ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE ARMAĞAN (IV)

                Dünden Devam…

 

                Şimdi bir şu orduya bakın, bir de şu komutana bakın…

                “Valideciğim,

                Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk Annesi!

                Nasihat-âmiz mektubunu Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen, derenin kenarındaki armut ağacının gölgesinde otururken aldım. Tabiat, yeşillikler içinde mest olmuş ruhumu, bir kat daha takviye etti. 

                Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim, gözlerimi açtım. Uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi.  Hepsi benden tarafa doğru eğilip bakıyor, kalkıyordu ve beni annemden mektup geldi diye tebrik ediyorlardı.  Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni müjdeliyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim çağıl çağıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu.

                Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. 

                Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagasını açarak göstermek istiyordu.

                İşte bu geçen dakikalar içinde hizmet eri yanıma geldi:

                -Efendim çayınız, buyurunuz içiniz, dedi

                -Pekâlâ dedim, aldım baktım sütlü çay…

                -Mustafa, bu sütü nereden aldın? Dedim.

                -Efendim şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?

                -Evet dedim, Evet ne kadar güzel!

                -İşte onun çobanından on paraya aldım…

                Valideciğim on paraya yüz dirhem süt, su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış. Aldım ve içtim… Fakat yukarıdaki bülbül feryat ederek bana bağırıyordu. “Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.”

                Şevket merek etmesin, o da görür, belki daha güzellerini görürü.  Fakat canım valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı sana göstereceğim.

                Şevket ve Hilmi de senin sayende görecekler.

                O güzel çadırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişlerdi. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu. Ey Allah’ım, bu ovada onun sesi, ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu.  Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazımızı kıldık…

                O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum.

                Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:

                -Ey Âlemlerin Rabbi! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halik’ı!

                Sen bütün bunları Müslüman Türk Milletine verdin. Yine onlara bırak. Çünkü böyle güzel yerler, Sen’i takdis eden ve Sen’i ulu tanıyan bu millete layıktır...  

                Ey benim Yüce Rabbim!

                Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; İsmi Celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütünüyle mahfeyle!” Diyerek dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar bahtiyar bir kimse tasavvur edilemezdi.

                Valideciğim, oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir. Dünyanın en güzel yerleri burası imiş... Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor…

                İnşallah, düşman asker çıkarır da bizi de götürüler, bir düğünde biz yaparız olmaz mı?

 

                                                                                                                             4 Nisan 1915-Hasanoğlu Ethem.

 

Bu mektubu yazan yedek subay namzedi Hasan Ethem, İstanbul Hukuku Fakültesi son sınıfına devam ederken Beyazıt Numune Mektebi’nde de öğretmendi… Düşmanın Çanakkale’ye dayandığını işitince gözünü kırpmadan binlerce akranı gibi cepheye koştu. Gönüllü yazıldı. Bu onun son mektubuydu… Bu mektubu yazdıktan iki sonra Eceabat’ta şehit oldu… Çanakkale’den Asker Mektupları- 22-23)  

 

                Bu aşk, bu heyecan içinde olanlar şu duayı etmekten de kendilerini alamadılar…

 

                “Yâ Rabb, bizi öldürme bu hicrân ile

                Tâ çıkmayalım karşına hüsrân ile…

 

                Kur’an ayaklar altında sürünsün mü İlahî!...

                Âyatın üstünde yürünsün mü, İlâhi?...

           

                Hac Kâbe’nin altında görünsün mü İlâhi?...

                Çöksün mü nihayet yıkılıp koskoca bir din?

 

                Çektirme, İlâhi, bu kadar zilleti…

                Ver bizlere ya hürriyeti, ya Şahadeti!”

 

                Bütün bunlardan sonra şimdi Mehmet Akif’in Çanakkale Şehitleri için yazdığı destana dönmek istiyorum… 

                Bir edebiyat tarihçisi: “Türk edebiyatında hiçbir eser olmasaydı da yalnız -Çanakkale Destanı- olsaydı, bu edebiyat dünyanın en büyük edebiyatlarından biri olmaya layıktı!” diyor.  İşin bu tarafını bir kenara bırakıp; akıllara durgunluk verecek, ham ruhları bozguna uğratacak şu mısrayı bir kez daha hatırlayalım…

 

“Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…

Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi…”

 

Aman Allah’ım, bu ne büyük bir söz…

Bu ne büyük kıyas!...

