TOKAT VALİLERİ RECEP YAZICIOĞLU (IV-Son)

 

Hasan AKAR

                Vali Recep Yazıcıoğlu yazısını onu çok iyi tanıyan, Tokat’ta görev yaptığı yıllarda ANAVATAN Partisi Tokat Milletvekili olan, Devlet Eski Bakanlarımızdan Sayın Metin GÜRDERE’den dinleyerek tamamlamak istedim. O da bizi kırmayarak hem bizimle konuştu hem de düşüncelerini yazıya aktarma nezaketi gösterdi. Esasında Sayın GÜRDERE’nin, bu anılarını kendisinin  Siyasi Hayatı ile ilgili hazırlamaya başladığı eserinin içinde daha da teferruatlı bir şekilde aktaracağından eminim. Bu vesile ile Tokat Valileri yazımıza göstermiş olduğu ilgi ve katkıdan dolayı Tokat Gazetesi sütunlarından şahsına teşekkür ve saygılarımı iletiyorum.Ve sözü Sayın GÜRDERE’ye bırakıyorum:

                “1984 yerel seçimlerinden sonra bazı illerin valileri değişti. Tokat valisi Çetin Birmek de görevden alındı, Bolu Akçakoca Kaymakamı Recep Yazıcıoğlu Tokat Valisi oldu.

O yerel seçimlerde yeni Tokat Belediye Başkanı seçilmiş olan Hüdai Sayıbaş Recep Yazıcıoğlu ile ilk karşılaşmasını bakın nasıl anlatıyor:

                Yeni valiyi Tokat’a geleceği gün şehir dışında karşılamak istedim.

Daha sonra Tokat valisi olacak Mehmet Gündoğdu o dönem Tokat Emniyet Müdürü idi. Ondan Vali Bey Turhal Kuruçay’dan il sınırları içine girince haber vermesini rica ettim. Mehmet Bey haber verince de hemen yola çıktım. Kalaycık Köyü’ne yakın rastlaştık.

O zaman yol tek şerit, bizim durduğumuzu görünce aracımı tanıyan vali makam aracının sürücüsü de durdu. Araçtan inip karşıya, Vali Bey’in makam aracınının yanına gittim.

                Arkada bir genç oturuyordu, şaşırdım;

                “Vali Bey’le görüşecektim” diyebildim.

                “Buyurun, benim” dedi.

                Yeni vali alışılagelmiş vali tipine hiç uymuyordu.

                Alışılagelmiş vali tipi yaşı ellinin üzerinde, tabir yerinde olursa ense kulak yerinde, ciddi görünümlü insan. Recep Bey ince, zayıf görüntülü, olduğundan da genç görünen bir insan.

                Bizim devlet geleneğimizde vali ve temsil ettiği makam çok önemlidir.

                Vali devleti temsil eder. Devlet işleri ciddi işlerdir.

                Valiler şahısları ve makam olumsuz etkilenmesin diye çok dikkatli ve kontrollü davranırlar.

                Protokol uygulamaları da herkesi (başta vali) bu havaya sokma yöntemidir. 

                Recep Bey bir protokol valisi değildi.

                Rahattı, içinden nasıl geliyorsa öyle davranıyordu. İçindeki neyse dilindeki de oydu.

                Yaşı, görünüşü, davranışları vali olarak ciddiye alınmasını olumsuz etkileyebilirdi.

                Ama O farklı bir yöntemle diğer valilere göre daha da fazla otorite sağladı.

                Hatalı davranan bürokratları hemen açığa alıyordu.

                Açığa almayı amaç değil, araç olarak gördüğü için bir süre sonra göreve iade ediyordu. 

                Bu daha önce yaygın bir uygulama değildi. Hemen etkisini gösterdi.

                Vali Bey’in “ben sizin bildiğiniz valilerden değilim” mesajı ulaşacağı yerlere ulaşmıştı.

               

                Zamanla daha iyi tanıyınca anlayacaktık ki o her şeyden önce bir Karadenizli idi.

                İyi niyetli, kaprissiz komplekssiz, içten pazarlıklı olmayan, yalın bir insandı.

Her Karadenizli gibi mizah zekâsı çok gelişmişti. Olaylardaki çelişkileri çok güzel yakalıyor, mizah yoluyla bunları eleştiriyordu. Her konunun mizahla eleştirilecek bir yönünü buluyordu.

