeşilırmak’ın Tozanlı kolunun hemen yanında Gücükburun mevkiinde tarlasına gitmiş, öğlen sıcaklık olana kadar çalışmıştı. O gün hava sıcaktı. Sıcakların en ağır olduğu zamanlar. O gün bu Tozanlı kolu da, yaz olduğu için ancak insanın beline kadar su ile doluydu. Bu yaz aylarında insanlar ırmak suyunun en az olduğu zamanlarda belden aşağısını çıkararak donları ile kalarak ırmaktan geçer ve taa uzaktaki Taşköprü’ye giderek saatlerce kağnı ile veya yaya gidip gelmekten kurtulurlardı.

O zaman köprü yapacak para da mı yoktu? İnsan bir araya gelip de bir köprü de mi yapamazdı? Ama yapamamışlardı. Zaten Belediye yoktu ki. İnsanlar bir araya gelerek bir köprü parası da mı toplayamazlardı ya da beraber devlet yetkililerinden köprü yağmaları için yardım isteyemezlerdi?

Ahmet Efendi’nin genç yaşına rağmen bir hastalığı vardı. Bu hastalığa sara hastalığı diyorlardı. Korku olduğu zaman sıkıntı olduğu zaman düşüp bayılıyor ve bazen dakikalar bazen daha uzun zaman kendine gelemiyordu. Bunun ne zaman olacağını, hangi mekanda iken geleceğini kimse kestiremiyordu. Yanında sevdiği insanlar olunca hemen yardımına koşuyorlar ve Ahmet Efendi kendine geliyordu o zaman. Bu yüzden çocukları ve eşi İrebiç, Ahmet Efendi’yi yalnız bırakmıyorlardı. Buna çok dikkat ediyorlardı ama her an her zaman da Ahmet efendinin yanında olamıyorlardı işte. O gün nasıl olduysa Ahmet Efendi tek başına tarlaya çalışmaya gitmek istemişti. Ama işini erken bitirince hemen evine dönmek istedi.

Pazar’ın içki içip eğlenmekten başka bir şey bilmeyen ayyaş, sarhoş takımı da içki içecek yer bulamayınca ya Akdağ eteklerinde çamlık ormana giderler ya da ırmak kenarında sofra kurup, içip şarkı söyleyerek naralar atarak eğlenirlerdi. Onlara göre dünya oyun ve eğlenceden ibaretti. Kur-an’da bile  “Dünya oyun ve eğlenceden ibarettir” diye yazar diyerek Kur’an ı anlamadan konuşurlar ve bu uğurda çoğu zaman ailelerini ve işlerini bile ihmal ederlerdi. Farkına varamasalar da seneler sonra bile torunları dedelerinin bu kötü namlarından olumsuz etkileneceklerdi, hatta onlara kızanlar “sarhoş torunu” diye hakaret bile edeceklerdi. Kim “Sarhoş torunu” olarak anılmak ister ki?

Ahmet Efendi içki içmeyi sevmezdi. Ama yeğeni Apul dindar geçinmesine rağmen içerdi arada da olsa. İçki içenlerle de sarhoşken görüşmeyi sevmezdi Ahmet efendi. Çocuklarının da, torunlarının da içki içen insanlardan olmaması için çok dua ederdi. Ama hanımının dayısının oğlu Sadık da içerdi. Tam keyif adamıydı. Onları severdi ama bu kötü alışkanlıklarını hiç ama hiç tasvip etmezdi. “İçki her türlü kötülüğün anasıdır” diyen Peygamberin sözünü her zaman hatırlatırdı çocuklarına.

O gün işini bitirip de öte geçedeki tarlasından Pazar’a dönmek üzere ırmak kenarına gelince Seyyid Ahmet Efendi, Irmağın Pazar tarafında üç sarhoşun ırmak kenarında sofra kurup kafayı çektiklerini görünce önce korktu. Onlara rastlamak istemedi. Ama evine dönmek ırmaktan geçmek istiyordu. Pantolonunu çıkardı. Pantolunu çıkarınca sevgili eşi İrebiç’in özenle diktiği uzun donu çıktı ortaya. Hava sıcaktı. Sonra da belden yukarı elbiselerini çıkardı. Irmağa girip girmemekte uzun süre tereddüt etti. Sarhoşlar bağırdıkça nara attıkça heyecanı da artıyordu. Kalbinin daha hızlı attığını artık daha rahat hissediyordu.