 

                Kimi ham akıllılar, Akif’in bu beyitiyle abesle iştigal ettiğini söylerler…  Ne mümkün bakın size neler anlatacağım… Akif bu eseri Necid Çöllerinde, Çanakkale Savaşları devam ederken yazmıştır. Öyle ki, yazdığı her mısranın ruhunda bıraktığı acılar, sancılar,  heyecanlar, aşk ve vecdden sonra uykuya daldığında, bazen kâbuslar görüyor; bazen öteler ötesi bir dünyada bin bir gül devşiriyordu... Bu git-geller sırasında Pakistan büyük şairi Muhammed İkbal’den bir mektup alıyor…

                Muhammed İkbal, mektubunda şunları anlatıyordu:

                “Üstadım, sana yazacağım çok şey var, fakat en mühimini yazıyorum. Bir gece rüyamda Resulullah’ı gördüm. Resulullah bana “Ey İkbal, dünyadan bana ne hediye getirdin?” diye sordu. Boynum bükük, bir süre bekledim… Aynı soru tekrarlandı:

                 “Ey İkbal, dünyadan bana ne hediye getirdin?”Arkamda sakladığım bir şey vardı ya, onun Resulullah katında muteber olup olmayacağını bilmediğimden tereddüt ediyordum…

                Resulullah, durumu fark ederek: “Ey İkbal, dünyadan bana ne getirmişsen makbulümdür!” diyince, bana cesaret geldi. Arkamda sakladığım bir kan dolusu küçük bir şişeyi kendisine takdim ederken: “Ey Allah’ın Resulü, Ya Habiballah! Sana Çanakkale’de Ehl-i Saliple çarpışan, Müslüman Türk’ün kanını getirdim…” diyince Resulullah, büyük bir tazimle şişeyi alarak: “Ey İkbal, şu anda yerin altında ve üstünde benim katımda bundan daha kıymetli bir hediye yoktur…”  dedi, şişeyi aldı, öptü kokladı ve ağladı… “

                Aziz Okuyucular, şimdi bu bilgiden sonra Çanakkale Destanını bir kez daha okumak lazım değil mi?

 

“Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…

Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi…”

 

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,

Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin’i,

 

Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran…

Sen ki, İslâm’ı kuşatmış boğuyorken hüsran,

O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki ruhunla beraber gezer ecramı, adın;

Sen ki a’sara gömülsen taşacaksın… Heyhat

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat…

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber

Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

 

                Çanakkale’de Destanlar yazan kahramanlarımızın ruhunu bezeyen değerler, anlatmakla bitmez… Bu kahramanlar bir tane değil ki…

                Biz sadece, kayıtlı olanlardan bir kaçını burada anlattık…

                250 bin şehit verdiğimize göre; 250 bin insanın hayat hikâyesi, her birinin sayısız hatıraları vardır… Derler ki “Hiçbir şey varken yok olmaz, yokken de var olmaz…”

                İnanıyorum ki, bir gün bu insanların hikâyelerini, cephede yaşadıklarını, tek tek ortaya çıkacak teknolojik gelişmeler olur… 

                Aziz Okuyucular,

                Çanakkale’de ruhlar Allah’a seslenmişti,

                Çanakkale’de ruhlar Allah’a yükselmişti…

                Bugün yüz üç yıl geçmiş aradan,

                Ayırmasın bizi Yüce Yaratan,

                Toprağımızdan, Bayrağımızdan,

                Ayırmasın bizi Yüce Yaratan,

                Birlik ve beraberliğimizden,

                Tek yürek, tek kalb çarpmaktan,

                Kara bulutlar üstümüze bir daha çökmesin! Şu mübarek vatan semasının üstünden Kur’an dinmesin, Ezan susmasın, Ay yıldızlı bayrak göklerden inmesin!

                Şunu asla unutmayınız:

                Sis içinde, dostla düşman seçilmez…

                İstiklâllimiz sürdükçe bu vatan üstünde;

                Çanakkale Geçilmez… Çanakkale geçilmez…

            Zira:

                Asımın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek,

                İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek…

                Bilesiniz ki: Çanakkale Zaferi olmasaydı, bugün ne bir İstiklal Savaşından, ne de bir İstiklal Marşından söz edebilirdik. Çünkü İstiklal Savaşı Çanakkale Ruhuyla Kazanılmıştır;

                İstiklal Marşı da aynı inanç ve aynı imanla yazılmıştır. İstiklâl Marşının son dörtlüğü ile sözlerimi bitirmek istiyorum.

   

İstiklâl Marşı
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

                                          Mehmet Akif Ersoy

 

                "Allah, bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın! (*)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

(*) Bu metin 20.03.2010 tarihinde Ankara Gölbaşı İlçesinde Konferans olarak verilmiştir.