ANTALYA’DA BİR KAÇ GÜN…

Ankara’dan, Antalya’ya gidiyoruz. Bulutların üzerindeyim.  Yeryüzünü görebiliyorum. Aralıklarla yağmur yağıyor. Gökyüzü alabildiğince hareketli, görüntü oldukça ilgimi çekiyor. Güneş her zaman ki gibi üstte, ışınları ve ısısını uçağın daracık penceresinden görüyor, hissediyorum.

            Yaklaşık 45 dakika sürecek yolculuk boyunca okuyacağım kitap ve dergi hazır. Okuma alışkanlığı olunca yer ayrıntısına gerek yok. Her yer ve mekânda okuyabiliyorum.

            Halk edebiyatı alanında kendi seyrinde gökyüzünde yolculuğa çıkıyorum. Yüreğim Leylâ’ya Mecnun, Şirin’e Ferhat olmak istiyor.

            Yüz yıllardan beri Türk halkı bu hikâyeleri dilden dile, telden tele, gönülden gönüle, ilden ile söyledi… Söyledi… Söyledi. Nesilden nesile aktardı, kendinden renk, duygu, can, kan, zenginlik ve güzellik kattı. Zaman içinde yazıya da geçirildi. Yüzlerce türkümüzde şarkılarımızda Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber, Mecnun ile Leyla vücut buldu. Sahnelendi, çekimler yapıldı, sinema oldu, hikâyeleşti, binlerce roman yazıldı.

            Çocukluğumdan itibaren aşina olduğum aşk hikâyeleri, kış gecelerinde büyüklerimizden kalan unutulmaz ve halen yaşayan kültürümüzün biz olmuş, bize ait serinliğimiz ve güzelliğimizdir. Dinleyerek büyüdük.

            Söylenecek sözün bittiği yerdeyiz.  Nice mana içinde toprağın üzerine kendini salan fidanları dikmek yarınların ufkunda kanat açan bir nefsin rahatlayışı olabilir.

            Bahçelerin, bağların içinde meyve, sebze ve tahıl ürünlerinin bolluğu ve bereketiyle devam eden hayatın kalabalık bir ailenin sofralarında büyümenin güvenliği inanılmaz mutluluktur.

Uzun kış gecelerinde aile geçimi için üretilen tütünün demet yapma dönemidir. On iki ayı aşan bir dönemde yetişir, tekele satış için hazır hale gelir. Daha tekele teslim etmeden yeni fideyi toprağa ekersiniz.

Ailenin büyüğü gece gaz lambası ışığında çalışanları rahatsız etmemesi için tüm çocukları toplar, oyunlar kurar, masallar, hikâyeler anlatır, ağıt türü türküler seslendirilirdi.

Lahana kökü, elma, erik kurusu, süt ikram ederdi. Bunlar aile içi eğitimlerin başladığı yaşlardı. Hiç kızmaz sadece ne yapsak “ağzına biber sürerim” derdi.

Bizler güzel kokulu, yarınların umudu, evin mutluluk kaynağı Hacer annemin torunlarıydık. “Çoookkk eski zamanlarda diye başlardı.

Görüldüğü üzere dilden dile, nesillere aktarılanlar vakit ve zaman oluştuğunda anlatımlar başlardı. Okuma yazması yoktu. Sadece hoca mektebine gitmiş, oradan birkaç sure ve dua öğrenmişti.

Çocukluğunda annesinden ve nenesinden hafızasında kalanları aktarırdı. Babasını anlattığında gözleri pencereden dışarıya dalar, gecenin karanlığında görüyormuş gibi konuşur, “Uzun boylu, iri yarı, pehlivan yapılıydı.” Onu birkaç kez görmüştüm. “Annem düşmanla savaşıyor kızım. Babana dua et sağ salim evine dönsün.” Derdi.  Son gördüğümde birkaç günlüğüne uğramıştı.  Elbiseleri yırtık, pırtık, toz topraktı. Annem hemen kazan kurdu, ateş yaktı. Kül dolu tenekelerden döktüğü suyla ıslatıp tokaçla döve döve temizledi. Nenem yırtık yerleri yamadı.