                Bazen kantarın topunu kaçırıp yukarıdakileri bile eleştiriyordu. Bir seferinde 12 Eylül sonrası siyasete yeniden dönmüş olan Süleyman Demirel’e bile atmış, tutmuştu. Hürriyet Gazetesi bunu haber yapınca Demirel’den özür dileyerek durumu düzeltti. 

                Söyledikleri çoğu zaman herkesin hak vereceği doğru sözlerdi. Halk onun böyle konuşmalarına bayılıyordu. Ama bundan rahatsız olanlar da vardı.

                Ankara konuşan vali istemez. Konuşmalarından rahatsızlıklarını bana da dile getiriyorlardı. 

                Yine bir gün ileri, geri konuşup, içişleri bakanlarından Mustafa Kalemli’yi; 

                 “Koparacağım o herifin kafasını” dedirtecek kadar kızdırdığını hatırlıyorum.

                Ankara’yı kötü niyetli olmadığını anlatarak yatıştırmaya, kendisine de;

                “Yapma, böyle konuşma, sen de zor durumda kalıyorsun, biz de” diyerek frenlemeye çalışıyorduk.

                Daha dikkatli davranacağını söylerdi ama, arada (belki de öğleden sonraları) yine aynı şey.

                “Aramızda bir işaret belirleyelim, konuşurken çok ileri gidersen ben karşında onu yapayım, sen de durumumu toparla” derdim, gülüşürdük.

                Hatta bazen işaret yaptığım bile olurdu, kararlaştırdığımızı hatırlar, konuşurken gülümserdi.

                Onun hikâyesi aslında  “Karadenizlinin biri vali olmuş” fıkrası gibi idi.

                Devlet işlerinde ve vali olarak kendi konumu ile ilgili konularda çok ciddi ve iddialıydı.

                Valilerin seçimle işbaşına gelmesi, ilde yapılacak yatırım programlarının Ankara’da değil, o ilde tabi ki valilerce yapılması gibi düşünceleri vardı.

                İlde en etkili tek kişi olmak istiyordu. 

                Bu kendisine özel kişisel bir istek olmaktan öte makamla ilgili bir geleneğin uzantısıydı.

                Vali, kaymakam gibi yöneticilerde ve askerlerde böyle bir anlayış vardır.

                Siyasetçileri haksız, yanlış ve uygunsuz işler yapmaya meyilli kişiler olarak görürler.                      Kendilerinin de bunlara meydan vermeyip, önlemesi gereken kişiler olduklarını düşünürler.

                Bu sebepten, ilin (askerlerde ülkenin) tek söz sahibi olarak duruma hâkim olmak için “siyasetçi karşısında dik durmak” gibi havalara girerler.

                Recep Bey’de de bu hava vardı. İlde hep ön planda olmak isterdi. Ama hayatın gerçekleri bazen buna uymazdı. Yaptığı işlerden veya aldığı kararlardan olumsuz etkilenenler bize geliyordu.    

                Biz de yaptığı işten vazgeçmesini veya kararını değiştirmesini isterdik. Bu sebepten zaman, zaman çatışırdık. Bunun dışında yakın arkadaştık.

                Kapalı kapıların arkasında ya kavga ederdik, ya duyduğumuz son fıkraları anlatırdık.

                Yıllar sonra bir yaz Didim’de ki yazlığıma gitmiştim.

                O sırada o da Aydın Valisi idi. Beni yemeğe davet etti, eski günleri konuştuk.

                Aydın’da Tokat’ ta ki havadan eser yoktu, bütün milletvekilleri ona karşıydı.

                Sıkıntılı günler yaşıyordu, bana dert yandı;

                “Seninle yaptığımız kavgaları bile özlüyorum” dedi.

                Zaman, zaman kapalı kapılar arkasında kavga etsek de hiçbir zaman aleyhinde olmadım. Milletvekillerine rağmen kimse bir ilde beş yıl valilik de yapamaz iş de yapamaz. Nitekim Aydın’da yapamadı.

                Memleketime hizmet etmek, bir şeyler yapmak için siyasete girmiştim. Yapacak çok iş vardı

                O da Tokat’a bir şeyler yapmak, bir şeyler kazandırmak için çalışıyordu.

                Yarın bırakıp gidecek, yaptıkları Tokat’ta kalacaktı. (Nitekim de öyle oldu)

                Kavga etmenin ne ona ne bana kazandıracağı bir şey yoktu. Ne diye kavga edecektim ki?

