ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE ARMAĞAN (III)

 

                Dünden Devam… Melekler Geri Geliyor…

                İşte o zaman demincek bana gelen melekleri gine gördüm. Şehid arkadaşımın etrafında nurlar saçarak dolaştılar.  Onun “Mevla rahmet eylesin” asker canını aldılar. Cennete ilettiler.

                Mehmed, yavrum biyo yanımızda olsaydın… O Koca Kara Ali, o an ne güzel gülüyordu… Ah bir görseydin!... Lakin inşallah göreceksin. Hele birkaç sene daha sabret! Hazırlan, silahını kullanmayı öğren. Kendine çelik gibi bir gövde yap! O zaman işte bu düşmana gelirsin, benim geberttiğim kadar melun gebertirsin.

                İnanır mısın Mehmed, bu harpte kendi elimle öldürdüğüm Moskof sayısı yirmiyi geçti be!

                İşte askerlik böyledir, yirmi kişi öldürürsün, bizim elde yirmi bin kişi yaşar. Hangi birini söyleyeyim be, sen dizim dibinde şehid olan Kara Ali’yi sakın unutmayasın… Ha o melekler senin de rüya girsin emi... Mehmed! Düşmanı kırıyoruz, vuruyoruz, bitiriyoruz… Orduya namazlarında sen dua et. Ağanı da ara sıra hatırla… Sen daha masumsun orduya dua edersen, Allah duanı kabul eder.

                Beni hatırlarsan, vücudumdan kurşun geçmez. Ben şehit olmak isterim.  Ama önce seni büyütmeliyim ellerimle askere vermeliyim, sonra berber cenge gideriz… Ben de Kara Ali gibi senin dizinin dibinde şehid olayım, anladın mı oğlum?

                Daha fazla yazdıramayacağım, zira gözlerimden sıcak bir şeyler dökülüyor gibi oluyor. Beni soranların hepsine selam ederim Allah’a emanet olun!

                                                                                                                                             Ağabeyin Ömer Onbaşı"

                Çanakkale Ruhunu Sonsuzluk bayrağı gibi gök kubbenin burcunda dalgalandıran kahramanlarımızın; milletimizin gönlünde apayrı bir yeri olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz.  Doksan beş yıl önce Gelibolu’da, Anafartalar’da Seddülbahir’de, Arıburnun’nda destan yazmış bu yüce milletin şehit atalarına vereceği hiçbir armağan, hiçbir övgü ve hiçbir anma onlara layık olmayacaktır…  Ancak, bu topraklara ve bu topraklar uğruna verilen mücadeleye karşı bir milli mesuliyet taşıma şuuru; omuzlarımızda şerefli bir vazifenin hafifletici ağırlığını hissetme gururu da, azımsanacak bir şey değildir. 

                Bakınız bu kahramanlardan ikisi, bir hatırada nasıl buluşuyor?

Nihad Sezai (Bir Zabit)

                 “Bir Asker Kızına yazıyor…

                -… Canım kızım, ölümü aklına getirip de yese kapılmayasın. Harp, ölüm demek değil ki… Harp, zafer ve şeref demektir. Bu şeref, yeryüzündeki bütün saltanatların ve bütün yüceliklerin üstündedir.  Bu kan kusan topların arasında; yalnız ve kimsesiz kalmış vatanı, bu sevgili yurdu için çabalayan öyle iyi yürekli, metanet-i ruhîyesini her zaman için muhafaza eden, saf nazarlı neferciklerin arasında yaşamak, yaşamak ne kadar kutsal…

                Evet, bu masumiyetin bütün güzelliğini üzerinde taşıyan askerlerin arasında yaşamak, inan asırların matemlerini yüreğinde taşıyanlar için,  büyük bir mutluluk… Çünkü bu saflığın, samimiyettin ve günahsızlığın sembolü gençler, bütün acıları, bütün kederleri, bütün matemleri istikbale bakışlarıyla; ruhlarındaki kuvveyi maneviye ile her şeyi unutturuyorlar.