Evimiz köyün tam ortasındaydı. Yatsı namazından çıkanlar “Mahir… Lan mahir” diye seslenir. Babama hoş geldine gelir, nerede olduğunu, savaşla ilgili haberleri alırlardı. Babamın hemen döneceğini de öğrenince dualara başlarlardı. Hemen hemen herkesin oğlu ya da yeğenleri cephede savaşta idi. Bir akşam gelenler gitmiş ben uyumamıştım. İçimde bir acı beklide yıllarca sürecek bir hasretin sızısı vardı. Babam beni kucağına almış saçlarımı okşuyordu. “Kızım benim. Hasretim.” Diyor, öpüyordu. Uyandığımda babam gitmişti. İşte o gün bugündür babamı halen özlüyorum. Gittiğinde haftası olmadan şehit olduğu haberi geldi.” Gözleri göze gibi dolup dolup taşardı. İç çeker, yutkunur, “ hadi, hadi bakalım yeter bu kadar, gidin yatın” der bizi yatağımıza salardı. İtiraz etmezdik. Kendiyle baş başa kalır, konuşurdu.

Yürekten yüreğe, akanlar bize ulaşıyor. Bizlerden daha kimlere… Dinlemeyi severdik. Bazen de onu biz zorlardık. Havaya da girerdi. Nazlanır, büyüklerini anardı.

Kocası Mehmet babam da şehit çocuğuydu. Babası İbrahim ve amcası Ömer iki kardeşin Çanakkale’de şehit oldukları haberini istiklal madalya sahibi, savaştan tek dönen Seyit çavuş getirmişti.

Mehmet babam (Dedem), annesi, dedesi ve nenesiyle yaşarken, 1939 yılında depremde ahırda ineklerin sütünü sağan annesi ağılın ağaçları altında kalmış ve oracıkta vefat etmiş, Mehmet babamı (dedemi) Güsün emesi büyütmüştü.

İki şehit çocuğunun evliliği, sekiz evlatları ve onlarca torunlarıyla kocaman bir aile olmuşlardı. Annemi altı aylıkken kaybettiğimizde babam Gelibolu’da askerdir. Beni dokuzuncu çocukları olarak kabul ederler. Babam yeni hanımı ve çocuklarıyla yaşarken bir komşu, akraba gibi uğramışımdır. 

Güsün emem diye söze başlar, ondan naklettiğini de anlamış olurduk.

“Bir varmış bir yokmuş, develer tellal, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır, mıngır sallarken” diye başlarsa sürprizlere ve korkulu anlara hazır olmamız gerektiğini bilirdik.”

Sözlü kültür diyeceğimiz bu anlatımlar büyüklerimiz tarafından bize ulaşanlardır. Konuşma dili yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılan kültür. 

Anlatılanlarda kendimizden bir şey bulur, ya da ona tabi oluruz. Onlar bizim mutluluk kaynağımızdır. Duygularımız, sevdalarımız, yüreğimiz, hasletlerimiz ve isteklerimizden çok buluruz.

Vuslat olunca gülümser, ayrılıklar, acılar ve ölümlerde ağlardık. Türküleri türkülerimiz, sözleri sözlerimizdi. Destanların, hikâyelerin kahramanları örnek alır ve gurur duyardık.

Sözlü kültürümüzle bize aktarılması ilerleyen yıllarda bize sorumluluklar da yükleyecektir.

Antalya havaalanına indiğimizde hava kapalı, hafif rüzgâr esiyor. Denizi hissediyorum. Rüzgâr serinliğiyle bize hoş geldin diyor.

Bahar vaktidir. Akdeniz’de renklerin birlikte dans ederek, düşen cemrelere gülümseyen ve baharın özünü, yeşilin bütün tonlarıyla doğayı süslemeye hazırlanan günlerdeyiz. Isı ve ışığıyla sarı ile beslenir. Denizin dalgalarıyla serinleyen doğal güzelliğini tamamlayan sahillerin özlemiyle otele yerleşiyorum.

Biliyorum ki rengini yaz kış koruyan bu sahillerde deniz sıcak ve dalgalar ılıktır. Balkondan etrafa bakıyorum. Dört bir yanda oteller… Güzel bahçeler. Deniz çok yakında, otel aralarındaki boşluklarda var olan yeşil ağaç ve bahçe bitkilerinin arasında belli belirsiz.

 Sebze ve meyve ambarı, bolluğun ve bereketin merkezi, etraf seralarla doludur.

Vakit güneşi denizin ufkunda saklamıştır. Dua vaktim huzura ulaştığım dakikaların adıdır.

Mart ayanın ilk haftasında Antalya’da birkaç gün geçiriyor, yeni insanları tanıyor, bahar günlerinin hava değişikliğinden öte sahilde bol bol yürüyüş yapıyorum.

 

Osman BAŞ