                Kaldı ki iş hayatından gelmiş olduğumdan benim için asıl olan işle uğraşmaktı. İnsanlarla uğraşmanın kimseye bir yararı olmayacağını iş hayatından biliyordum.

                Bana düşen Tokat’a yapmak istedikleri için ona yardımcı olmaktı. Ben de onu yaptım. 

                Beraber açılışlara giderdik, insanlar açılışı yapılan iş için Recep Bey’e teşekkür ettiklerinde;

                “Arkadaşlar bu işleri cebimizden yapmıyoruz, milletvekillerimizin Ankara’dan gönderdiği paralarla yaptırıyoruz” derdi.

                Fakat daha çok bize oy vermemiş veya muhalif olan hemşerilerimizdeki genel hava (öyle söylemeseler bile);

                “Boş ver Metin Gürdere’yi de diğer milletvekillerini de, en büyük sensin” şeklinde olurdu.    (Başka türlü olsa şaşardım. Hemşerisine sahip çıkacağına  karşı çıkmak Tokat geleneğidir.)

                Pek çok insan benim ve diğer milletvekili arkadaşlarımın karşısında valiyi ön plana çıkararak bize karşı yaşadıkları siyasi yenilgiden doğan komplekslerini tatmine çalışırdı.

                Bunun izlerini günümüzde bile görmek mümkündür.

                Çok iyi niyetliydi, memlekete hizmet etmek adına bir şeyler yapmak için içi içine sığmazdı.Birisi yapılmasının yararlı olacağını düşündüğü  bir iş anlatsa hemen ona dört elle sarılırdı.

                Bunun örnekleri de çoktur. Tokat’ta ipek böcekçiliği yapılmasının alt yapısı olsun diye Uzun Burun’un ilerisinde şimdi balıkçılık tesisi ve akaryakıt istasyonun olduğu yerde dut ağaçları bile diktirdi. Bu dut ağaçları son zamanlara kadar duruyordu

                Makamında ve makam aracında polis telsizini açık tutuyor, polis telsizlerinde neler konuşulduğunu takip ediyordu. Bu gerçektende hem memlekette neler olduğunu takip etmenin, hem de  polislerin görevlerini yaparken nasıl hareket ettiklerini takip etmenin çok pratik bir yoluydu.

                Çok dikkatli ve sıkı bir iş takipçisiydi. Bazen lafın arasında bir konuda veya bir yerde gördüğüm veya işittiğim yanlışlıktan bahseder, geçerdim.

                Tekrar bir araya geldiğimizde olayı hatırlatır;

                “O işi araştırdım, haklıymışsın, sorumlusunun defterini dürdüm (yasal işlem yaptım)” derdi. 

                Her yeni vali gibi ilk valiliğinde bir şeyler yapmak, başarılı olmak, daha doğrusu valiliğin hakkını vermek istiyordu.

                Şartlar ve ortam buna uygundu.

                İktidara yeni gelmiş olan Anavatan Partisi bir yatırım ve kalkınma hamlesi başlatmıştı.

                Önceki Vali Çetin Birmek de askeri yönetimin valisi idi. O’nun yatırım ve kalkınma diye bir önceliği yoktu. Genel bütçeden özel idareye gelen paralarla cari harcamalar dışında bir şey yapmamış paraları faizle çoğalsın  diye bankaya  yatırmıştı. Özel idarenin hesabında hayli para birikmişti.

                Yazıcıoğlu, eldeki paralarla yapılabileceklerden çok daha fazlasını yapmak için bir proje geliştirdi.     

             Devlet vatandaş işbirliği adını verdiği bu projeye göre okul ve sağlık ocağı gibi yatırımların gerçekleşmesinde ihale sistemi ve müteahhitler devreden çıkarılacaktı.

             Demir, çimento, tuğla, kiremit, kereste  gibi ana inşaat malzemelerini devlet verecek, köylü de kendi aralarında topladığı paralarla işçilik ve diğer harcamalarını karşılayacaktı. 

                Valiler bulundukları ilde hükümetin siyasi temsilcileri, hükümetin programlarının ildeki uygulayıcılardır. Recep Yazıcıoğlu’nun yaptığı ise bunun tam tersi idi. Hükümetin muhaliflerinin ve yapmak istediklerine direnenlerin destekleyeceği işler yapıyordu.

                O günlerde Özal Türkiye’de ekonomide ve yatırımların gerçekleşmesinde özel sektörün ön planda olduğu bir sistemi (serbest piyasa ekonomisini) yerleştirmeye çalışıyordu. 