Şimdi sarhoşlar onu görse belki de nara atacaklar, sataşacaklar. Belki de O’nu da zorla sofraya oturtacaklardı. “Sarhoşa dalaşacağına çalıyı dolaş” diyen atalarımız ne güzel söylemişlerdi. Ama Ahmet Efendi onlara rastlamamaya bir an önce ırmağı geçerek evine sevgili eşi İrebiç’e kavuşmak istiyordu. Tahsin’ine, Hüseyin’ine, Osman Paşasına kavuşmak onlarla beraber yemek istiyordu. Ama bunu yapabilecek miydi? Onlara kavuşabilecek miydi? Kader ağlarını örüyordu. Kaderde ne varsa o olurdu. Irmağa girip girmemekte tereddüt ediyordu Ahmet efendi. Sarhoşların sataşmasından çekiniyordu. Çevreye baktı. Koskoca ırmak boyunca çevre ıpıssızdı. Sıcaklardan dolayı herkes evindeydi. Ağaç gölgesinde yiyip içen sarhoşlar yüksek sesle şarkı söylüyor, naralar atıyor, ırmakta yankılanan ve kendilerine daha gür olarak dönen naralarından daha da zevk alıyorlardı. Coştukça coşuyorlardı. Çevrede kimsenin olmamasını da fırsat bilip sarhoşluğun verdiği yalancı özgüvenle sesleri gittikçe daha gür çıkmaya başlamıştı. Ayıkken sıfır olan özgüvenleri içince tavan yapıyor, dünyanın en büyük insanları oluyorlardı galiba. Zaten bunun için içiyorlardı galiba. Yalan dünyada içince kendilerine daha yalan bir dünyanın içinde buluyorlardı anlaşılan. Yalan yalan içinde yalan dünya içinde. Yalan dünyanın Yeşilırmak kenarındaki sarhoşları bunları düşündürüyordu insana.

Ahmet efendi ani bir kararla “bu sarhoşlar beni görmeden hemen ırmağı geçeyim de evime gideyim” diyerek aniden ırmağa girdi ama kalbinin küt küt atmasına da engel olamadı. Çok korkmuştu bu naralardan. Normal hayatta sarhoşlardan korkmaz onlara acırdı hatta yardım ederdi ama, tam ırmağın ortasına geldiği ve elbiseleri de elinde olduğu için heyecanı tavan yapmıştı. Irmak geçerken insan daha heyecanlı oluyordu. İlerde küçük torunları da babaları ile yayan ırmak geçerken aynı heyecanı taşıyacaklardı Ahmet efendinin. Tam ırmağın ortasına geldiği zaman kıyıdaki sarhoşların bir tanesi O’nu görünce öyle bir nara attı ki, sanki koskoca Kazova “Ahmeeeet” sesi ile inledi tam üç kere mi bilinmez. Ya da daha fazla. İsmi söylenince feri fesi kesildi Ahmet  Efendi’nin.

Ahmet’in başı döndü. Irmağa düşmesine engel olamadı ve sarası tuttu. Sessizce çırpınarak ırmakta sürüklendi. Sarhoşlar ırmağa atlayıp da O’nu kurtarmayı akıl edemediler. Akıl başlarında değildi ki akıl etsinler. Şeytanla beraber olan insanın aklı başta mı olurdu, aklını sarhoşken şeytana kiraya verenlerden yardım mı beklenirdi?

Ahmet’i ne yazık ki kurtaramadılar. Cansız bedeni ırmağın bir kilometre altında bulunduğu zaman sanki gülümser gibi nur yüzü ile ırmak kenarındaki çalılara takılmıştı. Kırkına bile girmemişti. Daha Otuz dokuz yaşındaydı. Genç sayılabilecek bir yaş. “Hızlı yaşa genç öl”  sözü O’na mı söylenmişti ne?  Geçekten de güzel yaşamıştı Ahmet efendi. Torunlarının bile gurur duyacağı hayatını roman yapacağı bir hayat.

DEVAM EDECEK