                Hepsi öylesine güzel insanlar ki… Tarifi bile mümkün değil… Ne fedakâr vücutlar…  Her an büyüklükleri karşısında mesudiyet tufanlarıyla hıçkırmak isteyen ruhum, senin mektubun karşısında elim cerihalarla kanar gibi oldu.

                Sakın beni merak etmeyesin kızım!

                Vatanım için, dinim için, milletim için, Kuran’ım için; daha küçüklükten beri her türlü şefkat ve sevgiden mahrum kalan gönül yaralarını ellerimle okşamak; o şerha şerha olmuş yaralarını ellerimle sarmak, seni kalbimin en masum sevgisiyle, bir baba gibi kuşatarak sevmek için yaşayacağım… Ah güzel kızım, burada öylesine gençlerle karşılaştım ki, onların yanında kendimi aciz, hayatın zulümlerine, kahırlarına karşı ne kadar korkak olarak gördüm…  Hele biri vardı ki… Daha yirmi yaşına ya basmış, ya basmamış… Sebatkâr nazarlı, ulvî hislerle mücehhez bir yaver… Bir gün kendisine “Daha çocuksun” dedim. Bana ne dedi, biliyor musun kızım?          

                -Ben mi? Diyordu. “Ben mi çocuğum? Yirmi yıllık hayatın genç sahibi olan bende, sizin ümid bile edemediğiniz,  hiç örselenmemiş bir vatan duygusu vardır.

                Atalarımın, ecdadımın kanlarıyla kazanılmış bu sevgili vatanımızı, ninemden, herkesten ve her şeyden fazla severim. Onu yüksek görmek emelleriyle görüyorsunuz ya, renksiz gözlerimin içi taşkın saadet şelâleriyle yanıp tutuşuyor… Ben eminim ki, bir takım yüksek simalar elinde parlayan bu yurt, o kadar yükselecek ki, ona dokunan eller cehennem ateşleriyle yanacak…

                İşte bu duyguyla, canavar sedası gibi bütün benliğimi tırmalayan topların ateşleri arasında dimdik duruyorum ve hiç korkmuyorum… Hele bu sıralar bütün benliğim, maziden kalkıp vatan imdadına koşmuş binlerce ecdadımın yüksek ruhlarının nazarlarıyla yaşıyor… Aldığım her nefeste onların ufku, onların ideali, onları imanı, onların şecaati var…

                O şecaatin verdiği heyecanla, kandan korkmuyorum, ateşten çekinmiyorum… Bazen, gece nöbetlerinde mehtabın aksiyle nurlanan denizin mavi yüzünde, şu yeşil tepeciklerin üzerinde Fatih Sultan Mehmetleri, Molla Güranileri, İbn-i Kemalleri, Ulubatlı Hasanları görüyorum… Pek büyük bir neslin evladı olmanın verdiği şerefle ruhum bir volkan gibi arşa yükseliyor… Sen, beni merak etme, güzel kızım…

                Ben bütün ecdadımla, Allah’ımla, Peygamberimle ve bütün sevgilerden daha aziz vatanımla birlikteyim…”

                               (Nihad Sezai-Çanakkale 20 Ağustos 1915-Çanakkale’den Asker Mektupları- 80-83-) 

Saygıdeğer Okuyucular;

                İki yüz elli binin üzerinde evladımızı şehit vererek dağlanan yüreklerimiz, yangın yerine dönen ülkemiz, karardıkça kararan ufkumuz ve neredeyse sönen umutlarımızı yeniden yeşerten kahramanlarımızın şahadet şerbetini içmek için nasıl yarıştıklarını; Gazi Mustafa Kemal’in diliyle  “57. Alayın Conkbayırı’ndaki Taarruzunu Aynen ifade etmek istiyorum.