                Solcular ideolojik olarak buna şiddetle karşı çıkıyor, engellemeye çalışıyorlardı.

                Tokat Valisi’nin yaptıklarını işlerin devlet eliyle yürütülmesi şeklindeki ideolojilerinin haklılığını ortaya koyan çok başarılı bir örneği olarak görüyor ve gösteriyordu.

                Aynı para ile iki üç misli iş yapıldığın anlata anlata bitiremiyorlardı.

                O güne kadar ekonominin ve yatırımların kontrolünü Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)  elinde tutuyordu. DPT kendisini önemsizleştirecek piyasa ekonomisine geçişe alttan alta direniyordu. Recep Yazıcıoğlu’nun başarılı olsun diye ödenek ayrılmasında cömert davrandıklarını fark ettim.

                Bir memleketin ekonomisi dışarıdan piyasasına giren taze para ile canlanır.

                Madem DPT ideolojik sebeplerle bile olsa Tokat’a kaynak aktarmakta cömert davranıyordu, bundan yararlanmalıydık. Bu düşünceyle “Devlet-Vatandaş” işbirliği denilen bu çalışmaya eleştirilerim olmasına rağmen karşı çıkmadım, hatta destekledim

                Eleştirilerimin başında küçük yerleşim birimlerinde ayrı ayrı yürütülen her iş için ortaya çıkabilecek yanlışlık ve olumsuzluktan bir sorumlunun olmaması geliyordu. Müteahhit işi yapan kişi olduğu kadar sorumluluk gerektiren bir durum ortaya çıkınca yakasına yapışılacak adam demektir .

                İş çok olduğundan denetimler gereği gibi yapılamıyordu, yapı kalitesi çok düşük oluyordu.Nitekim bu yüzden beş-on sene sonra pek çok bina kullanılamaz hâle geldiler

                Aynı kaynakla daha fazla iş yapıldığı tezi de doğru değildi. Şantiye kurma, sigorta, maliye, sözleşme masrafları gibi müteahhit harcamalarının olmadığı gözden kaçırılıyordu. Ayrıca çok fazla malzeme dağıtıldığı için doğal olarak dökülen, saçılan, zayi olan malzeme de çok oluyordu.

                Muhtarla arası iyi olmadığı veya rakibi olduğu için köy katkısı olarak toplanması gereken parayı ödemekte direnenler, gerçekten durumu iyi olmadığı için zorlananlar oluyordu.

                Muhtar bunları jandarmaya bildiriyor, jandarma da karakola çağırarak baskı yapıyordu.

                Köy Kanunu’na göre bu yasaldı. Ama şehirde yapılan işlerde böyle bir katkı payı alınmazken köyde yaşayanlardan alınması anayasamızın eşitlik kuralına aykırı idi.                     

                Bunlar bize gelip şikâyet ediyorlardı.

                “Canım, köyünüze hizmet geliyor, anlayış gösterin” diye gönüllerini alıp, yolcu ediyorduk.

                Olumlu yönleri de oldu.

                İnşaat işlerinin artması piyasayı olumlu etkiyordu. İşsizlik azaldı.

                Köylerde beraber çalışarak kalkınma ve gelişme heyecanı rüzgârları esti. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

                Köylüler kendi geleneksel yapılarından farklı bir yapının nasıl yapıldığını işin içinde çalışarak öğrendiler. Sonra yavaş, yavaş kendi yapılarında uygulamaya başladılar.

 

                Köylerin, şehirlerin, illerin ve daha geniş anlamda ülkelerin bu günkü hâlleri çok uzak geçmişlerden günümüze kadar yapılan işlerin toplamıdır. Her dönemde yapılan işler hayatı az veya çok etkileyip, geliştirerek günümüze taşımıştır.

                Önce insanların kafasında bir düşünce iken projeye dönüşen, sonra hayata geçirilen öyle işler vardır ki o yörede yaşayan insanların ekonomik ve sosyal hayatlarını çok büyük oranlarda olumlu yönde etkiler. Biz buna kalkınma ve gelişme diyoruz.

                Vali olarak Recep Yazıcıoğlu’nun önemi Tokat’a kazandırdığı böyle işlerin olmasıdır.

                Bunlardan Soğuk Hava Deposu, Yazıcıoğlu Kavak Fidanlığı hizmet vermeye devam ediyor.  

                Tokat Havaalanı, Büyük Otel adı verilen otel, Yazıcıoğlu Yapı Kooperatifi evleri yapılmalarından otuz yıl geçtikten sonra günümüz şartlarında yetersiz kaldılar, yenileniyorlar.

                Ama yapıldıkları dönemlerde ve hizmet verdikleri sürece Tokat’a çok önemli katkılar sağladılar. Ayrıca yenileniyor olmaları yapılmalarının ne kadar doğru ve önemli olduğunu gösterir.

                Şimdilerde kafalarda ve sosyal medyada yaptığı önemli hizmetleri bir kenara atıp bazı sözleri ve davranışları ile kahramanlaştırılan sanal Recep Yazıcıoğlu var.

                Neymiş efendim, Erzincan Valisi iken bir baba ve kızı bir evrakı mühürletmek için vilayete gelmişler. Öğle tatili vakti olduğu için vilayette kimse yokmuş, tesadüfen Recep Bey oradaymış. Evrakı ellerinden alıp mühürlemiş, vali bey kızmasın demişler de, kızmaz, kızmaz demiş.

                Recep Yazıcıoğlu’nu böyle bir olaya indirgemek başta onun hatırasına saygısızlık.

                Tokat Hava Alanı’ndan, Otelden, Yazıcıoğlu Kooperatifi’nden, Soğuk Hava Deposundan Tokat’ı Türkiye’nin kavakçılık merkezi yapan kavak fidanlığından bahseden yok. Hayâli hikâyeler, çeşitli toplantılarda Karadenizliliği tutup, atıp tutan konuşmaları varken buların ne önemi var ki?

                Tokatlılar için bunların önemi olmayabilir ama bedeli olur.

                Recep Bey’den sonra Tokat valisi olanlardan geriye Mehmet Özgün’den bugün Özel İdare Binası olarak kullanılan bina ve konferans salonu, Mehmet  Gündoğdu’dan Öğretmen Evi kaldı.

                Diğer valiler bir şey yapıp bırakmak gereğini bile duymadılar.

                Tokat İçişleri Bakanlığı’nın dinlenme tesisleri haline geldi.

                Kalkınma ve gelişme durunca göç başladı. Tokat Türkiye’nin en çok göç veren ili oldu.

                Çocukları iş bulamayıp başka illere göçtüğü için yalnız kalan eşlerden biri hayatını kaybedince yalnız kalanın hâli ne olacak? Hele de erkeğin hâli?

                Bugün kimse bunun farkında değil ama geleceğimizin çok acı bir gerçeği bu.

                Bütün bunların sorumluluğunu valilere yüklemek ne kadar hakça olur?

                Yatırıma, kalkınmaya, hizmete ilgi göstermeyen Tokatlıların hiç mi vebali yok? 

                Yarın valinin biri çıkıp da Süleyman Demirel gibi;

                “Ne yani, hizmeti yatırımı istediniz de biz mi yapmadık ” derse ne cevap vereceğiz?

 

                Bir de hayatını kaybettiği trafik kazasının aslında bir kaza değil suikast olduğu iddiası var.

                Benim bildiğim kadarıyla öldürülmesi için hiçbir sebep yoktu. Kimse ile kavgası yoktu.

                Hiçbir güç odağının çıkarlarına karşı tehdit de değildi,  tehdit olabilecek gücü de yoktu.

                O vali olmak, valilik yapmak istiyordu. Bunu sevmekten ileri yaşıyordu.

                Böyle bir durumda neden öldürülmek istesin ki?

                Efendim ülkemizin düşmanı güçler gelecekte bu ülkeye büyük hizmetler yapabilecek kişileri birer birer ortadan kaldırıyormuş. Bunlar ilgisinin olmadığı konularda bilgisinin olduğunu zanneden insanların fantezi düşünceleri.

                Türkiye’nin geleceğinde etkili olmak, kontrolü altında tutmak isteyen güçler gelecekte bu ülkeye büyük hizmetler yapabilecek kişileri öldürmez. O’nu kazanmaya, kendi adamı yapmaya çalışır.

                Bütün çabalarına rağmen bunu başaramazsa da yine öldürmez, takip eder. Şantaj yaparak yola getirmek için hata yapmasını bekler.

                Bu düşüncelerle ölümünün kaza sonucu olduğuna inanıyorum. Allah rahmet eylesin."

XXV.Valimiz Metin TURCAN  yazısında buluşmak dileğiyle.