                “Karşılıklı siperler arasındaki mesafemiz sekiz metre. Yani ölüm kesin. Birinci siperdekiler hiç kurtulmamacasına hepsi düşüyor, ikinci, siperdekiler onların yerine giriyor. Fakat imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakika sonra öleceğini biliyor, en ufak bir tereddüt dahi göstermiyor. Sarsılmak yok. Bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren, hayrete ve tebrike değer bir örnektir. Emin olunuz ki Çanakkale Savaşını kazanan bu yüksek ruhtur.”

 

                                                               Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

 

                Bu korkunç taarruzdan sonra cephelerden birinin görünüşü aynen şöyledir…

                Savaştan Bir Sahne ( Birici Ordu Hıfzısıhha Müşaviri ve Baş Tabip Vekilinin Mektubu…) Abdulkadir Noyan- 9Temmuz 1915

                …“İlk siperin manzarası çok elemli idi. Önde yatan şehitlerimiz ve düşman maktulleri o derece sık idi ki, Cuma namazında bir cami cemaatinin secdeye yatmış manzarasını andırıyordu. Yalnız bu yatış, gayrı muntazamdı. Ve ebedi bir sükûna dalmış şehit ve maktullerin mahşeri halinde görülüyordu.

                Bu ölülerin ağız ve burunlarına sinekler yumurtlamış ve buralarda büyüyüp beslenen kurtlar tombul ve beyaz birer şekil almış olduğu halde siperlere karınca gibi yürüyor, iğrenç bir manzara meydana getiriyordu. Günlerce açıkta kalmış cesetler kokmuş, etrafa son derce pis bir koku yaymıştı.”

                Şimdi böyle bir savaşta yüzde yüz öleceğinizi biliyorsunuz… Siz olsanız, ailenize ne yazarsınız? Ökkeş’i Vedası

                “Sevgili ailem, Öncelikle hepinize selam ederim. Bilmenizi isterim ki bu mektup elinize ulaşmışsa bilin ki ben vatan yolunda, Bayrak uğrunda; İslâm’ın ve devletimin bekası için şehit düştüm… Selam eder ellerinizden öper, helallik dilerim…

                                                                                                                                                             Oğlunuz Ökkeş

 

               

 

                Çanakkale’de kaybettiklerimizin hesabını yapmak istemiyoruz… Fakat cephede şehit düşen evlatlarımızla; kumandanı ve ailesinin ne düşündüğünü öğrenmek de böyle bir savaşı kazanan milletin hayat felsefesini vermesi bakımından; şunları da anlatmak mecburiyetindeyim…

                Size Zile’li Kınalı Ali’den bahsetmeyeceğim… Hani anası tarafından başına kına yakılıp da kınasıyla birlikte askere gönderilen;  cephede kınası, alay konusu edilen çocuk…     Şehit olduktan sonra komutana ulaşan Kınalı Ali’nin anasının oğluna gönderdiği mektup, komutanın eline geçince; komutan ağlayarak okuyor… Bu mektubun sonu ne kadar manidardır ki yalnız komutan değil, bölükte asker arkadaşlarının hepsi hüngür hüngür ağlıyor? Kınalı Ali’nin anası ne diyordu, şöyle bir hatırlayalım…

                “Bizde üç şeye kına yakarlar: 1-Gelinlik kıza: Ailesine çocuklarına kurban olsun diye; 2-Kurbanlık koça: Allah’a kurban olsun diye…3-Askere giden yiğitlerimize: Vatana kurban olsun diye.

                Nerede bu millet? Nerede bu anlayış? Devam edeyim… Hem de bir şiirle…

 

“Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle 

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle,

 

Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum?

Kesilir belki fakat çekmeğe gelmez boynum.

 

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim

Onun dindirmek için çifte yerim, kamçı yerim

 

Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım. “  

          

IV. BÖLÜM:Şu Orduya, Şu Askere Bakın…